İSLAM TARİHİ'NDE GERÇEĞE GİDEN YOL

Mehdi Aksu

TAKDİM

TATHİR AYETİNDE EHL-İ BEYT
KİMLERDİR
Peygamber (s.a.a)’in Hanımları Ehli Beyttenmidir?
Deryadan Yalnızca Bir Katre
Ayette Geçen “Rics” Ne Demektir?
İSMETİN TANIMI
İsmet ile İlgili Akti Deliller.
İsmet ile İlgili Nakli Deliller.
İsmet Cebrimidir İhtiyarimidir?
İsmet Sonradan Kazanılan Bir
Makammıdır?
İTRETİM-EHL-İ BEYTİM Mİ
DOĞRUDUR YOKSA SÜNNETİM Mİ?
İtretim-Ehl-i Beytim Hadisinin
Senedi
Sünnetim Metni’nin Senedi

Sünnetim Metni’nin İkinci Senedi
Sünnetim Metni’nin Üçüncü Senedi

Sakaleyn Hadisinin Mefhumu

İMAM MEHDİ’NİN HAYATINA KISA
BİR BAKIŞ
İmam Mehdi’nin Viladetinin
Gizliliği
İmam’ın Sıfat ve Özellikleri
Gaybet-i Suğra
Gaybet-i Kubra
Hz. Mehdi’nin Zuhuruna Olan
İnanç İslami Bir İnanç tır.
Ehl-i Sünnet Alimlerinin Mehdilik
Hadislerini Naklat- tikleri Bazı Sahabelerin İsimleri
İmam Mehdi’nin Zuhur Edeceğini
Kaydeden Ehl-i Sünnet Alimleri ve Kitapları
Ehli Sünnet Alimlerinin Bu
Konuda Yazdığı Kitapların isimleri
İmam Mehdi’nin Zuhur ve
Kıyamını İnkar Edenin
Hükmü
Kuran’da Hz. Mehdi
İmam Mehdi’nin İsmi Neden
Kuran’da Zikrolunmamıştır?
1. İsim ile Tanıtma:
2. Rakam ile Tanıtma:
3. Sıfat ile Tanıtma:
Müslümanların İcması
Zamanın İmamı ve Semavi
Kitaplar
Zebur da Cihanı Islahçı
TOPRAĞA SECDE
Peygamber (s.a.a) Zamanında Ve Sonrasında Secde
Toprağa Secde Etmek Şirkmidir?
İmam Hüseyn’in Toprağına Secde Etme Hakkında Bir Münazara


NAMAZDA EL BAĞLAMA
1-
Sahl B. Sad’ın Hadisi
2- Vail B. Hucr’un Hadisi
NAMAZLARI BİRLEŞTİRME
NAMAZLARI BİRLEŞTİME HAKKINDA HADİSLER:
ABDESTTE AYAĞA MESHETME
Hadislere Bakış
EBU TALİB’İN İMANI
Hz. Ebu Talib’in İmanına Deliller
Ebu Talib’in İlmi-Edebi Eserleri
Hz. Ebu Talib’in İmanı İspatında İkinci Yol
Ebu Talib’in İmanın İspatında Üçüncü Yol
Abdul Muttalib Ve Ebu Talib’i
Ziyaret Etmek ve Onları İmanı
HZ. FATİMA’NIN ÖFKESİ
Hz. Fatima’nın Ölümü
Cahiliye Ölümümüdür?
TEMETTÜ HACCI
Peygamber’den Sonra Ümre
EHL-İ SÜNNETTE MATEM VE
AŞURA
TERAVİH NAMAZI
ŞİA İNANÇLARI
ŞİA VE SAHABE
RİC’AT NEDİR?
Kuran’da Ric’at
Geçmiş Kavimlerde Ric’at
Hadislerde Ric’at


ŞEFAAT
Şefaat Particilik Değildir
Şefaatin Kaynakları
(Kuran’da Şefaat)
Reddolunan (Menfi) Şefaatler
Kabul Gören (Müspet) Şefaatler
Hadislerde Şefaat
>Şefaat Hakkında Birkaç Soru ve Cevap
Şefaat Rivayetlerinin Kaynakları
BEDA
Kuran’da Beda
Kelimelerin Şerhi
Ayetlerin Tefsiri
Ehl-i Sünnet Kaynaklarında Beda
Ehl-i Beyt Mektebi Kaynaklarında
Beda
Ölümden Kurtulan Genç
Sadaka Ömrü Uzatır
İnfak ve İhsan Mukedderadı Değiştirdi.
Beda İnancının Eserleri
PEYGAMBERDEN SONRAKİ HALİFELER
On iki İmamın İsimleri
Kurtuluş 12 İmam’a Uymaktadır
12 İmam Hadislerinin Tefsiri ve Bu
Konudaki Görüşler
Bu Rivayetlerin Hakiki Manası
Bu Hadis Neden ve Nasıl
Tahrif’den Uzak Kalmıştır?
GADİR-İ HUM VE MEVLA
KELİMESİNİN ANLAMI Mevla Kelimesine İtiraz


EZANDAKİ İHTİLAFLAR
Birinci Delil:
İkinci Delil:
Üçüncü Delil:
Dördüncü Delil:
Beşinci Delil:
Altıncı Delil:
Yedinci Delil: Sekizinci Delil:
MEZHEPLERİN ÇIKIŞ ZAMANI
Sahabe ve Tabiin’in
Zamanında Halkın Fakihlere
Müracaat Etmesi:
Sahabe ve Tabiin’in Zamanında
Mezheplerin Olmayışı:
Mezhepleri Çıkış Zamanı
Taklid Mercii İsminin
Mezhep İmamı İsmine
Dönüşmesi
Mezheplerin Genişlemesinin Sebepleri:
İslami Mezheplerin Yayılmalarının Sebepleri

Hanefi Mezhebinin Yayılmasının Sebepleri
Maliki Mezhebinin Yayılmasının Sebepleri
Şafii Mezhebinin Yayılmasının Sebepleri
Hanbeli Mezhebinin Yayılmasının Sebepleri
ŞİA’NIN KISA TARİHÇESİ

Hadislerde Şia
Şia Tarihinde Tarihi ve İçtimai Değişiklikler
Genel Bir Açıklama


YETMİŞ İKİ MİLLET
1- Hadisin Senedi
2- Hadisin Metni
3- Yetmiş Üç Millet ve İslam Fırkalarının Sayısı
4- Kurtuluş Fırkası Kimdir?
1- Sakaleyn Hadisi
2- Gemi Hadisi
3- Ehl-i Beyt Emniyete Sebeptir.
İSLAMDA MEZHEPLERİN ÇIKIŞ SEBEPLERİ
Birinci Sebep: Kalibe Taassupları ve Hizbi Eğilimler.
İkinci Sebep: Kitap ve Sünneti Yanlış Algılama ve Anlama
Üçüncü Sebep: Peygamberin Hadislerinin Yazılmasının Yasaklanması
Dördüncü Sebep: Yahudi Alimleri ve Mesihi Rahipleri
Beşinci Sebep: Yabancı Kültürlerle Karşılaşma
Altıncı Sebep: Nassa Karşı İçtihad
1- Yazılmayan Vasiyet


HADİS FACİASI VE HADİS GERÇEĞİ
Peygamber ve Sünnet Yayılması
Sünnet Kuran ile Beraber İçiçedir
Peygamber ve İmamların Sünnetinin Önemi ve Hüccetliği
Peygamber (s.a.a)’in Hadislerinin Nakledilmesinin Yasaklanması
Hadis Yasaklanmasının Sebepleri
Hadis Yazılmasının Yasağına Dair Ehl-i Sünnetin Tahlilleri
Hadis Yazılmasının Yasaklanmasının Zararları 1- Yersiz Lanetler
Bu Rivayetlerin Yaygınlaşmasının Sebepleri
2- Acaba Peygamber (s.a.a) Kuran-ı Unuttumu?
Düzmece Hadislerden Örnekler
Düzmece Hadislerin Hedefi
Üçüncü Neden: İnanç ve Amel Boyutunda Düzmeyece Hadislerin Çoğalması
Neden Hadis Uydurdular
Hadis Uydurulmasının Resmi Emri
Ev Hadisi
Düzmecelerden Bir Kaçına Cevap

MUT’A (GEÇİCİ EVLİLİK)
Daimi Nikahla Mut’a Nikahının Ortak Yönleri
Daimi Nikahla Mut’a Nikahının Farklı Yönleri
Şia ve Ehl-i Sünnet’te Mut’a
Mut’ayla İlgili Hadislerden Örnekler KAZA VE KADER
Kaza ve Kaderin Bazı Manaları
Kaza ve Kaderin İnsan Fiilinde Tefsiri
Cüz’i Anlamda Kaza ve Kader
İllet ve Me’lulun Düzeni
Kaza ve Kaderin Sınırı
Sahabeye Göre Cebr
Kitab’da Kaza ve Kader
Ehli Beyt İmamlarından Kaza ve Kader Hakkında Rivayetler
İhtiyar İnancının Faydaları
Kaza ve Kader Hakkında Birkaç Soru ve Cevap
Kaza ve Kader ile Hilafet Meselesi




[YUKARI]


TAKDİM
Hamd Allah’a ki övenler O’nu layıkıyla övemezler; nitemetlerini sayıp dökenler onları söyleyip bitiremezler; çalışıp çabalayanlar hakkını eda edemezler. Hamd ederim Allah’a nimetlerini tamamladığı için, yüceliğine uymak için O’na isyan etmekten kurtulmak için, yokluktan, yoksulluktan kurtulmak için. Hamd o Allah’a ki, gözler onu apaçık görüşle göremez fakat gönüller iman gerçekleriyle görür. Nimetlerine şükrederek O’nu överim, bana yüklediği vazifeleri yapabilmek için O’ndan yardım dilerim.
Salat-u selam, alemlere rahmet ve ümmeti aydınlatan bir ışık olarak gönderdiği, varlığını kerem hamurundan yoğur-duğu, ezeli ululuk soyundan getirdiği, yücelik ağacının kökünden yaratıp, üstünlük dalında büyüterek dallarla, budaklarla, meyvalarla yetiştirip geliştirdiği iki cihan güneşi olan resulüne ve günalhardan mutahhar olan şerefli Ehl-i Beyt’ine, ulemaya, şühedaya ve Allah yolunda hiçbir tağuti ve şeytani güce taviz vermeden yürüyen, yollar katederek ilerleyen müminlere...
Ey tehlikeler ve belalar dolusu vadiye düşen misafir. İster istemez bu vadiye geldin. Seni kendi isteğinle buraya getirmediler. Bu vadide 72 taraftan sana yönelmeler ve seni kazanmak isteyenler vardır. Seni sadece bu vadide Allahın emir buyurduğu sıratul mustakim kurtuluşa ve Allahın rızasına görürür. İnsanlığın klavuzu ısrarla insanları şu sözüyle bu yola davet ediyor; “Benim Ehli beytim Nuhun gemisine benzer, o gemiye binenler kurtulur, binmeyenler ise helak olur.”
Yolun her ne kadarda uzun olsa korkmana ve vesvese-lere kapılmana hiç de gerek yoktur. Çünkü bu yolda maksada varman için Rabbin tarafından yoluna dikilen 12 tane nur ve çerağ vardır. Bu yolda gördüğün herşey nur ve aydınlıktır. Hidayetdir ve yol sırat-ul Mustakimdir.
Öyleyse durma vakdi değildir. Git, ilerle ve koş..... Korkup vesveseye kapılma. Hennaslar seni aldatmasınlar, yoldan çıkarmasınlar. Sen mübarek ağaca doğru yola koyulmuşsun ve Rabbinle ahitleşmişsin. Allahın inayeti seninledir ve onun rızası seni beklemektedir.
Sen “Elestu” gününde Rabbinle ahitleşmedin mi ? Öyleyse bu ahdini bozma.
Sen Resulü Ekrem efendimize bel bağlamadın mı? Öyleyse bu bağlılığını gevşetme.
Sen Kuran a körü körüne taklidden ve cahilane taassupdan el çekeceğine dair söz vermedin mi? Öyleyse sözünde dur ve şahsiyetini koru.
Sen kurtuluş gemisine Allah’ın evliyaları ile beraber olmayı istemedin mi? Öyleyse gaflet ve cehalet deryasında kendini helak etme.
Kıyamet günü amel defterinin sağ eline verilmesini ve yüzünün ak olmasını istiyorsan öyleyse vaktini biraz araştırmaya, incelemeye ve okumaya ayır ki lülu ve mercan dolu cevherlere ulaşıp hayretten kurtulasın.
Allahu Teala sana akıl ve şuur vermiştir. Bu ulvi nimeti en önemli işlerinde yani yaşam felsefesinde kullamalısın. Sakın, geçmişlerden bana ne, tarihde olup bitenlerden bana ne demeyesin. Çünkü sen bu ümmetten bir parçasın ve bu tarihe bağlısın. Öyleyse geçmişde olup bitenlerden haberdar olmalı ve büyük bir dikkat ile doğruları ve yanlışları birbirinden ayırd etmelisin. Bu ancak çalışma ile, ilim ve amel ile ve en önemlisi taassup ve körü körüne taklidden uzak durma ile sağlanır.
Öyleyse yerinde sayma, yanlış ve çıkmaz sokaklara girme Salih ve Sadık insanlardan sor ki seni tuba ağacına yönlendirsinler. Senki kendini kainatın şerefli ünnetinin bir üzvu olarak görüyorsun, Senki yeryüzünde Allahın halifesi olmak istiyorsun, Senki İslam peygamberinin arkasından gidip onun adımlarının yerine adımlarını basmak istiyorsun..... Öyleyse düşün ve dikkat et, yanlış yollara girme, Rabbini gazaplandırıp, Resulünün incitme, Kuran a yabancı olma ve neticede Allahın feyizleri olan Ehlibeytle ilişkini koparma. Çünkü onlar hidayett meş’aleleri, kurtuluş gemisinin sütunları ve Resullah (s.a.a) efendimizin risaletinin ücret ve mükafatlarıdırlar.
Onlar Allahın muhkem ayetleridir.
Onlar ilmi ihya eden ve cehaleti yok edenlerdir.
Onlar insanların öncüleri, yeryüzünün sütunları, iman kapıları ve Allahın emanetdarıdırlar.
Onlar Nubuvvet hanedanı, rahmet kapıları ve risaletin mekanıdırlar.
Onlar takva nişaneleri ve karanlığın aydınlatıcılarıdır.
Onlar Allahın beğenisini kazanmış ve gayb aleminin seçilmişleridir.
Onlar Resullah (s.a.a)’ın ilim hazineleridir.
Onlar dini muhalif ve muanid düşmanların tufanlarından korumak için, dinin yere kök salmış sağlam dağlarıdır.
Onların vesilesi ile hak asıl mekanına geri döner ve batıl onun yerini büsbütün terkeder.
Öyleyse onlara yönelmeli, onların tarz ve yönteminden ayrılmamalı, doğru yoldan ve sırat-ul mustakimden çıkarılmamak için anlarda itaat etmelisin.
Aziz okuyucu bu elinizdeki eserde yıllardan beri müslümanların zihinlerini meşgul eden ve ihtilaflara sebeb olan ve kimi zaman bu ihtilafların şiddetli boyutlara çıkmasına sebeb olan konulara Kuran, sünnet ve akıl gölgesinde açıklık getirilmeye çalışılmıştır. Bunca açık ve net delillerden sonra, bir araştırma ürünü olan bu kitabın yıllardan beri süre gelen ve bitmeyen tartışmalara son bir noktayı koyması ümidi ile eser kaleme alınmıştır. Her konuda olduğu gibi bu konudada sağlam, sahih ve doğru bir inanç ve düşünceye ulaşmak için körükörüne taklid ve cahilane taassup ve bağnazlıktan uzak durarak eserin okunmasının faydalı olacağını tavsiye ediyoruz.
Müslümanlar arasındaki ihtilaflara son noktayı koyması ümidiyle.....

[YUKARI]


TATHİR AYETİNDE EHL-İ BEYT KİMLERDİR?
“Ancak ve ancak Allah, ey Ehl-i Beyt sizden her çeşit pisliği, suçu gidermek ve sizi tam bir temizlikle tertemiz etmeyi irade eder.” [1]
Bu ayeti kerime Kur’anı Kerim’in Ahzab suresindedir. Tefsir, Tarih ve hadisçi alimler arasında Tathir ayeti diye meşhurdur. Tarih boyunca bu ayetteki Ehl-i Beyt’in kimler olduğu hususunda büyük ihtilaflara düşülmüş ve bu ihtilafların da zararının faturası ise Müslümanlar tarafından ödenmiş ve kârını ise islamın büyük ve azılı düşmanları ve emperyalist güçler kazanmıştır.
Bazılarına göre Ehl-i Beyt’ten maksat peygamberin hanımları, bazılarına göre Ali, Akil ve Abbas’ın evlatları, bazılarına göre Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin ve bazılarına göre ise hem peygamberlerin hanımları ve hem de Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’dir. Aklı selim olan birisi bu ihtilafların hallini Kur’an, sünnet ve akıl gölgesinde aramalı ve bu kavramlar içerisinde hakka ulaşmalıdır. Bu ayetin, Ehlibeytin fazilet üstünlük, masumluk ve maddi–manevi noksanlıklardan uzak olduklarına delalet ettiğine tered düt yoktur. Tathir ayeti, hakikati gören, basiretli, imanlı ve ilahi yolu giden insanların gözlerini ismet ve masumluk sıfatına sahip olan Ehlibeyte dikmelerine sebep olmuştur.
Ehli Sünnet ve Şianın hadis, tefsir ve tarih kitaplarından haberdar olan birisi bu ayetin sadece peygamber, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin (a.s) hakkında nazil olduğunda zerre kadar bile tereddüt etmemesi gerekir. Bunun böyle oluşu kesin ve mütevatir bilinen meselelerden olup ve onu inkar etmek Kur’an’a, Peygambere ve Ehlibeyte karşı yapılan inattan başka bir şey değildir. Bunun aksini iddia etmek ya kör ve batıl taassuptan ya bir takım çıkarlardan veya da hadis, tarih ve tefsir kitaplarından haberdar olmamaktan kaynaklanmaktadır ve bunun başka bir alternatifi yoktur.
Ehli Sünnet’in bütün fırkalarının kabullendikleri kaynaklara bakacak olursak delaleti açık olan bu Ayet’in sadece beş kişi hakkında nazil olduğunu göreceğiz.
Ehli Sünnet’in değerli alimlerinden edebiyatçı ve tefsirci olan Celaleddin Suyiti ‘Ed- dür- rul Mensur’ adlı tefsir kitabında Ehli Sünnet ravilerinden bu ayetin beş kişi hakkında nazil olduğuna ve bir altıncı şahsın bulunmadığına dair yirmi tane rivayet nakletmiştir. Aynı şekilde İbn-i Carir-i Taberi tefsiri Taberi’de muhtelif senetlerle on beş rivayet nakletmiş ve ayetin sadece beş kişi hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Bu ayetin Hz. Resulü Ekrem, İmam Ali, Hz. Fatima, İmam Hasan ve İmam Hüseyin (a.s) hakkında nazil olduğuna dair hiçbir delil bile olmasaydı, bu konuda Peygamberin sadece şu sözü yeterli olurdu “Bu ayet ben, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Hz. Fatima hakkında nazil olmuştur.” [2]
Ahmed b. Hanbel Ebu Said’i Hudri’den naklederek şöyle der: “Bu ayet Hz.
Peygamber, Hz. Ali, Hz. Fatima, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hakkında nazil olmuştur.” [3]
Biz şimdilik Caferi ve Ehli sünnet kaynaklarında ortak olarak zikrolunan bazı rivayetleri nakledecek ve daha sonra ayetin tefsirine geçeceğiz. Birinci Hadis: Peygamber (s.a.a)’in değerli zevcesi ve ümmül muminin olan ümmü Seleme şöyle buyuruyor: “Hz. Resulü Ekrem (s.a.a) benim odamdayken Hz. Fatima odaya geliverdi… ve peygamber Fatima’ya ey Fatima git eşini ve iki evladını buraya getir (Hz. Fatimanın onları seslemesi üzerine) Ali, Hasan, ve Hüseyin gelip odaya girdiler ve hepside birlikte yemek yemeğe başladılar ve bu esnada peygamber tahtın üzerinde bulunan döşeğin üzerinde oturuvermiş ve kendisininde bir Hayber kisası (aba) vardı. Ümmü Seleme diyor ki; Ben o odanın bir köşesindeki hücreye çekilmiş namaz kılmak ile meşgul iken Allah’u Teala bu ayeti nazil eyledi. “Allah siz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz etmeyi irade eder” Ümmü Seleme diyor ki: Ben başımı odaya sokarak şöyle dedim; Bende sizden miyim ey Allah’ın Resulü? Buyurdular ki; “sen hayır üzeresin, sen hayır üzeresin.”
İkinci Hadis: Ümmü Seleme şöyle diyor; Hz. Resulü Ekrem Fatıma’ya şöyle buyurdular; “Eşin ve iki evladını buraya getir” Hz. Fatima onları getirdiğinde Peygamber onların üzerine Fedek kisasını (Aba) atarak mübarek ellerini onların başı üzerine kaldırıp şu duayı buyurdu;
“Allahım bunlar Al-i Muhammed’dir bereket ve salavatını Muhammede ve onun Al-ine gönder, doğrusu sen hamd-ü senaya layık ve yücesin, Ümmü Seleme diyor ki; Ben abanın bir köşesini onların yanına girmek için kaldırdım, Peygamber abayı benim elimden çekerek “sen hayır üzeresin” diye buyurdular.
Üçüncü Hadis: Peygamber (s.a.a) gökyüzünden feyz ve bereketin aşağı indiğini görünce iki defa kim burda dua ediyor diye buyurdular, (Ümmü selemenin kızı) Zeyneb benim ey Allah’ın Resulü diye seslendi, buyurdular ki, Hz. Ali, Hz. Fatima, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyni benim yanıma sesle gelsin, onlar geldiğinde Peygamber Hasanı sağ, Hüseyni sol, Ali ve Fatimayı da karşısına oturtarak Hayber kisasını (Aba) onların üzerine atıverdi ve şöyle buyurdu; “Her Peygamberin bir Ehlibeyti vardır ve bunlarda benim Ehlibeytimdir.” Bunun mukabilinde Allah-u Teala şu ayeti nazil buyurdu: “………………………….” Daha sonra Zeyneb, ey Allah’ın Resulü ben de sizinle olabilmem için abanın altına gelebilir miyim? Diye sordu, Peygamber (s.a.a) sen yerinde kal senin sonun hayır üzeredir inşallah diye buyurdular.
Dördüncü Hadis: Hamidi şöyle diyor; Sahihi Buhari ve Sahihi Müslimi’in ittifak ettikleri Aişe’nin müsnedindeki şu hadistir, Aişe şöyle diyor; Peygamber (s.a.a) sabah vakti evden dışarı çıktılar ve hazretin sırtında siyah bir aba vardı…..Hasan geldi ve Peygamber onu abanın altına aldı, sonra Hüseyin geldi onuda abanın altına aldı, sonra Fatima geldi onuda abanın altına aldı ve daha sonra da Ali geldi ve onuda abanın altına aldı ve şöyle buyurdu “ Allah siz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz etmeyi irade eder”
Beşinci Hadis: Aişe şöyle diyor; Peygamber evden dışarı çıktı ve sırtında üzerinde nakışlar bulunan siyah bir aba vardı, Hasan geldi ve onu abanın altına aldı, Hüseyin geldi onu da abanın altına aldı, sonra Fatıma geldi onu da abanın altına aldı ve daha sonra da Hz. Ali geldi Peygamber (s.a.a) onu da abanın altına aldı ve şöyle buyurdu: “ Allah biz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği gidermeyi ve bizi tertemiz etmeyi irade eder.”
Altıncı Hadis: Peygamber (s.a.a)’ın zevcesi Ümmü Seleme’den bu ayetin onun evinde nazil olduğu naklolunmuştur. O, şöyle diyor; Tathir ayeti nazil olduğunda ben odada kapının yanında oturuyordum, dedim ki ey Allah’ın Resulü bende Ehlibeyt’ten değil miyim? “Sen hayır üzeresin sen Peygamberin zevcelerindensin” diye buyurdular. Ümmü Seleme diyor ki; o odada sadece Peygamber, Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin vardı. Peygamber (s.a.a) abayı onların üzerine çekerek buyurdular ki; “Allah’ım bunlar benim Ehlibeytimdir onlardan her türlü rics’i gider ve onları tertemiz eyle”.
Yedinci Hadis: Salebi kendi senetleriyle Avam bin Huşeb’in amcasının oğlu Mecme’den şöyle rivayet eder; Annem ile birlikte Aişe’nin yanına gittik, annem Aişey’e dedi ki, Cemel vakiası günü Ali’ye karşı kıyam ettiğini gördüm “Aişe bunun Allah tarafından bir takdir olduğunu söyledi” Annem (Aişe’den) Ali hakkında sordu, Aişe cevaben dedi ki; “İnsanlar içerisinde Peygamberin yanında en fazla değer sahibi olanı sordun. Andolsun Allah’a Peygamber (s.a.a)’in Ali’yi, Fatima’yı, Hasan ve Hüsey’ni kendi etrafına topladığını ve onların üzerine bir örtü atıp şöyle buyurduğunu gördüm; “Allah’ım bunlar benim Ehlibeytim ve bana has olanlardır, onlardan her türlü pisliği gider ve onları tertemiz kıl.” Ben dedim ki ey Allah’ın Resulü bende senin Ehlibeytinden miyim? Buyurdular ki; “uzak dur sen hayır üzeresin”.
Sekizinci Hadis: Tathir ayeti Ümmü Seleme’nin evinde Peygambere nazil olunca, Fatima, Hasan ve Hüseyn’i çağırdı ve Ali’de onun arkasındaydı hepsinin üzerini Aba ile örterek buyurdu ki; “Allahım bunlar benim Ehlibeytim’dir, onlardan her türlü pisliği gider ve onları tertemiz kıl”. Ümmü Seleme, ey Allah’ın Resulü! Bende mi onlardanım? Diye sorduğunda, “sen yerinde kal, sen hayır üzeresin diye buyurdular”.
Dokuzuncu Hadis: Enes b. Malik şöyle diyor; Peygamber altı ay boyunca sabah namazına giderken Fatima’nın kapısı önüne gelir şöyle buyururdu; “ey Ehlibeyt Allah siz Ehlibeyti her türlü pislikten gidermeyi ve sizi tertemiz etmeyi irade eder.”
Evet Ehli sünnet ve Şianın kaynaklarında ortak olarak zikrolunan bu hadislerden ve daha zikrolunmayan bir çok hadisten anlaşılan, bu ayetin nüzul sebebinin beş kişi olduğudur ve onlarda Hz. Peygamber, İmam Ali, Hz. Fatima, İmam Hasan ve İmam Hüseyn (a.s)’dır. Gerçi Tathir ayeti nazil olduğunda sadece hayatta bu beş masum olduğundan, onların isimleri zikrolunmuştur ama diğer birçok hadislerde Ehlibeytten maksadın on dört masum olduğu açıkça beyan edilmiştir. Zira Tathir ayetinin nüzulu esnasında sadece beş masum hayatta idi ve diğer dokuz masumda İmam Hüseyn’in sülbunda idi, dolayısıyla onlarda Ehlibeyt’ten dirler zira buna sarih rivayetler vardır zikrolunmasının gereğini görmüyoruz. Dolayısıyla ilk beşinin ispatı diğer dokuzunun da ispatıdır kanısındayız. Zira “Ya eyyuhellezine amenu” Ey iman edenler diye başlayan ayetlerin muhatabı o zamanki sahabe olmakla beraber kıyamete kadarki tüm mu’minleride kapsamaktadır.
Zikrolunan ve olunmayan bunca hadislerin ravilerinde, bir takım kelimelerinde, nüzul mekanlarında ihtilaf olsada hadislerin birleşmiş oldukları tek bir ortak nokta Tathir ayetinin haklarında nazil olduğu Hz. Peygamber, İmam Ali, Hz. Fatima, İmam Hasan ve İmam Hüseyn (a.s)’dır. Bunca raviden ve rivayetten sonra şu iyice anlaşılmalıdır ki Kisa (aba) hadisi yani Tathir ayetinin Ehlibeyt imamları hakkında nüzul olduğunu açıklayan hadis mütevatir hadislerden olup inkar edilmesi Kur’an’a, sünnete ve Ehlibeyte karşı bir inat ve düşmanlıktan başka birşey değildir. Sadece bu konu hakkında çoğunluğu Ehli sünnet kanalından olan yetmişten fazla rivayeti Ehli sünnetin büyüklerinden olan, tefsircileri, tarihçileri, hadisçileri sahih, hasan ve muvassak senetlerle nakletmişlerdir. Tarih, tefsir ve hadis kitaplarından haberdar olan ve mezheb taassubu olmayan aklı selim birisi bu konunun böyle oluşunda asla tereddüte düşmez ve konuyu olduğu gibi kabullenir.
Şimdi Tathir ayetinin Ehlibeyt yani Hz. Resulü Ekrem (s.a.a) müminlerin emiri Hz. Ali, kadınların en afdali Hz. Fatima ve cennet gençleri Hz. İmam Hasan ve Hz. İmam Hüseyn hakkında olduğuna şahid olarak zikrettiğimiz ve daha zikredemediğimiz birçok hadisin kaynaklarından bazılarına yer veriyoruz. Daha geniş bir şekilde kaynak isteyenler Allame Şerefuddin’in türkçeye çevrilen El- Müracaat (mektuplar) adlı eserinin bir araştırma bölümüne başvura bilirler.
KAYNAKLAR
1- Sahih-i Müslim, Ehlibeyt’in faziletleri babı. c.5. S.36, h.
2424 2- Sahih- Tirmizi, c.5. s. 351, h. 3205
3- Müsned-i Hanbel, c.4, s. 107
4- Müstedrek-i Hakim, c.3, s. 133 ve 147 ve c. 2, s. 416
5- Hasaisi Nesei, s. 33
6- İbn-i Hacer, El- İsabe, c.2, s. 509
7- Tefsir-i Fahri Razi, c. 25, s. 209
8- Tefsir-i Taberi, c. 22, s. 6


[YUKARI]


PEYGAMBER (s.a.a.)’İN HANIMLARI EHL-İ BEYT’TEN MİDİR?

Ahzab süresinin ayetlerinin tamamının Medine’de nazil olduğuna dair zerre kadar bir şüphe bile yoktur. Özellikle Peygamberin hanımlarına hitap eden bölümleri Medine’de nazil olmuştur. Ahzab suresinin ilk ayetleri Peygamberin hanımlarına hitap etmektedir. Ve onlara yönelik bazı düsturları vermektedir. Bu ayetler Peygamberin hanımlarının faziletlerinden söz etmemekte aksine onları fazilete davet etmektedir. Eğer Peygamberin hanımları onun zamanında ondan sonra Peygambere layık olurda ilahi cephede kalır ve ayetlere bilfiil riayet ederlerse, şüphesiz emir olunanı yapmış ve fazileti kazanmışlardır. Ama aksine olurda ayetin belirttiği gibi dünya ve dünyanın ziynetlerini ahirete tercih ederlerse şanına yakışmayanı yapmış ve emirleri çiğnemiş ve davet olundukları fazilete sırtlarını dönmüş olurlar.
Bu ayetlerden iki nokta anlaşılmaktadır:
1- Peygamberin hanımlarının hassas ve siyasi işlere karışmamaları ve evlerinde oturup Peygamberden sonra nasihatçi, barışçıl yolu seçmeleri ve ev içerisinde dahi batıl heveslerden, kötü düşünce ve davranışlardan uzak durmalarıdır.
2- Allah’u Teala’nın ezeli ve tekvini iradesinin Peygamberin hanımlarının paklığına, masumluğuna ve onların fazilet üstü olduğuna dair gerçekleşmediğidir. Zira Peygamberin hanımları fiillerinde temiz ve pak olmalarında, fazilet üstü olabilmelerinde muhtardırlar. Peygamberin eşlik makamına daima sahip olma iftiharını taşımak için salih bir yöntem ve ilahi bir çerçeveye girmeleri gerekmekdir. Zira onlara olan hitabın başlangıcında ayet peygamberin hanımlarının iradesinden bahsetmektedir. (in kuntunne Turidned-dünya. Eğer dünyayı irade etseniz) oysa Tathir ayetinde ilahi iradeden bahsetmektedir. Anlaşılan peygamberin hanımlarına yönelik olan ilahi irade teşri’idir çünkü onlara “Eğer irade etseniz” şeklinde buyuruyor. Ama Ehlibeyt hakkındaki ilahi irade tekvinidir. Zira peygamberin hanımlarına buyrulan irade onlara buyrulmamıştır. Yani birinci hitapta peygamberin hanımlarının iradesinden ikinci iradede Allah’u Teala’nın iradesi söz konusudur.
Şimdi Tathir ayetinin Ehlibeyt hakkında nazil olduğuna dair bir kaç delili sunuyoruz.
1- Rivayetlere göre Peygamber kendisi ile birlikte odada bulunanlardan sadece beş kişiyi bir araya toplamış ve onların üzerine bir aba atmış ve onların pak, masum ve temizliğine dair dua etmiştir. Odadakiler dağınık bir haldeyken, peygamber bu duayı etmediler, eğer etseydiler odadakilerin hepsinin dua ve ayetin içerisine girdikleri düşünülebilirdi. İşte bu düşüncenin meydana gelmemesi ve böyle bir safsatanın iddia olunmaması için, Hz. Peygamber, (s.a.a.) Ehlibeyti bir örtünün altında bir araya toplayıp da dua buyurmuşlardır.
2- Rivayetlerdeki peygamberin Ümmü Selemeye olan sözüdür. “Hayır sen Ehlibeyt’ten değilsin ama senin sonun hayır üzeredir.”
3- Rivayetlere göre peygamber şöyle buyurmuştur; “Allah’ım bunlar benim Ehlibeytimdir.” Yani benim Ehlibeytim sadece bunlardan ibarettir. Eğer bunlardan başkalarıda örneğin hanımları veya diğer akrabalarıda Ehlibeyt’ten olmuş olsaydı “bunlar benim Ehlibeytimdir” şeklinde değil de “Allah’ım bunlar benim Ehlibeytim’dendir” şeklinde buyurması gerekirdi.
4- Rivayetlerden anlaşıldığı kadarıyla, Peygamber (s.a.a) iki defa Ümmü Selemenin bir defada Hz. Fatimanın evinde, Hz. Ali, Hz. Fatima, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyn (a.s)’ı abanın altına alarak “Allah’ım bunlar benim Ehlibeytimdir” diyerek duada bulunmuştur. Tathir ayeti bir defa nazil olmasına rağmen, Peygamber tarafından bu fiillerin tekrarlanmasındaki sebep Ehlibeytin bu beş kişiden fazla olmadığının imajının defalarca verilmesiydi.
5- Hz. Peygamber (s.a.a) ömrünün son altı, yedi veya sekiz ayında hergün sabah namazı vakti Hz. Fatıma’nın evi önüne gelir “ Namaz ey Ehlibeyt, Allah’ın rahmeti ve selamı sizlere olsun” diye buyurur. Ve daha sonra Tathir ayetini okurdu. Peygamber (s.a.a)’in yapmış olduğu bu fiilin ve sözlerin anlamı nedir ? Tathir ayetini onlar hakkında bir defa okuması yeterli olmaz mıydı da! aylarca ve defalarca okuyordu, bunların sebebi nedir ? Sebep, ister Medine’de ister Medine dışında bulunan veya bu müddet içerisinde Medine’ye gelip giden Müslümanların tamamının bu olaydan ve Tathir ayetinin kimler hakkında olduğundan haberdar olmaları ve diğerlerine haber vermeleriydi. Hatta bazı rivayetlerde Hz. Resulü Ekrem (s.a.a)’in Hz. Fatima (s.a)’nın kapısını iki eliyle tutup da “Namaz ey Ehlibeyt….” Buyurduğu naklolunmuştur. Oysa eğer Peygamberin hanımları da Ehlibeytten olmuş olsalardı bir defa dahi olsa Peygamber (s.a.a) Ehlibeyt kelimesini onlar hakkında da kullanırdı. Oysa hiç kimse, hatta aziz ve muhterem olmak isteyen Peygamberin bazı hanımları ve bunların dışında, geneli bile böyle bir iddiada bulunmamış ve hiç bir rivayette naklolunmamış ve hiç bir kaynak kitapta yazılmamıştır. Hatta bu hadisin ravilerinden birisi olan Aişe dahi bu ayetin İmam Ali, Hz. Fatima, İmam Hasan ve İmam Hüseyn (a.s) hakkında nazil olduğunu itiraf etmiştir. Hz. Resulü Ekremin vefatından sonra da hanımları içerisinde hiçbirisinin Ehlibeytten olduğu iddiası olmamış ve böyle bir iddiayı sahabe bile yapmamıştır.
6- Tathir ayetinden önce, Peygamberin hanımlarına hitaben yirmi tane kadınların çoğulunu belirten (kunne- kuntunne- turidune) zamir vardır. Ama Tathir ayetine gelince hitap olunanlarda bir değişiklik olur ve kadınların çoğulu zamiri kalkar erkeklerin çoğulunu belirten zamir (kum) o zamirlerin yerine geçer. Eğer maksat kadınlar idi ise neden zamir erkeklerin çoğuluna dönüştü.
7- Diğer bir delilde Sahih-i Müslim’deki rivayettir;…Zeyd b. Erkam’dan, Peygamberin Ehlibeyti kimlerdir ? onun kadınları mıdır ? şeklinde sorulunca, o şöyle cevap vermiştir; Hayır, vallahi kadın eşi ile birlikte belirli bir zamanda beraber olur. Daha sonra eşi onu boşarsa kadın babasının ve kavminin yanına döner, Peygamberin Ehlibeyti onun aslıdır ve ona en yakın olup ondan kopmayan akrabaları ve sadakanın haram olduğu kimselerdir. [4] Neticede bu hadiste de hanımların Ehlibeytten olmadığı bahsedilmiştir.
Bu delillerden anlaşılan Tathir ayetinin Peygamberin Ehlibeyti dışında hiç kimsenin hakkında nazil olmadığı ve sadece Ehlibeyt hakkında nazil olduğudur. Şimdiye kadar söylenenler ayetin nüzul şanı ve ayet dalında naklolunan bazı rivayetlerden ibaretti, şimdi kısa bir şekilde ayetin tefsirine yer verilecektir.
Tathir ayetinin başında geçen “innema” kapsam ve sınır edatlarındandır. Arap lisanı ediplerinin yanında en kuvvetli kapsam ve sınır edatı “innema” dır. Anlamı ise Allah’ın iradesinin Ehlibeytin ismet ve masumluğunda gerçekleştiğinin sınırlanmasıdır. Zira Allah’ın iradesi ayetteki “Kum” zamirinde gerçekleşmiştir. Ayetteki Ehlibeyt ister ihtisas (Ehlibeyte mahsus ediyorum) ister medihe ve övgü (Ehlibeyti övüyorum) veya isterse de nida (ey Ehlibeyt) babından olsun, bu kelime “Kum” zamirini beyan eder ve açıklar. Neticede Allah’ın ismet ve masumluk iradesi Ehlibeytin üzerinde gerçekleşmiş olur. Gerçekte bu kapsam ve sınır iradesi iki alanda gerçekleşmiştir; Birisi Allah’ın iradesinin sadece ismet ve masumlukta yani ricsi ve her türlü maddi- manevi pisliği ortadan kaldırma ve tertemiz etme iradesinin gerçekleşmesidir. Yani Allah’ın Ehlibeyt hakkında ismet ve masumluktan başka bir iradesi yoktur. Allah’ın diğer bir iradesi ise bu sıfatın bu ayette sadece Ehlibeyt için olupda başkası hakkında olmadığıdır. Örneğin birisi eğer “ben sizin eve sadece ziyaret için geldim” derse, bu sözden iki irade ve sınır anlaşılmaktadır. Birincisi sadece ziyaret için geldiğini ve başka bir amaç için gelmediğini ve ikinci olarak da sadece senin ziyaretine geldiğini, hem senin ve hem de başkalarının ziyaretine gelmediğini anlatmaktadır. Elbette iki sınır ve kapsamın bir edatla anlaşılması biraz zordur ama beyan olunduğu şekilde bir sakıncası kalmaz.
Bu ayette Allah’ın iradesi teşrii irade değil de tekvini iradedir. Zira teşrii irade hüküm, kanun, emir ve nehiyden ibarettir ve bunlarda sadece Ehlibeyte has değildir, aksine bütün insanlık teşrii iradeyi içeren bütün bu sıfatların hepsinde eşittirler. Çünkü Allah-u Tealanın iradesi ve her irade, ister tekvini olsun ister teşrii, irade olunanın aksine olmaz ve ona hilaf etmez. Yalnız teşrii iradede hedef hükmün icad olması ve tekvini iradede de amaç kovn (ol) ve dış alemde vakianın özünün gerçekleşmesidir. İşte bunun için Allah’ın ismet iradesinin özü ve gerçeği Ehlibeyt hakkında gerçekleşmiştir. Zira Allah-u Teala şöyle buyuruyor: “O’nun işi, bir şeyi yapmak istediğinde ol der, o şeyde oluverir.” [5]
Diğer bir beyana göre, varlığın yaratılması ve meydana gelmesinin illeti Allah-u Tealanın iradesinden kaynaklanmaktadır. Ve illet’de asla malulüne muhalefet etmez. İşte bunun için ismet ve masumluk iradesi onun gerçekleşmesinin gerekliliğidir.

[YUKARI]


DERYADAN YALNIZCA BİR KATRE
Konumuzun bu bölümünde deryadan yalnızca bir katre unva’nın da Ehlibeyt İmamlarının bazı fazilet ve üstünlüklerini zikredeceğiz.
Günümüzde çeşitli münasebetlerde Ehlibeyt hakkında sohbetler ve tartışmalar tertip edilmektedir. Bu sohbetler ve tartışmalara katılanların bazıları ünvan ve şöhret sahibi oldukları halde, bu konuda geniş bilgi sahibi ve konu hakkındaki ayet ve hadislerden haberden olmadıkları ve dolayısıyla ünvan ve sıfatlarına yakışmayan açıklamalarda bulundukları görülmektedir. Oysa insanın bildiği konuda konuşması ve bilmediklerinde de susması aklın yoludur. Ama ne yazık ki, bazıları bazen bu yolun dışına çıkmışlardır.
Ehlibeyt İmamlarının faziletleri, makamları ve üstünlükleri hakkında, Arapça, Farsça, Türkçe, İngilizce, Orduca, Almanca ve diğer bir çok dillerde binlerce cilt kitap yazılmış ve tercüme edilmiştir. Bu da onların faziletlerinin nedenli büyük olduğunu gösterir.
Salebi kendi tefsirinde, İnsan suresinin tefsirini yaparken İbni Abbas’tan şöyle nakletmiştir; “Hasan ve Hüseyn hasta oldular. Peygamber (s.a.a) Ebu Bekir ve Ömer’in de içlerinde bulunduğu bir grup sahabesi ile beraber onların ziyaretine geldiler. Ve Hz. Ali’ye şöyle dediler; Ey Ali keşke evlatlarının şifası için bir nezirde bulunsaydın. Ali , Fatıma ve Fizze onların şifa bulması için üç gün oruç tutmayı nezrettiler. (Bazı rivayetlere göre Hasan ve Hüseyn de oruç tutmak için nezrettiler.) kısa bir zaman sonra ikisi de iyleşti. Yemek yönünden ellerinde bir şey olmadığı için Hz. Ali, Yahudi olan Şem’un b. Haris Hayberinin yanına gitti ve ondan bir miktar arpa borç aldı ve evine getirdi. Fatıma bu arpayı un haline getirdi ve onun üçte birinden herkese bir adet olarak beş tane ekmek pişirdi. Hz. Ali’de camide Allah Resulü ile birlikte namazı kıldıktan sonra eve geldi. Sofrayı açtılar, tam iftar edeceklerken bir fakir kapının yanına gelerek şöyle seslendi; Esselamu aleykum ya Ehlibeyt-i Muhammed (selam olsun sizlere ey Muhammedin Ehlibeyti) ben fakir bir Müslümanım, yediğinizden bana da yediriniz ki, Allah size Cennet yemeklerinden yedirsin. Hz. Ali bunu işittiğinde, yemeğini ona vermek için emir buyurdu. Evdekilerin tamamı Ali’ye uyarak hepsi fakiri kendilerinden öne düşürdüler ve kendi paylarını ona verdiler. Ve o akşam sudan başka bir şey içmediler. İkinci günde aynı olay bir yetim ile tekrarlandı. O akşam da sadece su içtiler. Üçüncü gün de aynı mesele bir esir ile tekrarlandı ve üçüncü akşamda su ile iftar ettiler. Neticede üç gün aç kaldılar.
Peygamber (s.a.a) efendimiz onlara baktığında onların açlıktan titrediklerini gördü. Şöyle buyurdu; Sizin bu haliniz bana çok ağır geldi. Daha sonra kalkıp onlarla beraber hareket etti ve Fatıma’nın evine girdiğinde onu ibadet mihrabında açlıktan perişan bir halde gördü ve rahatsız oldu.
Bu esnada Cebrail nazil oldu ve şöyle dedi; Ey Muhammed bu sureyi al. Allah böyle bir aile ile seni kutluyor. Daha sonra İnsan suresinden on yedi ayeti okudu. “... Onlar kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. Biz size Allah rızası için yemek yediriyoruz, sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz sert ve belalı bir günde Rabb’imizden korkarız. İşte bu yüzden Allah onları o günün fenalığından esirger, parlaklık ve sevinç verir. Sabretmelerine karşılık onlara Cenneti ve ipekleri lütfeder. Orada koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar. Ne yakıcı sıcak görülür orada ve nede dondurucu soğuk. (Cennet ağaçlarının ) gölgeleri üzerlerine sarkar, kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur.... Bu sizin için bir mükafattır. Sizin gayretiniz karşılığını bulmuştur. [6]
Muhammed b. Ali Gazali: “El-Belağet” adlı kitabında Salebinin naklettiği rivayeti zikretmiş ve şunu da eklemiştir; Peygamber (s.a.a)’in Ehlibeytine semadan sofra nazil oldu ve onlar yedi gün ondan yediler. Bu rivayeti Zamehşeride “El-Keşşaf” adlı tefsirinin c.4, s.197’de nakletmiştir. Ve yine Vahidi’de “Esbab-un Nüzul”adlı kitabının s. 296’da nakletmiştir.
Evet, tefsirciler bu ayetlerin Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyn hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.
Ehlibeyt hakkında nazil olan diğer bir ayet ise “Meveddet” ayetidir. Allah’u Teala Kur’an-ı Kerimde şöyle buyuruyor; “Deki ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum.” [7]
Peygamber (s.a.a) kendi buyruklarında açık bir şekilde bu ayetin maksadının kimler olduğunu belirtmişlerdir. İtaatleri ve sevgileri farz olan akrabalarının kimler olduğunu söylemiştir. Tefsirciler, hadisçiler ve tarihçiler bu ayette geçen Peygamberin yakınlarının Ali, Fatıma Hasan ve Hüseyin olduğuna dair rivayetler nakletmişlerdir.
Zamehşeri El- Keşşaf adlı tefsirinde şöyle diyor; “Müşrikler bir araya toplanarak bir birlerine şöyle diyorlardı; Acaba Muhammed’in memuriyeti için bir ücret isteyeceğini düşünüyor musunuz? Bu esnada “söyle sizden bir ücret istemiyorum...” ayeti nazil oldu. Daha sonra Zamehşeri şöyle diyor. Rivayete göre, bu ayet nazil olduğunda, dediler ki; ya Muhammed (s.a.a) muhabbet ve sevgileri bizlere farz olan akrabaların kimlerdir? O Hazret şöyle cevap buyurdu; Ali, Fatıma ve onların iki oğlu. [8](Hasan- Hüseyin)
Muhabbet ve sevgi insandan bir şeyler ister ve muhabbetin şartları da vardır. Muhabbet sevginin insandan istediği en önemli şey itaattir. Zira Kur’anı Kerim şöyle buyuruyor; (Resulüm) “deki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah’ta sizi sevsin” [9] işte bu itaat muhabbet ve sevginin yanında olmadı mı o sevgi boş ve yapmacık bir sevgi olur. Acaba Peygamber (s.a.a)’den günümüze kadar Peygamberin yakınları olan Ehlibeyti hem sevip hem de itaat eden kimler olmuştur! Ve kimler Ehlibeyti sevdiklerini iddia ettikleri gibi, onlarında yolunda gitmemiş ve Ehlibeyte itaat edenlere de farklı gözlerle bakmışlardır? Ehlibeyt hakkında nazil olan ayetlerden bir diğeride “Mubahale” ayetidir. Allah’u Teala şöyle buyuruyor; “sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda tartışanlara deki “gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, nefislerimizi (kendimizi) nefislerinizi (kendilerinizi) çağıralım, ondan sonra da dua edelim Allah’ın lanetini yalancılara havale edelim.” [10]
Tarihçiler ve tefsircilerin naklettiklerine göre Ehlibeytin makam, menzilet ve üstünlüğünü bildiren kalıcı ve tarihi bir hadise vuku bulmuştur. Bu tarihi hadisenin adı Mübahale olayıdır.
Necran’lı bir grup Nesrani Peygamber ile munazara ve muzakere etmek için O Hazretin yanına geldiler. Allah-u Teala bu ayeti nazil buyurarak, Resulüne; Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyn’i çağırıp onları yanına almasını ve bunlarla beraber belirlenen noktaya gitmesini, Nasranilerin de kendi çocuklarını, kadınlarını alarak gelmelerini ve Allah’ın lanet ve azabını yalancılara istemelerini emretmiştir.
Peygamber (s.a.a) onları Mubahaleye davet ettiğinde onlarda dönelim ve düşünelim dediler. Daha sonra kendi aralarında meşverete koyuldular ve söz sahipleri olan Akib’e şöyle dediler; sen ne düşünüyorsun? O şöyle cevap verdi; Ey Nasraniler, and olsun sizler Muhammed’in Peygamber olduğunu ve onun Allah tarafından bir kitapla geldiğini biliyorsunuz. Peygamberi ile Mübahale edipte yaşlıları kalan çocukları büyüyen hiçbir ümmet olmamıştır. Eğer böyle yaparsanız helak olacağız. Eğer kendi dininizde ısrarlı iseniz bu adamı terk edin ve kendi diyarınıza dönün. Bu esnada, Allah Resulü geldiler ve kucağında Hüseyin, Hasanın eli elinde, Fatıma arkasında ve Ali’de Fatıma’nın arkasında idi. Peygamber şöyle buyuruyordu; Ben dua ettiğimde sizler de amin deyiniz.
Necran Oskof’u bu manzarayı görür görmez Necran Nasranilerine dönerek şöyle dedi; “Ben öyle simalar görüyorum ki, Allah dilese bunların hürmetine dağları yerinden söker. Sakın Mubahale etmeyesiniz, helak olursunuz ve kıyamete kadar yeryüzünde Nesrani kalmaz. Daha sonra şöyle dediler; Ey Ebu-l Kasım, biz Mubahale etmemeye karar aldık, sen kendi dininde kal, bizde kendi dinimizde kalalım. Daha sonra aralarında bir anlaşma yaparak bir birlerinden ayrılmışlardır. Daha sonra Zamehşeri bu ayete dayanarak Ehlibeytin yüce makam ve üstünlüğünün olduğunu söylüyor. [11]
Bu ayetin nüzul şanını bu şekilde nakledip Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’in adını bu olayda zikredenlerden bazıları şunlardır;
1-Hafız Ebu Naim İsfehani, Nüzul-ul Kur-an
2-Tefsir-i İbni Kesir, c.1, s. 370
3-Hafız Suyuti, Esbab-un Nüzul Dürr-ul Mensur.
4-Sahih-i Müslim, c. 7, s. 120, h. 1871
5-Süneni Tirmizi, c. 4, s. 293, h. 4085
6-Müsned-i Ahmed, c. 1, s, 185
7-Süneni Beyhaki, c.7, s. 63
8-Müstedrek-u Hakim, c. 3, s. 150
9-El- İsabe, c.2, s. 503
10-Marifet-ul Hadis, Hakim, s. 50
Ahmed b. Hanbel kendi müsnedinde şöyle naklediyor; Peygamber (s.a.a) Hasan ve Hüseyn’in elini tutarak şöyle buyurdu; Kim beni ve bu ikisini, bunların babasını ve annesini severse kıyamet günü benimle beraber benim derecemde olacaktır. [12]
Şafii İbni meğazili Cabir b. Abdullah Ensariden şöyle rivayet etmiştir; Peygamber bir gün Arafat’ta Hz. Ali’ye şöyle buyurdu; “Ey Ali yaklaş, Ben ve sen bir ağaçtan yaratılmışız. Ben o ağacın köküyüm sen fer’isin (gövdesisin), Hasan ve Hüseyn onun dallarıdır. Kim o dallardan birine tutunursa Allah onu Cennete götürür.” [13]
Abdullah b. Abbas şöyle diyor; Peygamberden, Ademin Rabbinden aldığı kelimeler hakkında sorulunca şöyle buyurdular; Adem Allah’a Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyn’in hakkına yemin etti ki, tövbesini kabul etsin, Allah’ta onun tövbesini kabul etti. [14]
Zamehşeri kendi tefsirinde Ehlibeyt hakkında bir rivayet nakletmiş ve bu rivayeti Fahri Razi ve Kurtubi de kendi tefsirlerin de ondan iktibas etmişlerdir. Mezkur hadis Ehlibeytin makam ve faziletini açıklamaktadır. O hadiste Resulü Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor; Kim Al-i Muhammedi sevdiği halde ölürse şahadet mertebesine erişmiş olarak ölür. Bilin, kim Al-i Muhammedi sevdiği halde ölürse bağışlanmış olarak ölür. Bilin, kim Al-i Muhammedi severek ölürse tövbe etmiş olarak ölür. Bilin, kim Al-i Muhammedi severek ölürse imanı kamil mümin olarak ölür. Bilin, kim Al-i Muhammedi severek ölürse ölüm meleği ona Cennet müjdesi verir. Sonra da Münker ve Nekir onu Cennet’le müjdeler. Bilin, kim Al-i Muhammed’i severek ölürse gelin kocasının evine girer gibi Cennete gider. Bilin, kim Al-i Muhammedi severek ölürse Allah kabrinde Cennete iki kapı açar. Bilin kim Al-i Muhammedi severek ölürse mezarı rahmet meleklerinin ziyaretgahı olur. Bilin, kim Al-i Muhammedi severek ölürse sünnet üzere gerçeğe uyan topluluktan olarak ölür. Şunu da bilin, kim Al-i Muhammede buğz ederek ölürse kıyamet günü iki gözü arasına, bu Allah’ın rahmetinden meyustur, sözü yazılmış olarak gelir. Bilin ki, kim Al-i Muhammede buğz ederek ölürse kafir olarak ölür. Bilin ki, kim Al-i Muhammede buğz ederek ölürse Cennetin kokusunu bile alamaz. [15]
İbni Abbas Resulü Ekrem (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu naklediyor; “Allah’ı nimetleri için seviniz, beni de Allah için seviniz ve Ehlibeytimi de benim için seviniz. [16] Resulü Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor; Her kim benim gibi yaşamak ve benim gibi ölmek ve benimle Allah’ın hazırladığı üstün Cennette kalmak isterse benden sonra Ali’yi kendine veli kabul etsin, onu sevenleri sevsin ve benden sonra Ehlibeytime iktida etsin, (uysun) . Çünkü onlar benim, benim akrabamdırlar. Benim toprağımdan yaratılmışlardır. Benim ilmim ve fehmim onlara verilmiştir. Vay olsun ümmetimden onların faziletlerini yalanlayanlara ve benimle onların yakınlığını koparanlara, Allah benim şefaatimi onlara nasip eylemesin. [17]
Daha sonra da zikrettiğimiz “Sakaleyn” hadisi “Gemi hadisi” “yıldızlar” hadisi Ehlibeytin faziletine delalet etmektedir.
Mukrizi, Müslümanların çoğunluğunu Ehlibeyt hakkında suçlu ve kusurlu görmüştür. Ehlibeyt hakkında yazmış olduğu kitabın baş bölümlerinde bu kitabı yazmanın sebebini şöyle açıklamıştır. “Müslümanların çoğunluğunu Ehlibeyt hakkında kusurlu gördüğüm, onların hakkından yüz çevirdiklerini ve onların haklarına cahil olduklarını gördüğüm için onların (Ehlibeytin) yüceliğini ve makamını içeren bu özet kitabı telif ettim” [18]
Her dönemde Ehli Sünnetin önde gelen meşhur alimleri tarafından Ehlibeytin makam ve faziletlerine dair kitaplar yazılmıştır. Onlardan bir kaçı şunlardan ibarettir: Şeyh Süleyman Belehi Hanefi, Yenabi-ul Mevedde, Cemaleddin Zerendi, Mirac-il Vüsul Fi Marifeti Al-ir Resul Hafız Ebu Naim İsfehani, Menakib ve Fezail-u Ehlel Beyt- İbni Meğazili Şafii, Menakib-i Ehlel Beyt- Seyyid Ebu Bekr b. Şihab-ud Din, Reşvetüs Sadi Min behri Fezail-i Ben-in Nebiyyil Hadi – Şeyh Abdullah b. Muhammed b. Amir Şüberavi, Kitab-ul ithaf bi Hubb-il Eşraf- Celaleddin Suyuti, ihya-ul Meyyit bi Fezail-i Ehl-il Beyt- Şeyh-ül İslam İbrahim b. Muhammed Hemuyeni, Feraid-us Simtayn Fi Fezail-il Murteza vez Zehra ves Sibtayn- İmam-ul Herem Şafii, Zehair-ul Ukba- Nured- din b. Sebbah Maliki, Füsul-ul Mühimme Fi Fezail-il E’imme- İbni Cevzi, Tezkiret-ul Hevas- Muhammed b. Yusuf Genci Şafii, Kifayet-ut Talib Muhammed b. Talha Şafii, Metalib-us Süul Fi Menakib-i Al-ir Resul Harazemi, El- Menakib Gazi Behlûl Behcet efendi, Teşrih ve Muhakeme der tarihi Al-i Muhammed...
Zikretmiş olduğumuz en son kitab, yakın tarihimizin, Türkiye’nin Anadolu bölgesinde ve İstanbul’da, akıl, nakil, fıkıh ve irfan ilimlerinde meşhur olan Gazi Behlül Behcet efendi tarafında kaleme alınmıştır.
Ehli Sünnetin dört mezhebinden birisi olan Şafii mezhebinin imamı, İmam Şafii’ye şöyle dediler; Halk Ehlibeytin fazilet ve makamlarını dinlemeye tahammül edemiyorlar. eğer, Bizden birisinin Ehlibeytin faziletini söylediğimizi görürlerse bu Rafizidir derler. Şafii bunu duyar duymaz şu şiiri okumuştur; “Bir mecliste Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin zikrolunduğu zaman. Bazı düşmanlar halkı Ehlibeyt zikrinden alı koymak için başka bir söz ortaya atarlar.... ve derler ki, bu Rafizilerin sözüdür. Ben (Şafii) Fatima’nın muhabbetini Rafizilik görenlerden Allah’a sığınırım. Rabbimin salatı Al-i Resule olsun ve onun laneti böyle bir cehalete olsun. [19]
Daha sonra Şafii şöyle demiştir; Bana, Rafizi oldun dediler. Dedim ki, hayır Rafizilik benim dinim ve inancım değildir. Ama ben hiç şüphesiz en üstün imamı ve hidayetçiyi seviyorum. Eğer vasiyi sevmek Rafizilikse, öyleyse ben herkesten daha Rafiziyim. [20] Yine Şafii şöyle demiştir: Ey Resulullah’ın Ehlibeyti, sizin sevginiz Allah tarafından Farzdır ve O bunu Kur’anda nazil buyurmuştur. Sizin yüceliğinize eder ki, size salavat göndermeyenin namazı boştur. [21] Ehlibeyt imamlarının faziletlerini genişçe yazmaya kalkarsak ciltlerce kitap oluşur. Dolayısıyla konuyu fazla uzatmamak için Hz. Ali’nin sözleriyle bu bölüme son vereceğiz.
“Karanlıklarda yolu bizimle (Ehlibeyt) buldunuz. Yüceliklere, üstünlüklere bizimle vardınız. Ayın sonlarındaki, karanlıklarda bizimle aydınlığa çıktınız. Sağır olsun o kulak ki, yüksek sesi duymaz, bağrışı duymayan hafif sesi nasıl duyar? Yatışsın o yürekler ki, boyuna titrer, boyuna çarpar. Nereye gidiyorsunuz? Ne vakit döneceksiniz? Hidayet alametleri dikilmiştir. Deliller apaçıktır. Nişaneler dikili durmaktadır. Ne diye başı dönmüş bir halde çöllere dalarsınız. Neden ve niçin yeler- yortarsınız? Peygamberinizin itreti aranızdadır. Onlar, sizi gerçeğe çeken iplerdir. Din Bayraklarıdır, gerçeklik dilleridir. Onları Kur’anın en güzel konaklarına indirin, kondurun. (Kur’anda anıldığı, emredildiği veçh ile onlara uyun) Susamış develer gibi onların yanlarına, onların kaynaklarına koşun. Ey insanlar bu sözleri, bu inancı Peygamberlerin sonuncusundan alın. Bilin ki, bizden olup da ölen, ölü değildir, diridir, ölmez. Bizden olup da çürüyüp giden çürümez...Bilin ki, Muhammed (s.a.a)’in soyu gökteki yıldızlar gibidir. Bir yıldız yit timi öbürü doğar. Biziz Nübüvvet ağacı vahyin indiği mahal, meleklerin inip çıktıkları yer biziz ilim madenleri, hikmetlerin kaynakları bize yardım eden, bizi seven rahmeti bekler, bize düşman olan, bize buğzeden azabı bekler. [22] Hz. İmam Ali (a.s) başka bir sözünde Ehlibeyt hakkında şöyle buyuruyor, Onlar ilmin hayatıdır, bilgisizliğin ölümü, Hilimleri ilimlerinden haber vermede, susuşları söyleyişlerindeki, Hikmetleri bildirmelerdedir. Hakka karşı durmazlar, onda aykırılığa düşmezler. Onlar İslam’ın direkleridir, onlar halkın sığınaklarıdır, hak onlarla yerini bulur, batıl onlarla yerinden ayrılır, dili kökünden kesilir. Onlar dini, onun hükümlerini kavramak, onlara riayet etmek suretiyle anlamışlardır, duymak rivayet etmek yoluyla değil. Çünkü ilmi rivayet edenler çoktur, ona riayet edenlerse pek o kadar yoktur. [23]
“Biz Ehlibeytten ayrı olarak kendilerini bilgide üstün sayanlar, yalan yere bize zulmederek bu zanna kapılanlar neredeler? Oysa Allah bizim derecemizi yüceltmiş, onlarıysa alçaltmıştır. Bize ihsan etmiş, onları mahrum bırakmıştır. bizi harimine almış, onları oradan çıkarmıştır. Hidayet bizimle istenilir, körlük bizimle giderilir. Bilin ki, İmamlar Kureyştendir, Kureyşinde Haşim soyunun bu boyundan yöneticiler başkalarından olamaz. [24]
Biziz Resulullah’ın kendisinden hiç ayrılmayan, sürekli onunla birlikte olan ashabı, biziz hazinesinin hazinedarları, ilminin kapıları. Evlere ancak kapılarından girilir. Kapıdan girmeyene hırsız denir. Kur’anın ayeti Kerimeleri Ehlibeyt hakkında nazil olmuştur. Onlardır Rahmanın hazineleri, defineleri. Konuştuklarında doğru söylerler. Sustuklarında kimse onlara karşı konuşamaz. [25]
Peygamberin soyu soyların, ailesi ailelerin en hayırlısıdır, ağacı ağaçların en iyisidir. Haremde bitmiş, Kerem alanında boy atmıştır. O ağacın upuzun dalları, budakları vardır. Meyvesine herkesin ulaşmasına imkan yoktur. [26] Peygamberinizin Ehlibeytine dikkat edin, onların yolundan ayrılmayın, onlara uyun. Onlar sizi asla doğru yoldan çıkarmazlar, sapıklığa sevk etmezler. Onlar oturursa sizde oturun, onlar kalkarsa sizde kalkın. Onların önüne geçmeyin, aksi taktirde yolunuzu kaybedersiniz, sersemleşir, sapıtır gidersiniz. Onlardan geride de kalmayın, yoksa helak olur bitersiniz. [27]
İşte bunlar Hz. Ali’den Ehlibeytin fazilet ve makamı hakkındaki, birkaç nurlu sözler idi. “Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki, Allah’ta işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah ve Resulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur. [28]
Okuyuculara ışık tutması ümidiyle.

[YUKARI]


AYETTE GEÇEN “RİCS” NE DEMEKTİR?
Rics kelimesinin izahına geçmeden önce bu kelime üzerinde tefsircilerin ve büyük alimlerin görüşlerini açıklayalım.
Kutade Tathir ayetinin tefsirinde diyor ki; onlar ehlibeyttirler ve Allah onları her türlü kötülükten temizlemiş ve onları rahmetine has kılmıştır. [29]
Taberi “Allah siz Ehlibeytten her türlü ricsi gidermeyi irade eder” ayetinde şöyle diyor; Doğrusu Allah sizlerden her türlü kötülüğü ve fehşayı gidermeyi irade eder ey Muhammed’in Ehlibeyti. Ve sizleri günah ehlinde olan kir ve lekeden temizlemeyi irade eder. [30]
Zamehşeri günahların umumiyetini tanımlarken “rics” kelimesini ve takvanın da umumiyetini belirtirken “temizlik” kelimesini kullanmıştır. [31]
Fahri Razi “sizden ricsi gidermeyi irade eder” ayetinde şöyle diyor; Yani, sizden günahı zail edip uzaklaştırmayı ve size keramet elbisesini giydirmeyi irade eder. [32]
Meraği şöyle demiştir; Allah sizden her türlü kötülüğü ve fehşayı gidermeyi irade eder ey Resulün Ehlibeyti ve sizleri günah ve isyan ehlinde olan kirden, lekeden, fısk ve fücurdan temizlemeyi ister.
Lügatçılarda “ rics ” kelimesini öyle bir şekilde mana etmişlerdir ki, o manalara göre ricsden uzak duran birisinin varacağı nokta ismet makamıdır.
Rağıb- el İsfehani şöyle diyor; Rics pisliktir. Örneğin deniliyorki “pislik insan” “pislik insanlar” Allah şöyle buyuruyor; “…şeytanın amelinden bir pisliktir” [33]
Pisliğin dört surette olması mümükündür; Tabii açısından veya akıl açısından yahut şeriat açısından veyahutta bu cihetlerin tümünün açısından örneğin murdar (leş) gibi. Zira murdar hem şeriata göre hem akıla göre ve hemde insan tabiatı açısından pisliktir. Şeriat açısından pislik olan şeyler kumar ve içgi gibi şeylerdir. Bazıları bunları aklın muhakemesine göre de pislik nitelemişlerdir…” [34]
Meşhur lügatçı ibni Esir şöyle diyor; “Rics pisliktir. Bazen şöyle de denilmiştir, ondan maksat haram iş ve iğrenç amellerdir.” [35] Allame ibni Manzur şöyle diyor; “Rics pisliktir. Bazen harama, çirkin ve iğrenç işlere, azaba, lanete ve küfrede rics tabiri kullanılmıştır.” [36]
Firuz Abadi şöyle diyor; pislik, her kötü ve bulaşık amel ve azaba, şüpheye, kötü cezaya ve öfkeye sonuç veren her iş rics’dir.” [37]
Vucuh-u Kur’an adlı kitapta şöyle denilmiştir. “Ricsin Kur’anda üç ciheti vardır. Birinci surette rics; içki, kumar, but ve şans oklarıdır…ikinci surette rics ; küfr ve nifak ‘dır… üçüncü surette ise rics; kötü amel anlamındadır.” [38]
Rics kelimesi Kur’anı kerimde on yerde zikrolunmuştur. Bazı tefsirciler bu ayetteki ricsi sadece şirk veya zina gibi büyük günah olarak tanımlamışlardır. Oysa rics kelimesinin manasının bu şekilde sınırlandırılmasına elde hiçbir delil yoktur. Aksine rics mutlak ve genel bir kelimedir. Rics kelimesinde bulunan “elif ve lam” cins elif lamıdır. Yani kelimeyi genel ve mutlak eden sebeplerden birisidir. Bu bakımdan rics her türlü günah ve pisliği içermektedir. Çünkü bütün günahlar rics’dir. Bu kelime Kur’anda şirk, alkollü içecekler, kumar, nifak, haram ve temiz olmayan etlere vb. şeylerde kullanılmıştır. Allahu Teala şöyle buyuruyor;
“…Rics (pislik) olan putlardan kaçının…” [39]
“Ey inananlar!, şarap, kumar, tapınmak için dikilmiş olan taşlar, fal için kullanılan oklar ancak şeytanın işlerindendir ve birer rics (pislik) dir bunlar.” [40]
“...şüphe yok ki domuz rics (pis) dir.” [41]
“Amma gönüllerinde hastalık olanların pisliklerine pislik katarak küfürlerini artırır ve onlar kafir olarak ölüp giderler.” [42]
Rics insanın tabiat ve nefsinin normalde nefret ettiği ve nefsin tiksindiği şeylerdir. Türkçede kesafet, pislik ve murdar olan herşeyi içeren şeye rics denir. Bu pislik ve kesafet bazen zahiridir, Allahu Teala domuz hakkında O bir pisliktir şeklinde buyurmuştur. Ve bazen de rics batinidir ve buda gerçekte Allahu Tealaya karşı olan kafirlik, şirk, şek, tereddüt, kötü fiiller ve tüm şeytani ve rezil sıfatlar gibi olan manevi pislik ve kesafetlerden ibarettir. Nitekim Allahu Teala tevbe suresinde kalbi hastalıkları rics olarak nitelemiştir.
Bu manevi rics, pislik ve kesafet kalbin batil inanca veya kötü ve çirkin fiile yönelmesinde eseri olan bir haldir. Çünkü rics’in asıl ve kök anlamı gevşeme ve ızdırap…dır. insanın bütün batıl inançları ve kötü amelleri nefsin ızdırabından, gevşekliğinden ve mutmain olmayışından kaynaklanmaktadır. Öyleyse ricsin ortadan kalkmasıyla bütün batıl inançlar, şek ve şüpheler, tereddütler, kötü, çirkin, rezil ve şeytani sıfatlar, maddi ve manevi pislikler insana aşağılık ve noksanlık getirecek her türlü rezil ve kötü sıfatlar ortadan kalkacaktır. Zira ayetteki taharet ruhi, ahlaki, maddi ve manevi bütün pislik, kesafet, günah ve noksanlıkların ortadan kalkması ve bunların olmaması ile Ehlibeytin genel anlamda taharetin olduğunu göstermektedir. İşte bundan dolayı “yutehhirekum Tethira” (sizi tertemiz ettim) cümlesi bütün güzel sıfatların, hak ve güzel inançların, beğenilen her türlü davranış ve amelin, bütün pislik ve kesafet mertebelerinin yerini aldığını göstermektedir. Yani şek ve tereddütün yerini yakin ve itminan cimrilik, bencillik, kin… Makam perestlik, dünya, mal ve riyaset aşkı… Yerini ise infak, fedakarlık, cömertlik, bağışlama, kemal ilahi aşk ve itaat, kısacası ilahi rızanın ve manaviyatın ve ilahi kanunların dışına çıkmamak alır ve bu da ayette konu olunan ismet ve masumluk makamıdır. Öyleyse Ehlibeyt’ten günah zuhur etmez ve onlar günaha müptela olmazlar. Zira onlar günahı yapmak bir tarafa dursun günahı niyet ve tasavvur bile etmezler, çünkü günahın batınının çirkin ve çirkefliğini onlar görmektedirler. Düşünün bir insan murdar ve leşi yemeği tasavvur eder mi? Hayır, çünkü bunun nedenli çirkin bir iş olduğunu derketmektedir. Ehlibeyt imamlarında da bu derk makamı, batını görme sıfatı olduğundan ve onların nefsinde karanlık ve zulmet bir nokta veya pis ve kesafetli bir leke bulunmadığından dolayı onlar değil günaha düşmek günahı tasavvur bile etmezler. Ziyareti camieyi kebirede şöyle buyrulmuştur; “Allahu Teala sizleri (Ehlibeyti) her türlü günaha ve hataya düşmeden ve fitnelerden korumuş ve sizleri her türlü kesafet, pislik ve lekeden temizlemiş, sizlerden ricsi gidermiş ve sizi tertemiz etmiştir.”
Bu anlatılanlarla Hz. İmam Ali (a.s)’ın imametine istidlal olunabilir. Zira Hz. Ali (a.s)’ın kendisi olmak üzere Hz. İmam Hasan, Hz. İmam Hüseyn ve Hz. Fatima Hz. Ali’nin Peygamberden hemen sonra Peygamberin halifesi , veziri ve vasisi olduğunu iddia etmişlerdir. Bu dördüde Ehlibeyt’ten olup Tathir ayetinin nüzul ve iktizasına göre masumdurlar ve masumda asla yalan konuşmaz, çünkü yalan rics’dir, işte Hz. İmam Ali (a.s)’ın imameti bu beyana göre sabittir. Ve Hz. İmam Ali(a.s)’ın imametini Peygamber (s.a.a)’den hemen sonra kabullenmeyen insanlardan, bu istidlal karşısında makul bir cevap bekliyoruz, aksine bu istidlalı kabullenmek zorunda kalmaları gerekir.
Neticede, Ayetteki Ehlibeyt’ten maksadın, Hz. Resulü Ekrem, Hz. İmam Ali, İmam Hasan ve İmam Hüseyn (a.s) olduğu iyice anlaşılmıştır. Bu konuda ismet ve masumluk makamı ele alındığından kısa bir şekilde bu konuya değinecek ve ismet makamına açıklık getirmeğe çalışacağız.

[YUKARI]


İSMETİN TANIMI:

Bu güne kadar ismet hakkında birçok tanımlar yapılmıştır. İsmet (ESM) kökünden olup, men etme, çekinme ve korunma anlamındadır. İsmet konusunda din alimlerinin çeşitli tanımları vardır. Bunlardan birkaçını sizlere sunuyoruz;
Allame Meclisi (r.a) Hayat-ul kulub adlı eserinde ismeti şöyle tanımlıyor; “ismet Peygamber ve İmamların ömrünün başlangıcından sonuna kadar büyük, küçük tüm günahlardan korunmaları ve bu günahları yapmamalarıdır.
Üstad Cafer Sübhani İlahiyat adlı eserinde şöyle yazıyor; ismet nefsani bir sıfat ve insanın içine ait bir güçtür. Bu sıfat sahibini sadece günah işlemekten değil hatta günah işleme fikrinden bile uzak tutar.
Başka bir deyişle ismet batini olarak Allah’tan korkma haletidir ki şahısı günah işleme fikrinden bile korur.
Üstad Misbahi Yezdi Cafer Sübhani’nin yukarıdaki tanımını kabul ederek, sonunda şöyle bir ekleme yapmaktadır. “İsmetin sebebi Allah’ın temiz ve salih kullarına olan özel inayeti sonucu onların güçlü bir imana sahip olmaları ve varlıkların gerçek yüzünü tam olarak derketmeleridir.”
Bir başka tanımda şöyle denilmiştir; “İsmet sahibini günah ve hataya düşmekten koruyan bir güçtür. Öyle ki, bir vacibi terketmeye veya bir günahı işlemeye kudreti olduğu halde bunları yapmamaktadır. Eğer bu kudret sözkonusu olmasaydı ismetin ne övülecek yönü olur nede sevaba layık olurdu.”
Bir başka tanımda ise şöyle denilmiştir; Masum takva açısından öyle bir hadde ulaşıyor ki, şehvet, heva ve heves ona galip gelmiyor. Şeriat ve islami hükümlerde öyle bir ilmi düzeye ulaşır ki, kesinlikle hiçbir şekilde hata ve yanlışlığa düşmemektedir.
Şehit Üstad Mürteza Mutahhari (r.a) “vahy ve Nübüvvet” adlı eserinde şöyle diyor; “İsmet günah ve hatadan mahfuz kalmaktır. Yani, masum ne nefsani isteklerinin arzusuna kapılır ne de kendi işlerinde hata ve yanlışlığa düşer. Onların bu şekilde günah karşısında mahfuz kalmaları onlarda tam bir güvenin doğmasına sebep olur.”
Üstad Muhammed Hüseyn Hüseyni Tehrani “İmam şinasi (c.1, s.79) adlı eserinde ismeti şöyle tanımlıyor; “İsmet gücü Allah’ın Peygamber ve imamlara olan bağışıdır. Diğer ilimlere benzemeyen bir nevi marifet, gönül ve kalp ile ilgili bir halettir. Hiçbir zaman şuur ve duygulara yenik düşmez. Hiçbir zaman, bir an bile olsa uykuda veya uyanıkken, zorluk ve kolaylıkta, sıkıntı ve rahatlıkta doğal sebeplere mağlup olmazlar. Bu tür bir ilim sadece şuur kuvvetine yenik düşmemekle kalmayıp bilakis onların hepsini ele alarak kendi direktifleri doğrultusunda kullanır. Onların (şuur vb. gibi güçlerin) hiçbir kaytarma güçleri yoktur. Bundan dolayı bu ilim ve nur sahibini devamlı olarak günah ve yanlış yapmaktan korur.”
Yapılan tanımlardan genel olarak şu tanımı çıkarmak mümkündür; İsmet, ilmi boyutta hata ve yanlışlıktan beri olmaya ve aynı şekilde ameli boyutta günah ve hatadan uzak durmaya denir.
İsmetin üç boyut ve derecesi vardır;
a) Vahyi alışta ismeti Peygamberler Allah tarafından kendisine verilen vahiy hükümlerini harfiyen almakta ve zaptetmektedir. Neticede, Peygamberler hakikatları tanıtmakta alimdir ve hata yapmazlar.
b) Vahyi tebliğ etmedeki ismet: Peygamberler ve ismet sıfatına sahip olanlar dinin hükümlerini tebliğ ettiğinde asla hata ve yanlışlık yapmaz, hakkı saklamaz, dinini satmaz ve Rabbinden ona vahyolan ilahi emir ve hükümleri harfiyen tebliğ ederler. Tek kelime ile vahyi açıklamada en ufak bir yanlışlık yapmazlar.
c) Amelde ismet; Peygamberler ve ismet sıfatına sahip olanlar Rabbi tarafından kendilerine vahyolunan emirlere yani farzlara, sünnetlere, haramlara ve mekruhlara eksiksiz olarak riayet ederler. Yani vazifelerine amel etmede en ufak bir yanlışlık yapmazlar.


[YUKARI]


İSMET İLE İLGİLİ AKLİ DELİLLER:

Yukarıdaki bölümde ismet ve masumluğun tanımını ve derecelerini açıklamıştık. Bir çok büyük ve gerçekten söz sahibi alimlerin ismeti nasıl tanımladıklarını ve ismet hakkında bahsederlerken az çok neyi kastettiklerini anlamış olduk. Şimdiki bölümde ise ismetin akli delillerini ele alacağız.
İnsan tabiatı gereği kendisiyle sonuçlanan konularda veya genel bir deyimle çevresinde olup biten konular hakkında akli tahliller yapmakta, gelişen olaylara akli deliller bulmaya çalışmaktadır. İnsan akli delillerle kabul ettiği konular hakkında kesinlikle şüphe ve tereddüde düşmemektedir. Basit bir örnek verecek olursak; iki çarpı ikinin dört (2x2=4) olduğunu gerçekten akılsal hesapla bulan bir şahıs bu işlemin sonucunun hiçbir zaman ve kesinlikle değişmeyeceğini bilir. İnsan dünya görüşünü şekillendirip biçime sokan inanç temelleri de aynı konuma sahiptir. Allah’ın varlık ve birliğini akli delillerle kendisi için ispatlayan birisi onun varlığı konusunda (ne kadar kötü bir ortamda dahi olsa) şüpheye düşmez. İnanç esasları ile ilgili olan diğer konularda aynı şekildedir. Öne sürülen her şüpheye ve soruya cevap verilebilir.
İnanç esasları ile ilgili bilgiler iki kısma ayrılmaktadır. Kulaktan duyma bilgiler: İnsan Allah’ın birliğini veya diğer inanç esaslarını oluşturan konuları akli yönden değilde, şundan bundan duyduğu sözlerle kabul eder, veya bir takım gerçekleri gönül gözüyle görüp yakin eder. Bu durum kendisi için yeterli olmasına rağmen başkaları için delil olma rolünü üstlenemez. Örneğin nefis tezkiyesi ile belli bir makama ulaşan bir arif bir takım ruhi haletlerle kıyamet gününün niteliğini ve niceliğini görebilir. Bu yola “keşf ve şühüd” denir. Bu yol bir arif için kıyamet gününün niceliği konusunda yeterli olmasına rağmen diğer insanlara aktarılma hususunda hiçbir değere sahip değildir. Sadece keşf sahibinin kendisi içindir. Diğerlerine aktarılma veya aktarılabilme özelliği ve kabiliyetine sahip değildir. İnanç esasları hakkında ikinci kısım bilgi ise, insanın bu konuları delil ve akli tahliller yoluyla bulması ve yakine ulaşmasıdır. Bu kısmın iki ayrı özelliği vardır:
a) İnsanın kendisi için ilahi gerçeklere ulaşmada en güvenilir yoldur. Esrar-ı ilahiye bu yolla ulaşan birisi kendisine hücum eden her türlü şüphe ve soru karşısında sarsılmaz bir dağ gibi ayakta durur. İşte bu yüzdendir ki Şia inancında “Usul-u Dinde” (inanç esasları) bir başkasından taklid etmek caiz değildir. Usulu din’de bir müçtehidden veya bir arif’den taklid eden birisinin inancı boştur. Kendisine yöneltilen küçük bir soruda şüpheye düşer. Dolayısıyla hiçbir değere sahip değildir.
b) Diğerlerine aktarılabilir, diğerlerine delil olarak getirilebilir. Bu yolla yakine varan birisi, yakine ulaşmasında çok büyük rol oynayan delilleri diğerlerine sunarak onlarında yakine ulaşmasında pay sahibi olabilir. Dikkat edilecek olunursa başkalarının bu delillerle yakine ulaşması taklid değildir. Zira bu delilleri olan birisi deliller üzerinde düşünmekte ve kendisinden önceki şahsın ulaştığı sonuca varmaktadır. Bu durum ilk durumla çok farklıdır. İlk kısım bir arif veya müçtehidin inançlarını kabul etmek veya taklid etmekti. Ancak bu bölümde ise onların delillerini almakta, bu deliller üzerinde tahliller yapıp aynı sonuca ulaşmaktadır. Bundan dolayı ismet –masumluk konusunda başkalarına taklit etmemek veya başkalarının görüşlerini körü körüne kabul etmemek için bu konuda oldukça fazla olan akli delillerden sadece bazılarını sunuyoruz.
Birinci Delil: Peygamberler ve imamların gönderilmelerinin sebebi halkın hataya düşmemeleri ve gönderilen şahsiyetinde bu hataları düzeltmeleri ve onları sırat-ı müstakime götürmeleridir. Buna göre, eğer İmam veya Peygamberde hata yapacak olursa bu şahsiyetin kendiside kendi hatalarını düzeltecek birisine muhtaç olacaktır. Bu durumun iki sonuca ulaşması mümkündür.
a) Bu durum sürekli olarak zincirleme şeklinde devam edecektir. (Teselsül) yani gelen her şahsın hatakâr olması durumunda, hatalarını düzeltecek bir başka şahısa muhtaç olacaktır. Bu durum (Teselsül) akli yönden batıldır. Çünkü neticede, bu durum bir yerlerde veya bir şahısta noktalanmalıdır.
b) Bu durum hataya düşmeyen, hata yapmayan bir şahsiyetle sonuçlanacaktır. Böyle bir durumda ise önceki şahıslar değil de bu şahıs Peygamber veya İmam olacaktır. (hataya düşmeyen şahıs)
İkinci delil: İmam getirilen din veya şeriatı korumakla görevlidir. Kur’anı kerimin zahirinden şeriatın hükümleri tam olarak anlaşılmamaktadır. Bilindiği üzere, Peygamber efendimiz yeri geldiği zaman veya bir olay olduğu zaman mezkur konu hakkında bilgi veriyordu. Böylece sünnet ve hadislerden bu konularla ilgili hükümler çıkarılabilir. Ama Kur’anın üstü kapalı olarak değindiği ve Peygamberinde yeri ve zamanı gelmediğinden dolayı değinmediği konularda ne yapmak gerekir.? Eğer icmaya baş vuracak olursak, icmayı teşkil eden her bir şahsın hata yapmaları mümkün olacağından yüzde yüzlük tam bir güven doğmayacaktır. Eğer kıyas yoluyla meseleyi halletmeye kalkarsak kıyasında “Usul” ilminde ispatlandığı gibi batıl olduğunu görüyoruz. Peki ne yapılmalı? Tahmin veya inşallah böyledir görüşlerede amel edilemez. Zira eğer bunlar güvenilir bir yol olsaydı Peygamberlerin gönderilmesine gerek kalmazdı. Bütün bunlara dayanarak şöyle söylemek mümkündür: Şeriatın koruyucusu ve hafızı Peygamberden sonra İmam olmalıdır. Ayet ve hadisin incelik ve detayına inmediği konuları açıklamalı ve ümmete önderlik etmelidir. Eğer onunda hata yapması caiz olursa, onun ilahi görevlerde söylediği söze ve yapmış olduğu amele güven olmaz. Yani onunda bu gibi konularda hata yapmayacağı nereden malum olabilir? Dolayısıyla güven ve itminanın doğması için bu şahsiyetin masum olması gerekir.
Üçüncü delil: Eğer İmam veya Resul hata yapacak olursa halkın ona itiraz etmeleri ve şer’i görevlerini (emr-i bil maruf) yerine getirmeleri gerekir. Bu durum ise Allah’ın onlara itaat etmenin vacip olduğu konusundaki emri ile çelişmektedir. Zira Allahu Teala şöyle buyuruyor; “Allah’a Resulüne ve içinizdeki emir sahiplerine itaat ediniz” [43]
Aynı şekilde o masum olmaz ise ümmeti günaha yöneltmesi ve Alla’a itaatten alıkoyması mümkün olacaktır. Böyle bir durumda da yukarıdaki ayetin hükmü ile ümmetin ona itaat etmesi vacip olacaktır. O zamanda bir fiilin bir açıdan vacip olması diğer bir açıdanda haram olması ortaya çıkacaktır. (ayetin emri ile, emir sahibine itaat vacip, emir sahibinin direktifi ile günah işlemek ise haram olur) ki buda batıldır. yani bir fiilin hem haram hemde vacip olması batıldır.
Dördüncü delil: Peygamberin ve İmamın gönderilmesinin sebebinin ümmeti sırat-ı müstakime götürmeleri olduğunu söylemiştik. Bu doğrultuda insanların Peygamberlere ve vasilerine vahyin tebliğindeki itimat ve güvencesi ismete bağlıdır. Peygamberler Allahu Teala tarafından vahiy ve haber getirdiklerinden dolayı vahyin tebliğinde ancak insanların yüzde yüz itimat ve güvencesini celbederek ve kazanarak başarılı olabilirler. Bu güvence, itimat ve bu inanç ancak Peygamberlerin günahtan ve hatadan uzak olması ve masum olmasıyla gerçekleşir. Aksi taktirde her insanın yalan söylemesi ve yanlışlık yapmasına ihtimal vermesi doğaldır. Bu halde de Peygamberler hakkında tam bir güvence doğmaz. Bu güvencenin hasıl olmamasıda nübüvvetin felsefesi ile çelişmektedir. Örneğin nehirde boğulan birisini kurtarmak amacıyla suya giren can kurtaranın onu kurtarması yerine kendisinin boğulması veya onun boğazını sıkarak öldürmesi abes karşılanan bir iştir.
Beşinci delil: Peygamberlerin gönderilmesinin sebeplerinden biriside Allah’ın insanlara hücceti tamamlamak istemesidir. Nitekim Kur’anı Kerim şöyle buyuruyor; “Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak Peygamberler gönderdik ki insanların Peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri kalmasın.” [44]
Bu ayet şuna açıkça gösteriyor ki, kıyamet günü Allah insanlara neden bu günahı işlediğini sorduğu zaman cevabında bahaneleri olmasın diye Peygamberleri gönderdik. Onlara iyiyi, kötüyü anlattılar. Buna göre kıyamet günü hiçbir kimsenin özür ve bahanesi olmayacaktır. Ama eğer Peygamberin kendiside amelinde, sözünde vb. gibi şeylerde hata yaparsa insanlar için Allah’ın hücceti tamamlanmamış olur. Zira kıyamet günü özür ve bahaneleri vardır. Neden yaptın sorusuna karşılık, göndermiş olduğun Peygamberinden böyle gördüm diyebileceklerdir. Buna göre onların bu özürleri ve bahanelerinin olmaması için Peygamberlerin masum olması gerekir.
Altıncı delil: Eğer Peygamber hata yapacak veya günah işleyecek olurlarsa aşağıdaki ayetin hükmü ile şahitlikleri kabul edilemez. Nitekim Kur’anı Kerim şöyle buyuruyor; “Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın.” [45]
Eğer Peygamberin borç, evliliğin ispatı vb. gibi güncel meselelerde şahitliği kabul edilmeyecek olursa kıyamet gününe kadar baki kalacak din ve ilahi konularda da daha şiddetli bir şekilde kabul edilmeyecektir. Zira fasık günah işleyen herkese denir. Yukarıda ki ayetin hükmü ilede Peygamberin şahitliği batıl olmuş olur. Buda gayri mümkün bir şeydir.
Yedinci delil: Kuvvetli bir iman ve akli kamilin oluşu; Her insanda üç boyut bulunmaktadır: Birincisi akıldır. Aklın hedefi gerçek ve hakikatleri, hayrı ve şerri derketmektir. İkincisi şehvet boyutudur, Şehvetin hedefi bir takım şeylere meyletmektir ki, bu insan vücudu için zaruridir. Örneğin, yemek, içmek, giyinmek ve evliliğe rağbet etmek gibi olan şeyler. Üçüncüsü gazap boyutudur; Gazabın hedefi tehlike ve tatsızlıklar karşısında savunmaya geçmektir. Eğer bu iki kuvvet yani şehvet ve gazap kuvvesi beşerin aklının kontrolünde olursa insanın kurtuluş ve saadetine sebep olur. Ve eğer bu iki güç aklı kontrolü altına alırsa ve akla hakim olurlarsa insan bedbaht olur. Öyleyse her günah ve hata gazap ve şehvetten doğmaktadır. Her itaat ve doğrulukta akıl ve imandan doğmaktadır.
Peygamberlerde kamil bir akla ve güçlü bir imana sahip olduklarından dolayı asla günah işlemezler. Zira onların şehvet ve gazabı akıllarına mahkumdu.
Sekizinci delil: Risalet ve nübüvvetin hedef ve gayesi hidayettir. Hidayet ise ismet ile gerçekleşir. Hidayetin iki aşaması vardır. Birincisi, dinin emirlerini, hükümlerini insanlara talim etmek. İkincisi ise nefsleri şeytani kötülük ve pisliklerden arındırmak ve tezkiye etmektir. Yani, öğretim ve talim dışında insanları irfani ve manevi boyutta eğitmek Peygamberin görevidir. İrfani ve manevi boyutta insanları yetiştirmede’de fiil ve amelin etkisi sözden daha fazladır. Nitekim Hz. İmam Ali meşhur bir sözünde şöyle buyuruyor; “İnsanları dillerinizden başka şeylerle (amellerinizle) davet ediniz.” Öyleyse, eğer Peygamber masum olursa tebliğinde ve hidayette başarılı olur. Aksi taktirde risaletin hedefi iki delile göre gerçekleşmez.
a) Eğer Peygamber masum olmazsa asla hakiki bir eğitimci olamaz. Oysa nübüvvetin hedefi öğretim ve eğitimdir. Öyleyse, ismetin olmayışı risaletin hedefiyle çakışmaktadır.
b) Eğer Peygamber masum olmazsa onun ameli batıl ve yanlışlığa davet eder ve sözüde doğruya ve hakka davet eder. Bu surette ise tebliğinde tenakuz (çakışma) meydana gelir. Allahu Teala Peygamberine çelişki ve tenakuzu emretmez. Zira bu hakkın hilafınadır. Allahu Tela’da hak olduğu için onun emride hak olmalıdır.
Dokuzuncu Delil: Allahu Tealanın sıfatlarından birisi hikmettir. Eğer Peygamber masum olmazda hatakar olursa Peygamberin ameli ve sözleri arasında çelişki meydana gelecektir. Hikmet sahibi Allahu Teala’da Peygamberini tebliğinde hataya ve çelişkiye düşmemesi için bir takım sıfatlarla vasıflandırır. Bu sıfatların başında da ismet sıfatı gelir. Aksi taktirde Allahu Tealanın hikmet sıfatında birçok şüpheler meydana gelecektir. Zira hikmet sahibi Allahu Tealanın Peygamberleri göndermekteki amacı insanların hidayet bulmasıdır. Buda ismet ile gerçekleşir. Eğer bu sıfat Peygamberde olmaz ise Allahu Tealanın hikmetinde itirazlar doğar.
Onuncu Delil: İnsanın yaptığı her fiilin ilim ve iradeden doğduğu görülür. İnsan önce düşünür sonra iradesi doğrultusunda haraket eder. Eğer zihinde tasavvur olunan hayır olursa, yani ilim hayır olursa dışdaki fiil de hayır olur ve eğer tasavvur şer olursa fiilde şer olur. Peygamberler inanç ve fiilde son hadde ulaştıkları için veya başka bir tabire göre ameldeki hakikatleri kalp gözüyle gördüklerinden günah, ruh için bir zehir olarak telakki ederler. Neticede Peygamberlerin batını ve zahiri ilminin zihindeki tasavvuru daima Rabbe itaattır. İşte bunun için hep itaatkârdırlar. Asla hiçbir günahı yapmaz ve hatta günaha bile tasavvur etmezler. Örneğin, zehirin hakikatını anlayan aklı selim bir insan onu içmeyi tasavvur eder mi? Veya kendi pisliğini yemeği düşünen bir insan bulunabilir mi? Hayır; çünkü insan zehir ve pisliğin hakikat ve batınını gördüğü için fiillerini zihninden geçirmez bile. Öyleyse ismet inanç ve şuhudi ilmin neticesidir.
Onbirinci Delil: Allahu Teala da latif sıfatı vardır. Latif sıfatından lütuf kaidesi doğmaktadır. Lütuf kaidesi şudur; İnsanı yaratan Allahu teala bu insanın başı boş kalmaması ve hidayete erişmesi için hidayetçileri göndermelidir. Aksi takdirde yolu bilmeyen yolcu kılavuzsuz kalır, buda allahu tealanın hikmetine ters düşmektedir. Gönderilen bu elçi ve kılavuzlarda vazifeleri olan hidayeti eksiksiz olarak yapmalıdırlar. Eğer onlarda hata veya günah olmuş olsa insanları tam manası ile hidayet etmiş olmazlar. Vazifesi Peygamberlere mutlak itaat olan insanda her alanda elçilere itaat emri gereğince bir takım fiillerde onların doğrularına bir takım fiillerde de onların yanlışlarına uyma neticesinde, kıyamette Allahu Teala beşeri o yanlışlıklarla hesaba çekemez. Aksine beşer Allahım biz senin gönderdiğin Peygambere uyduk ve vazifemize amel ettik. Neden bizi hesaba çekiyorsun derler. Eğer Allahu Teala batılda hesaba çekmez ise Allah’ın adalet sıfatı şüphe altına girer ve eğer hesaba çekerse sebepsez bir hesap olmuş olur. Buda Allahu Tealanın fiilinde bir çelişki oluşturur. Allahu Tealanın fiilinde çelişkinin doğmaması için Peygamberin mutlak olarak masum olmaları gerekir.

[YUKARI]


İSMET İLE İLGİLİ NAKLİ DELİLLER

Bu bölümde ise ismet hakkında oldukça fazla olan nakli delillerden sadece birkaçına değineceğiz.
1- Allahu Teala Kur’an-ı Kerimde şöyle buyuruyor; “bir zamanlar Rabbi İbrahimi bir takım kelimelerle sınadı. Onları tam olarak yerine getirince: Ben seni insanlara İmam yapacağım demişti. Soyumdan da (İmam yap ya Rabbi) dedi. Allah: Ahdim zalimlere ermez buyurdu”. [46]
Ayeti Kerime’de görüldüğü gibi Allah Hz. İbrahim’i bir takım belalar ile imtihan ettikten sonra ömrünün sonlarına doğru bu sınavlardan başarı ile geçmesi sonucunda bir insanın ulaşabileceği en son nokta olan İmamet makamını ona vermiştir. Bu makam bir insanın ulaşabileceği en son noktadır diyoruz. Zira Allahu Teala imamet makamından ahdim diye söz etmiştir.
İkinci olarak Hz. İbrahim nebi ve resul olduktan sonra en son ve en zor sınavları kazandıktan (Hz. İbrahimin oğlu İsmail’i kurban etmesine değinilmektedir.) sonra imamet makamı ona verilmiştir.
Her şeyden önce ayette adı geçen imametin ne anlama geldiğine bakmak gerekir. Bazı tefsircilerin görüşüne göre İmametten maksat nübüvvettir. Çünkü onun ümmeti dininde ona uyar. Zira Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz her Peygamberi- Allah’ın izniyle – ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik.” [47] Ama bu görüş tam anlamıyla yanlıştır. Zira önceden de söylediğimiz gibi Hz. İbrahimin ömrünün sonlarına doğru imamet meselesi meydana gelmiştir. Buna Hz. İbrahim İmam olmadan önce nebi idi. Öyleyse İmam nübüvvet anlamındadır demenin hiçbir anlamı yoktur. Ayette dikkati çeken ikinci nokta ise “Ahdim zalimlere ermez” bölümüdür. Burada her şeyden önce zulmün nedemek olduğunu, genel olarak kaç çeşit zulmün olduğunu ve son olarakta akıl hesabına göre kaç kısım olduklarını bilmemiz gerekir.
Zülm (Z. L. M.) kökünden olup güncel hayatta her yönüyle oldukça fazla kullanılır. Her türlü haddi, sınırı aşan, insanların haklarına saygı göstermeyen kanunları ayaklar altına alan her şeye zülm adı verilir. Zulüm genel olarak üç ana bölüme ayrılır.
a) Allah’a Zülmetmek: Bu konuya şahid olarak aşağıdaki ayeti getirebiliriz. “ yavrucuğum! Allaha ortak koşma doğrusu şirk büyük bir zulümdür, demişti.” [48] Ayettende açıkçası anlaşılacağı üzere, Allahu Teala ona ortak koşmayı kendisine yapılan büyük bir zulüm olarak nitelemektedir. İşte bundan dolayı Kur’anı Kerim kafirleri, zalimler olarak isimlendirmiştir. “Gerçekleri inkar edenler elbette zalimlerdir.” [49]
b) Başkalarına Zülmetmek: Bu bölümün şahidi ise aşağıdaki ayettir: “ Ben istiyorum ki sen hem benim günahımı hemde kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın. Zalimlerin cezası işte budur.” [50]
Ayette sözü geçen olay Habil ile Kabil olayıdır. Kabil kardeşinin kurbanının kabul edilmesini kıskanarak onu öldüreceğini söylemiş, kardeşi Habil ise onun zalimlerdenolacağını belirtmiştir.


c) İnsanın Kendi Nefsine Zülmetmesi: üçüncü ana bölümde insanın kendi nefsine zülmetmesi sözkonusudur. Bu konuda Kur’anı Kerimin bir çok yerinde günah işleyenlerin, asilerin, Rabbe itaat etmeyenlerin zalim oldukları ve kendi nefslerine zülmettikleri: açıkça belirtilmiştir. Zulmün anlam ve kısımlarını kısaca öğrendikten sonra insanların akıl hesabıyla kaç kısıma ayrıldıklarına kısaca bir göz atalım. İnsanlar akıl hasebiyle dört kısıma ayrılırlar:
1- Tüm ömürleri boyunca zalim olanlar.
2- Tüm ömürleri boyunca zulmetmeyenler.
3- Ömrünün başlarında zulmedenler.
4- Ömrünün başlarında değil de sonlarında zulmedenler.
Hz. İbrahimin şanı imamet makamını, birinci ve dördüncü kısımdan olan soyu için istemekten oldukça yücedir. Geriye ikinci kısımla üçüncü kısım kalmaktadır. Üçüncü kısım ise Allah tarafından reddedilmiştir. Zira ayette sözü geçen “zalimlere” kelimesi kayıtsız ve şartsız olarak getirilmiş ve onların İmam olmayacakları belirtilmiştir. Geriye kalan kısım ise ikinci bölümdür. Yani İmam olacak şahıs ömrünün başından sonuna kadar bir an bile olsun zulmetmemelidir. Aksi taktirde İmam olabilme hakkını kaybedecektir. Zira böyle bir şahıs reddedilen üç kısımdan birisine girecektir.
Şimdiye kadar anlattıklarımızdan da anlaşılacağı gibi İmam kelimenin tam anlamıyla masum ve ismet sahibi olmalıdır.
2- “Ey İman edenler! Allah’a itaat edin Peygambere ve sizden olan ulülemre (idarecilere- emir sahiplerine) de itaat edin.” [51]
Ayette görüldüğü gibi Allah kayıtsız ve şartsız olarak kendisine itaat edilmesini emretmektedir. Bunun yanısıra hiçbir kayıt ve şart gösterilmeden Peygamberede itaat edilmesi istenmektedir. Gerçekte Peygambere olan itaat Allah’a olan itaatmiş gibidir. Hakikate göre de, Peygambere itaat etmek demek, Allah’a itaat etmek demektir. Ayetin son bölümünde ise yine kayıtsız ve şartsız olarak emir sahiplerine de itaat edilmesi isteniyor. Yani onların emir ve yasaklarına uymak aynen Peygamber ve Allah’ın emir ve yasaklarına uymak gibidir. Bildiğiniz gibi yüce İslam dininde anne ve babaya itaat farzdır. Ama bu farz kayıtlıdır. Anne ve baba islam doğrultusunda evlatları için emir ve yasakları uyguladıkları müddetçe itaat edilmelidirler. Ama anne ve babanın emirleri ilahi emirlerle çeliştiği zaman çocuk anne ve babasını değil de alemlerin yaratıcısının emir ve yasaklarına uymalıdır. Ama mevzu bahis olan konumuzda ise böyle bir durum söz konusu değildir. Ayetten anlaşılacağı gibi onların hiçbir zaman Allah’ın emirleri ile çelişecek direktifler vermesi düşünülemez. Aksine eğer böyle bir ihtimal olmuş olsaydı mezkur ayette kayıt ve şartın belirtilmesi gerekirdi. Oysa Allahu Teala onlara kayıtsız ve şartsız olarak uyulmasını ve itaat edilmesini istemektedir. Eğer onların ilahi emir ve yasaklara aykırı direktifler vermesi ihtimali bulunsaydı Allah onlara itaat edilmesi gerektiğini kendisine itaat edilmesi ile aynı sırada ve aynı mefhumda belirtmezdi. Ayetin hükmü gereğince Allah Resulünden sonra onun yerini alacak olan kimse aynen Peygamber gibi her türlü günah, yanlışlık ve hatadan uzak ve mahfuz kalmalıdır. Yani masum olmalıdır.
3- “Peygamber size neyi verirse alın onu ve neden vazgeçmenizi emrederse vazgeçin ondan” [52]
“Biz sana zikri (Kur’an-ı) gönderdik; İnsanlara nazil olanı onlara beyan edesin” [53]
Peygamberin görevi Kur’an-ı Kerimi beyan etme ve açıklama olduğu için ilahi emir ve iradenin dışına çıkmamalıdır. Aksine bu beyan ve açıklamanın hiçbir faydası olmayacaktır.
4- “Yemin olsun sizin için Allah’ı ve ahiret gününü arzu edenler ve Allah’ı çok ananlar için Allah’ın Peygamberinde pek güzel bir örnek vardır.” [54] sözde ve fiilde Peygambere uymak ve insanın onu kendisine olgu kabüllenmesi risaletin eserlerindendir. Aksine risaletin hedefi tamamlanmış olmaz.
5- “O (Peygamber) hevadan söylemiyor. Söylediği her şey bildirilen vahiyden başka birşey değildir.” [55]
Bu ayeti kerimeye binaen Peygamber efendimizin sözlerinin tamamı daveti dahilinde genel olarak Allahu Tealanın vahyidir. Bu yüzden mutlak olarak ona tabi olmak gerekir.
6- “Peygamberlerin aldıkları risaletleri tamamı ile tebliğ ettiklerini meydana çıkarsın diye O, Peygamberlerin yanındaki ilmi kuşatmış ve her şeyi sayıyla sıralamıştır.” [56] Bu ayetin mefhumu şöyledir; Vahiy Peygambere nazil olduğu andan, Peygamber vasıtası ile tebliğ olunana kadar Allahu Teala onun (vahyin) koruyucusudur.
Bu ayet vahyi alışda ve tebliğ edişdeki ismetin ispatını sağlar. Ve aynı şekilde vahye amel edişdeki ismeti de ispat etmektedir. Zira her Peygamberin fiili onun sözü gibi tebliğdir. Eğer Peygamber günah işlerse amliyle sözünün dolayısıyla vahyin zıddına amel etmiş olur ve hakikatte batıla tebliğ yapmış olur. Netice olarakda, hakka tebliğde yanlışlığa düşmüş olur. Oysa Kur’an’ı Kerim Peygamberin vahyi tebliğde masum olduğunu buyuruyor. Neticede bu açıklama ile Peygamberin amelde de masumluğu ispatlanmış olur.
7- “Peygamberler Allah’ın hidayet ettiği kişilerdir ve insanların öncüsü olmalıdırlar.” [57] Başka bir ayette şöyle buyuruyor; “Allah kimi hidayet ederse artık onun için bir zelalet edici olmaz.” [58]
Bu ayetlerden şunlar anlaşılmaktadır.
a) Allah Peygamberler için hidayeti sabit kılmıştır.
b) Her çeşit zelaleti ve sapmayı onlardan nehyetmiştir.
c) Her günah zelalettir. Zira Allahu Teala şöyle buyuruyor; “Şeytan sizlerden çoğunu yoldan çıkarmıştır” [59] Öyleyse her günah şeytandandır ve şeytanda Peygamberlere yaklaşmaz. Neticede Allah her çeşit günahı hem vahyi alışta hem tebliğ edişte hemde vahye amel edişte onlardan nehyetmiştir.
7- “Kimi rahmet müjdecisi kimi azap habercisi Peygamberler gönderdik ki bu Peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı bahaneleri kalmasın” [60] Bu ayetten anlaşılan şudur: Nübüvvet ve risaletin felsefesi Allah’ı hüccetini insanlara tamam etmek ve bahane yollarını kapamaktır. Bu felsefede ancak Peygamberlerin sözde ve amelde masum olmaları ve günah işlememeleri ile sağlanır. Eğer Peygamber amelde günah ve yanlışlık yaparsa insanlar ona uyar ve günah için bir bahane bulmuş olurlar. Ve günah için ellerinde bir gerekçe olur. Böyle oluncada bu fiil risaletin hedefi ile çelişecek ve risaletin felsefesi sağlanamayacaktır. Çelişkide Allahu Teala da muhal olduğu için neticede Peygamberin günah işlemeside muhal olacaktır.
9- Peygamberler Kur’anı Kerimde muhlis olarak tanımlanmışlardır. Allahu Teala Kur’anı Kerimde şöyle buyuruyor; “ izzetine yemin olsun ki, muhlis kulların dışında onların hepsini yoldan çıkaracağım.” [61] Şeytanın ihlaslı insanlarda (Peygamberlerde) günah planı olmayışı Peygamberlerdeki ismet sıfatından kaynaklanmaktadır. Aksi taktirde şeytan onlarada yaklaşmak isterdi. İşte bunun için muhlis kelimesi masum kelimesi ile eşittir.
Konumuzun bu bölümünde ki akışında ise Kur’an-ı delillere ek olarak iki tane hadisi nakletmekle yetiniyoruz.
1- Emir-ül Müminin Hz. İmam Ali (a.s) kısa ama bir dünya anlam ifade eden bir hadisinde şöyle buyuruyor: “Hikmet ve ilim ismet ile birbirine yakındır.” [62]
2- Hz. İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Masum Allah’dan yardım alarak tüm günahlardan korunandır. Allah(c.c) şöyle buyuruyor: Kim Allah’a bağlanırsa kesinlikle doğru yola iletilmiştir.” [63]
İbni Ebi Ümeyr Hişam b. Hikem’den şöyle naklediyor: Hişam ile arkadaşlığım boyunca ondan ismet hakında söylediği sözlerden daha güzel söz duymadım. Bir gün ona, İmam masum mudur? Diye sordum. Oda evet dedi. İsmet sıfatının nasıl olduğunu ve nasıl tanınabileceğini sordum. Bana cevaben şöyle söyledi: “Tüm günahlar dört şeyden kaynaklanır, Hırs, Öfke, Kıskançlık ve Şehvet. Bu dört sıfat imamda olmadığı için günah işlemez. Daha sonra şöyle devam etti, İmamın dünya malına karşı hırslı olması mümkün değildir. Zira tüm dünya onların elindedir. O Müslümanların önderidir. İmam neye karşı hırslı olsun ki, (bir şeye sahip olmayan hırslı olur.) Kıskanç da olamaz. Zira insan kendisinden yüksek birisine kıskançlık duyar. Ama İmam her şeyden ve herkesten daha yücedir. Peki nasıl olurda kendisinden aşağı olan birisine karşı kıskançlık duyabilir? Onun dünya işleri ile ilgili bir şeye öfkelenmesi mümkün değildir. O sadece Allah için ve onun rızası için öfkelenir. Onun kendi şehvetine uymasını beklemek oldukça yanlıştır. Zira onun gözünde ahiret önemlidir. O ahirete bizim dünyaya baktığımız gibi bakar. Acaba bir güzeli çirkin birisi için terkeden birisini gördünüz mü? Devamlı ve kalıcı nimeti geçici dünya nimetlerine değişen birisini gördünüz mü? [64] İsmetin akli ve nakli delillerinden sadece bukadarına değinmekle yetiniyoruz. Bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyenler ilgili kitaplara, özelliklede “El- Mizan fi Tefsir-il Kur’an” tefsirinin birinci cildine müracaat edebilirler.

[YUKARI]


İSMET CEBRİ MİDİR İHTİYARİ MİDİR?

Konumuzun bu bölümünde ise ismetin cebri mi yoksa ihtiyari mi olduğunu inceleyeceğiz. Bu konuyla ilgilenen şahıslar ismetin tanım ve delillerini gördükten veya duyduktan sonra hemen şöyle bir soru yöneltmektedirler:
SORU: İsmet makamı zorunlu olarak Peygamberlere ve İmamlara verilen ilahi bir bağıştır. Onlar bunun sayesinde günahlardan korunurlar. Buna göre kim bu ilahi lütuf ve bağışa sahip olursa günah ve hatadan korunur. Böyle bir durumda ise hiçbir fazilet ve övgüye layık olmazlar. Kim bu ilahi inayete sahip olursa tüm günah ve hatalardan uzaklaşır, bu ilahi bir zorunluktur.
Buna göre ismet makamının varlığı ile günah ve hata işlemek muhaldır. Muhal bir şeyi terketmenin ise hiçbir fazileti yoktur. Örneğin bizler yüzyıl sonra gelecek insanlara veya yüzyıl önce yaşayan insanlara zulmetmiyoruz. Bu durum bizler için bir fazilet ve üstünlük getirmez. Zira böyle bir şeyi yapmak bizim için muhaldır.
CEVAP: Gerçi bu soru ismet makamının ana temellerine yöneltilmemiştir. Sorunun yöneltildiği bölüm ise onun fazilet olup olmadığıdır. Ama yine de aşağıdaki iki noktaya dikkat edilecek olunursa sorunun cevabı aydınlanacaktır.
1-Bu soruyu yöneltenler ismetin ana temellerine dikkat etmemektedirler. Onlar ismet makamını aynen bazı hastalıklar karşısında vurulan aşılara benzetiyorlar. Bu aşı yapıldıktan sonra o hastalıklara isteselerde yakalanmazlar. Ama önceki konularımızda da belirttiğimiz gibi masumların günah karşısında mahfuz kalmaları marifet, ilim ve takvalarından kaynaklanmaktadır. Bu durum aynen bizlerin bir takım günahlar karşısında iman, ilim ve marifetimiz olmasından dolayı o günahları terketmemize benzemektedir. Örneğin, çıplak bir şekilde sokağa çıkmıyoruz. Aynı şekilde uyuşturucu maddelerin tahrip edici etkilerini bilen birisi onun yavaş yavaş ölüme neden olduğunu bildiği taktirde kesinlikle uyuşturucu madde kullanmaz. Bu durum (uyuşturucu maddeyi kullanmayı terketmek) kesinlikle onun için bir fazilettir ki, ona karşı olan ilminden kaynaklanmıştır. Bu ilme sahip olmakla onu terketse de zorunluluk sözkonusu değildir. Bütün bunlara rağmen uyuşturucu madde kullanma gücüne sahiptir. İşte bundan dolayı şahısların eğitim, öğretim, marifet ve takvalarını çoğaltarak onları en azından büyük günahlardan ve kötü amellerden alıkoymak istiyoruz. Acaba bazı şahıslar bu eğitim, öğretim ve marifet sayesinde bir takım kötü davranışları terkederlerse bu fazilet ve iftihar değilmidir!
Başka bir değişle Peygamberler için günahı terketmek normal yönden muhaldır ama akli yönden muhal değildir. Biliyoruz ki normal muhal ihtiyar meselesi ile uyumluluk içerisindedir. Örneğin alim ve mümin bir şahsın mescide şarap götürmesi ve namaz safında şarap içmesi normal muhaldır. Ama akli yönden tasavvur olunabilir. Sözün kısası, iftihar ve fazilet olan Peygamberlerin ilmi ve takva düzeylerinin oldukça yüce ve büyük olması bir başka iftira ve fazilete sebep olmaktdır ki oda ismet makamıdır. (dikkat ediniz)
Eğer onların bu iman ve marifeti nereden buldukları sorulacak olursa buna karşılık bu ilahi imdatlardandır deriz. Onlarda bir takım liyakatlar mevcut idi. Öyleki Kur’an-ı Kerim Hz. İbrahim hakkında şöyle buyuruyor: “Bir zamanlar Rabbi İbrahimi bir takım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince: ben seni insanlara İmam yapacağım demişti. Soyumdan da (İmam yap ya Rabbi) dedi. Allah, ahdim zalimlere ermez buyuruyoru.” [65]
Yani İbrahim bu marhaleleri kendi irade ve ihtiyarı ile katettikten sonra o ilahi inayet ve bağışa sahip oldu. Hz. Yusuf hakkında şöyle buyuruyor; (Yusuf) ergenlik çağına erişince ona (isabetle) hükmetme (yeteneği) ve ilim verdik. İşte biz güzel davrananları böyle mukafatlandırırız.” [66]
“Güzel davrananları böyle mukafatlandırırız” cümlesi bizim iddiamız bir tanıktır. Zira Yusuf’un güzel davranışının onu bu ilahi nihayet ve bağış için hazırladığını söylemektedir. Hz. Musa hakkında da bu gerçekleri aydınlatan tabirler vardır. Kur’an şöyle buyuruyor; “Seni iyiden iyiye denemeden geçirdik. Bunun için yıllarca medyen halkı arasında kaldın (bu makama) geldin ey Musa” [67] ayetlerden de anlaşıldığı gibi bu büyük şahsiyetlerin vücudunda bu liyakat ve yetenekler vardır. Ama bunların dallanıp budaklanması veya filizlenmesi kesinlikle zorunluluk boyutu kazanmamaktadır. Onlar bu yolu kendi istek ve iradeleri ile katetmişlerdir. Buna karşılık aynı yetenek ve liyakatlara sahip bir çok insanlar vardır ki bu yeteneklerini kullanamazlar. Diğer taraftan, eğer Peygamberlerden bu nihayet ve bağışlara mazhar olduysalar bunun karşılığında çok ve ağır sorunlulukları da yüklendiler.
Başka bir değişle, Allah hiçbir zaman insana kaldırabileceğinden fazla bir yük yüklemez. Sorumluluğu ölçüsünde güç verir daha sonra bu sorumluluğun yapılmasında onu imtahan eder.
2- Bu soruya verilebilecek ikinci cevap ise şudur; Peygamberlerin ilahi bir zorunlulukla günah veya hatadan maruz kaldıklarını kabul etsek bile dikkat çekici nokta şudur: Terk-i evla (en iyiyi terketme) yolu onlar için açıktır. Terk-i evla günah değildir. Ama bu iş onların makamına yakışmaz.
Her şeyi bir kenara bıraksak bile onların Terk-i evla yapmamaları onlar için bir iftihar ve fazilettir. Eğer bazı Peygamberler Terk-i evla yapmışlarsa da bunun karşısında büyük bir azarlanışla karşı karşıya kalmışlardır. Eğer azarlanmamışlarsa da bazen bir takım sorunlar veya mahrumiyetlerle karşı karşıya kalmışlardır. Onların hak Teala’ya itaat etmede Terk-i evla dahi yapmamalarından daha büyük hangi fazilet vardır. Enbiyanın iftiharı şundadır ki bu ilahi bağışlar ölçüsünde sorumluluk kabul etmişlerdir. Eğer bu yolda bazen Terk-i evla yapacak olurlarsa hemen onu telafi ederler.

[YUKARI]


İSMET SONRADAN KAZANILAN BİR MAKAM MIDIR? Bu başlık altında inceleyeceğimiz konu görünüşte farklı olmasına rağmen içerik bakımından önceki konumuzla hemen hemen aynıdır. Daha önceki konuda ismetin akli, nakli delilleri konusunu incelemiştik bu konu içerisinde üç tane zulüm çeşidi bulunduğu, bu çeşitler karşısında ise insan hakkında dört ihtimalin bulunduğunu söylemiştik. Birinci ve dördüncü şıklar Hz. İbrahimin şanına yakışmadığı için ve üçüncü kısım ise Allah’ın fermanı ile rededilmişlerdi.
Biz konumuzun bu bölümünde de aynı meseleye değinmek istiyoruz. Şöyle ki, birinci ihtimal insanın bir ömür boyu zalim olmasıydı. Ömür boyu zalim olan birisi hiçbir zaman ismet sahibi olamaz. Dördüncü ihtimal ise bir ömür kazandığı ismeti (elbette ismetin sonradan kazanılan bir makam olduğu kabul edilirse) ömrünün sonlarına doğru yaptığı zulüm ile ortadan kaldıracaktır. Üçüncü ihtimale gelince, bu ihtimalde batıl ve yanlıştır. Zira ömrünün başlarında zulmedipde sonlarına doğru zulmü terk eden birisi Bakara suresi 124. Ayetin içeriği ile rededilmektedir. Zira şöyle veya böyle zalim sıfatını kazanan birisi yüce ismet sıfatını kazanamaz. İkinci ihtimal ise ömrünün başından sonuna kadar zulmetmeyenler ihtimali idi. Bu ihtimalin en uygun ihtimal olduğunu söylemiştik. Zira ismete sahip olan birisinin şimdiki haliyle üç ay sonrası veya beş yıl sonrası aynı olmalıdır. Yani her an hakka uymalıdır. Eğer ismet sonradan kazanılan bir makam olsaydı, bu makama gelen daha doğrusu bu makamı kazanan şahısın bu kazanma olayından önce masum olmaması veya ismetin bir önceki yıla nazaran daha zayıf olması gerekirdi. Bu durum ise ismetin hedefi ile çelişmekte ve amacın tersine haraket etmekdir. Her türlü ayıp, noksanlık ve abes iş yapmaktan münezzeh olan yüce Allah böyle bir işten uzaktır.
Bu açıklamalar göz önünde bulundurulursa ismetin sonradan kazanılan bir makam olduğunu söylemenin ne kadar gülünç olduğu ortaya çıkacaktır. Zira hem ismetin tanımında hem de ismetin cebri mi ihtiyari mi olduğu konusunda ismetin ilahi bir bağış olduğunu ispatlamıştık. Hal böyle iken ismetin sonradan kazanılan bir makam olduğunu söylemenin ne anlamı vardır. Bu konuda en son Ehlibeyt imamlarının ismetine delalet eden bir rivayeti nakledip bu konuyu burda kapatacağız.
“Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor: Allah mahlukatı iki kısıma ayırdı. Beni o iki kısmın hayırlısında karar kıldı. Bu Allah’ın şu buyuruğudur; ashab–ul yemin ve ashab–uş şimal. Ben ashab–ul yemindenim. Ben ashab–ul yeminin en hayırlısıyım….. sonra kabileleri ev haline getirdi ve bana onların en hayırlısında beyt karar kıldı. Bu Allah’ın şu buyuruğudur; ancak ve ancak Allah, ey Ehlibeyt sizden her çeşit pisliği suçu gidermek ve sizi tam bir temizlikle irade eder. Ben ve Ehlibeytim günahlardan temizlenmişizdir. [68]
Okuyuculara ışık tutması dileği ile...


[YUKARI]


İTRETİM- EHL-İ BEYTİM Mİ DOĞRUDUR YOKSA SÜNNETİM Mİ?
Resulullah (s.a.a)’in ümmeti arasında istinad edecekleri ve etrafında toplanacakları bir esas bırakmadan gitmesi düşünülemez. Zira O alemlere rahmet olarak gönderilmiş ve kendisinden sonra ümmetinin ihtilafa düşmemesini istemiştir. Bir hadisi şerifde buyuruyor ki, “vasiyetsiz ölen benden değildir” [69] Çünkü ölen veli geride kalan vasilerinin ihtilafa düşmemelerini irade etmeli eğer onları seviyorsa ve ihtilaf etmemelerini istiyorsa vasiyet etmelidir, etmediği takdirde onlara zulmetmiş olur. Bu sebepden dolayı Peygamber (s.a.a) “benden değildir” buyurmuş olsa gerek. Şimdi soruyoruz, acaba bir velinin geride bıraktığı üç beş varisin ihtilafa düşmesi mi daha zararlıdır yoksa ümmetin ihtilafa düşmemesi mi? Tabi ki ümmetin ihtilafa düşmesi daha da zararlıdır. Eğer Peygamber üç beş varisin ihtilafa düşmemesi için “vasiyetsiz ölen benden değildir” şeklinde buyuruyorsa kendisi de bu ümmetin ihtilafa düşmemesi için vasiyet etmelidir. Aksine kendi sözüne kendisi amel etmemiş olur ve bu da mümkün değildir. İşte bu yasadan dolayı Resulü Ekrem (s.a.a)’in vasiyet etmeden gitmesi düşünülemez. Muhaddisler mütevatir olarak naklettikleri hadisde Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu naklediyorlar; “Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum, onlara sarıldığınız sürece benden sonra asla sapıklığa düşmezsiniz. Onlar Allah’ın Kitabı ve benim itretim Ehlibeytimdir. Bu ikisi kevser havuzu üzerinde bana tekrar dönünceye kadar asla birbirlerinden ayrılmazlar. Bakın görün benden sonra onlara nasıl davranacaksınız” [70]
Bu hadis Şia ve Ehli sünnet hadisçilerinin naklettiği sahih bir hadistir. Bu hadisi muhaddisler kendi müsned ve sihahlarında otuzdan fazla sahabeden nakletmişlerdir. Mezkur hadisi nakleden bazı Ehli sünnet kaynakları şunlardan ibarettir:
1- Sahih-i Müslim, Kitab-u Fezail-i Ali İbni Ebi Talib
2- Süneni Tirmizi, c. 5, s. 328
3-Hasais-i Nesei, s. 21
4- Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 17
5- Kenz-ul Ummal, c. 1, s. 154
6- Tabakat-ul Kübra, c. 2, s. 194
7- Cami-ul Usul, c. 1, s. 187
8- Müstedrek-i Hakim, c. 3, s. 109
9- Cami-us Sağir-i Suyuti, c. 1, s. 353
10- Tarih-i İbni Asakir, c. 5, s. 436
11- Tefsir-i İbni Kesir, c. 4, s. 113
12- Mecme-uz Zevaid, c. 9, s. 163
Ancak Ehli sünnet hadisçilerinden bazıları Sakaleyn hadisinde “itretim- ehlibeytim” yerine “Sünnetim” kelimesini nakletmişlerdir. Onlara göre Peygamber (s.a.a) ümmetine emanet olarak Kur’anı Kerimi ve sünnetini bırakmıştır. Yukarıda yazılanların yanısıra bu bölümde bu soruya cevap vermeğe çalışacağız (Ehlibeyt mi? Sünnet mi?)
Peygamber (s.a.a)’in buyurduğu ve hadisçilerin de nakletmiş olduğu sahih, doğru ve mütevatir hadis “itret- Ehlibeyt” hadisidir. Ehlibeytim kelimesinin yerine sünnetim kelimesinin naklolunduğu hadisler sened yönünden zayıf ve dolayısıyla batıldır. Ama itret Ehlibeyt hadisinin senedleri tamamen sahihdir. Ama yine de bazıları bu hadis konusunda şüphe icad edip onu “Allah’ın Kitabı ve benim sünnetim” hadisine dönüştürmek ve erbapları olan Emevilere hizmet etme gayreti içerisine düşmüşlerdir. Örneğin, Miftah-u Kunuz-is Sünnet kitabının 478. Sayfasında Buhari, Müslim, Tirmizi ve İbni Maceden naklen “Resululah’ın Allah’ın Kitabı ve kendi sünneti hakkındaki vasiyeti” başlığı altında bir bölüm almıştır. Oysa mezkur dört kitapda onun naklettiği hadis kesinlikle mevcut değildir. Evet Sahih-i Buhari’de ‘ Kitab-ul İtisam bil Kitab-ı ve s-Sünne’ diye bir bölüm vardır, ama orada böyle bir hadis yoktur. Sahih-i Buhari ve mezkur kitaplarda sadece şöyle bir hadis yer almıştır: “Talha İbni müsarrif şöyle diyor: Abdullah İbni Übeyyden, acaba Resulullah bir vasiyette bulundu mu? Diye sordum, o şöyle dedi, “hayır” O zaman ben ona, “o halde nasıl halka vasiyette bulunmaları emredilmiştir” dedim. O “Resulullah Allah’ın kitabını vasiyet etti” [71] diye cevap verdi. Görüldüğü gibi “Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum, Allah’ın Kitabı ve benim Sünnetim” diye bir hadis yoktur ve eğer bazı kitaplarda böyle bir hadis olsada sened açısından bir değer ifade etmez. Zira icma bunun aksini nakleder. Hadisleri sened yönünden incelediğimizde de doğru- yanlış ayet iyi anlaşılacaktır.

[YUKARI]


İTRETİM- EHL-İ BEYTİM HADİSİ’NİN SENEDİ

Bu hadisi “İtret- Ehlibeyt” olarak iki muhaddis nakletmiştir.
1-M üslim kendi sahihinde Zayd b. Erkam’dan şöyle rivayet ediyor; Peygamber (s.a.a) bir gün Mekke ve Medine arasında “Hum” denilen bir mekanda hutbe okudu ve o hutbesinde Allah’a hamdü sena ve halka nasihattan sonra şöyle buyurdu: “Ey insanlar ben sadece bir beşerim Allah’ın memuru’nun gelmesi yakındır ve ben onun davetine icabet edeceğim. Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum onların birincisi Allah’ın Kitabıdır, onda hidayet ve nur vardır. Allah’ın kitabını alın ve ona sımsıkı sarılın- Allah’ın kitabına amel etmeyi tekitle vurguladıktan sonra şöyle buyurdu “ve benim Ehlibeytim’dir. Ehlibeytim hakkında Allah’ı size hatırlatırım, Ehlibeytim hakkında Allah’ı size hatırlatırım, Ehlibeytim hakkında allah’ı size hatırlatırım.” [72] Yukarıdaki hadisin metnini Daremi’de kendi Süneninde nakletmiştir. [73] Her ikisininde senedi güneş gibi açık ve hiçbirisinde zerre kadar zayıflık ve şüphe doğuracak en ufak bir nokta bile mevcut değildir.
2- Tirmizi yukarıdaki metni “İtretim ve Ehlibeytim” kelimeleri ile nakletmiştir. Hadisin metni şöyledir: “Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum. Onlara sarıldığınız sürece benden sonra asla sapıklığa düşmezsiniz. Biri değerinden büyük olan Allah’ın Kitabıdır ki, semadan arza uzanan Allah’ın ipidir ve diğeride İtretim Ehlibeytim’dir. Bu ikisi Kevser havuzu üzerinde bana tekrar dönünceye kadar asla birbirlerinden ayrılmazlar. Bakın görün benden sonra onlara nasıl davranacaksınız.” [74]
Ehli Sünnetin yanında çok muteber ve değerli olan altı sahih Kitabın (Kutub-u Sitte- Sıhah-ı Sitte) sahiplerinden olan Müslim ve Tirmizi her ikiside ve zikrolunan bu iki sahih kitabın yanısıra diğer kaynaklar Ehlibeyt kelimesinde birleşmiş ve onu nakletmişlerdir ve naklolunan bu rivayetin de senedleri tamamen doğrudur.

[YUKARI]



SÜNNETİM METNİ’NİN SENEDİ

Sakaleyn hadisinde İtretim Ehlibeytim kelimelerinin yerine sünnetim kelimesinin naklolunduğu hadis senedi zayıf, uydurma ve düzmece olan bir rivayettir. Bu rivayeti Emevi tezgahına hizmet eden Kab-ul Ahbar’lar, Ebu Hureyre’ler gibi şahıslar uydurmuşlardır.
Hakim Nişaburi Müstedrek’inde naklolunan metni şu senedlerle nakletmiştir; Abbas İbni Ebi Üveys, Ebi Üveysden oda Sevr İbni Zeyd Deylemiden oda İkreme’den oda İbni Abbasdan Peygamberin şöyle buyurduğunu nakletmiştir; Ey insanlar ben size iki şey bırakıyorum, o ikisine sarıldığınız müddetçe asla sapıklığa düşmezsiniz, bunlar, Allah’ın Kitabı ve Peygamberin sünnetidir.”
Bu metnin ravileri arasında bir baba oğul varki hadisin seredinin afetidirler. Bunlar İsmail b. Ebi Üveys ve Ebu Üveys’dir. Bu baba ve oğul sika (güvenilir) olarak vasıflanmadıkları gibi yalancılık ve hadis uydurma ile ittiham olunmuşlardır. Hafız Mezzi Tahzib-ul Kemal adlı kitabında Rical alimlerinden İsmail ve babası hakkında şunları nakletmiştir: Rical ilminin büyük alimlerinden olan Yahya İbni Müin şöyle diyor; Ebu Üveys ve onun oğlu zayıftırlar, bu iki şahıs hadisi çalmaktalar. Yahya b. Müin Ebu Üveysin oğlu hakkında, buna itimat olunmaz ve güvenilmez diye demiştir. Nesai Ebu Üveys’in oğlu hakkında, O zayıf ve sika değildir demiştir. Ebul Kasım Laleka şöyle diyor; Nesai onun hakkında çok konuşmuş ve hatta onun hadisini terketmek gerekir şeklinde demiştir. Rical alimlerinden olan İbni Adiyy şöyle diyor; İbni Ebi Üveys kendi dayısı Malik’den hiçkimsenin kabullenmediği garip hadisleri nakletmiştir. [75] İbni Hacer Feth-ül Barinin önsözünde şöyle diyor; İbni Ebi Üveys’in hadisi ile asla istidlal olunmaz… [76] Bunların yanı sıra sıhah-ı sittenin (altı sahih kitab) hiçbirinde İbni Ebi Üveys’den hadis naklolunmamıştır. Ebu Üveys hakkında Ebu Hatem Razinin Cerh ve Tadil kitabında dediği yeterlidir; onun hadisi yazılmakta ama onunla istidlal olunmamaktadır ve onun hadisi muhkem ve kuvvetli değildir. [77] Ve yine Ebu Hatem İbni Müin’den Ebu Üveys’in güvenilir ve itimatlı birisi olmadığını nakletmiştir. Bu iki şahısın senetlerinde bulunan rivayetler asla sahih değildir ve bunun yanısıra (bunların rivayetleri) sabit rivayetlerle muhaliftir. Bu hadisi nakleden Hakim Nişaburi de hadisin zayıf olduğunu itiraf etmiş ve senedin tashihine çalışmamış ama onun anlam ve manasının doğruluğuna dair bir şahid ve delil zikretmemiştir. Zaten zikrolunan da sened yönünden gevşek ve itibar derecesinden düşüktür. Hakimi Nişaburinin gevşek ve itibarsız şahidi aşağıda zikrolunacaktır.

[YUKARI]


SÜNNETİM METNİ’NİN İKİNCİ SENEDİ

Hakim Nişaburi zikrolunacak senetlerle Ebu Hureyre’den merfu [78] olarak şöyle nakletmiştir; Ben size iki şey bırakıyorum... Allah’ın Kitabı ve benim sünnetim, onlar havuz kenarında bana gelinceye dek birbirlerinden asla ayrılmazlar.
Bu metni Hakim şu senedle zikretmiştir: Zebi Salih b. Musa Talha’dan oda Abdul Aziz b. Rafi’den oda Ebu Salih’den oda Ebu Hureyreden nakletmiştir. Bu hadisde bir önceki gibi uydurmaca, düzmece ve yapmacık bir hadistir. Zira, bakınız rical alimleri Salih b. Musa Talha hakkında neler demişlerdir;
Yahya b. Mü’in Salih b. Musa güvenilir değildir. Ebu Hatem Razi onun hadisinin zayıf ve münker olduğunu demiş Nesai’de onun hadisi yazılmaz ve onun hadisi terkolunmuştur diye demiştir. [79] İbni Hacer Tahzib-ul Tahzib’de şöyle diyor; İbni Hibban diyor ki; Salih b. Musa güvenilir ve sika olan şahıslara öyle sözleri nisbet veriyor ki o sikaların sözlerine benzememektedir. Onun hadisi hüccet değildir. Ebu Naim, onun hadisi terkolunmuştur o daima münker hadisleri nakletmiştir diye demiştir. [80] Zehebi Kaşif adlı eserinde onun hadisinin gevşek olduğunu söylemiştir. [81] Zehebi Mizan-ul itidal’da konu olan hadisi nakletmiş, munker (güvenilmeyen) hadislerdendir. [82]
SÜNNETİM METNİ’NİN ÜÇÜNCÜ SENEDİ
İbni Abdul Birr Tamhid adlı kitabında bu metni aşağıdaki sened ile nakletmiştir. [83] “Abdurrahman b. Yahya Ahmed b. Said’den, oda Muhammed b. İbrahim Dubeyli’den oda Ali b. Zeyd-il Ferazi’den oda El- Hüneyni’den ode Kesir b. Abdullah b. Amr b. Ovf’den oda babasından ve ceddinden nakletmiştir. İmam Şafii Kesir b. Abdullah hakkında şöyle diyor; yalanın rükunlarından birisidir. [84]
Ebu Davud diyor ki; O çok yalan konuşanlardan birisidir. [85] Nesai ve daru Kutni Ahmed b. Hanbelin şöyle dediğini kaydetmiştir; O hadis münkeridir güvenilir değildir. İbni Müin’de bu görüşdedir.
İbni Hacere şaşırmak gerekir ki, bunca rical alimi onu çok yalancı ve düzmececi olarak görmelerine rağmen o sadece zayıf olarak nitelemiş, onu yalancı ve hadis düzmecesi olarak görenleri de ifratçı olarak yadetmiştir. Oysa Zehebibile Kesir b. Abdullah’ın sözü gevşek ve güvenilmezdir diye demiştir. Malik’de Muvatta adlı kitabında bu hadisi senedsiz olarak mürseldir şeklinde nakletmiştir. Herkes böyle bir hadisin itibarsız olduğunu ve kayda değer olmadığını gayet iyi bilmektedir. Görülüyor ki, icma sünetim hadisinin hilafınadır. Eğer “Allah’ın kitabı ve benim sünnetim” diye nakledilen hadise bakılacak olursa, bunun akil ve nakil ile de bağdaşmadığı görülür. Zikrolunanların yanısıra böyle bir hadisin varlığı birkaç delil ile reddedilir.
Birinci delil: Bütün tarihçiler ve hadisçilerin yazdıklarına göre Resulullah’ın kendi döneminde hadisler toplanıp yazılmamıştır ve bunu kimsede iddia etmemiştir. O halde O hazretin ümmetine sünnetini bırakması nasıl düşünülebilir. Çünkü Nebevi sünnetin Peygamber (s.a.a) zamanında yazılması söz konusu değildi. Bu yüzden onun Kur’anı Kerim gibi merci olmasıda düşünülemez. Netice olarak diyoruz ki, Peygamber (s.a.a) yazılmayan, ortada olmayan bir sünneti nasıl ümmete merci olarak gösterebilir? Hatta Ehli Sünnet’in bazı Sıhahlarında Peygamber (s.a.a)’in Sahabeyi hadislerini yazmaktan menettiği naklolunmuştur. Öyleyse Peygamber (s.a.a)’in ben bilinmeyen ve yazılmayan sünnetimi sizin aranızda bırakıyorum demesi nasıl düşünülebilir? Ve bir taraftan menetmesi ve diğer taraftan da emretmesi düşünülemez.
İkinci delil: Bilindiği üzere Hz. Resulü Ekrem vefatından üç gün önce hastalığı ağırlaşınca ümmetinin kendisinden sonra sapıklığa düşmelerine engel olacak tavsiyelerini yazmak için kalem kağıt istemişti de, Ömer şöyle diyerek karşı çıkmıştı; Resulullah hezeyana kapılmış (sayıklıyor). Bize Allah’ın kitabı yeterlidir. [86] Eğer Peygamber (s.a.a) daha önceden, ben sizin aranızda Allah’ın kitabı ve sünnetimi bırakıyorum demişti ise Ömer’in Allah’ın kitabını sadece yeterli görmesi yanlış olur ve aksine Allah’ın kitabı ve sünnet bize yeterlidir demesi gerekirdi.
Üçncü delil: Eğer Peygamber (s.a.a) yazılı sünnetini ümmetine bırakıp ve ümmet için tek mercinin Kur’an ve sünnet olduğunu buyurduysa, Ebu Bekir ve Ömer nasıl ve nerden hadisleri yakma ve dolayısıyla ümmeti sünnetten uzaklaştırma iznini aldılar.
Dördüncü delil: Peygamber (s.a.a)’den sonra Sahabenin bir çok karakterlerinin O Hazretin sünnetine aykırı olduğu bellidir. Örneğin Mut’a Nikahı ve Temettü haccı Peygamber (s.a.a) ve Ebu Bekir zamanın da vardı ve meşru idi ama onu Ömer yasakladı. Malik .b. Nüveyreyi öldürüp hanımı ile eden Halid b. Velid’in içtihad ettiğini söyleyen Ebu Bekir’in karşısında Ömer Halide hadd vurulması için ısrar ediyordu. Teravih namazı Peygamber ve Ebu Bekir döneminde ayrı ayrı kılınıyordu, ama Ömer onun cemaet halinde kılınmasını emretmiş ve cemaete dönüştürmüştü vb. Bu sahabeler ya O hazretin sünnetini bildikleri halde bilerek veya Peygamberden naklolunan naslar karşısında içtihad ederek muhalifet ediyorlardı ki, bu taktirde şu ayeti Kerimenin muhatabı olurlar. “Hiçbir mümin erkek ve mümine kadın Allah ve Resulü bir konuya karar verdiler mi, içlerinde seçim sahibi değillerdir. Ve kim Allah ve Resulüne isyan ederse gerçekten de açık bir delalete düşmüştür. [87] Ya da onlar Resulüllah (s.a.a)’in sünnetini bilmedikleri için böyle davranıyorlardı. O zamanda Peygamber (s.a.a)’in “Ben sizin aranızda sünnetimi bırakıyorum” demesi nasıl düşünülebilir.? Zira Peygambere zaman ve mekan yönünden en yakın olan sahabenin hali böyleyken yani sünnete vakıf olmadıklarına göre, o zaman ve mekanda olmayan ve Resulullah’ı görmeyenlerin hali nasıl olabilir.?
Beşinci delil: Eğer Peygamber ümmeti için sünnetini bıraktı ise, öyleyse neden Peygamberin hemen vefatından sonra Ebu Bekir şöyle diyordu; Peygamber (s.a.a)’den bir şey nakletmeyin, eğer sizden bir şey sorsalar, siz ve bizim aramızda Allah’ın kitabı vardır deyiniz. Onun helalini helal ve haramını da haram biliniz. [88]
Altıncı delil: Eğer Peygamber ümmetine sünnetini bırakmıştı ise, öyleyse neden Ebu Bekir Zekat vermeyenlere karşı savaştı. Oysa Peygamber şöyle buyurmuştur; “her kim la ilahe illellah Muhammed Resulullah derse, bir hak sözkonusu olmadığı taktirde mal ve canını benden korumuş olur, onun hesabı ise Allah’a aittir.”
Yedinci delil: Bilindiği üzere sünnetin yazılmasına Abbasilerin saltanat dönemlerinde başlanmış ve Ehli sünnette ilk olarak yazılan hadis kitabı İmam Malik’in yazdığı “El-Muvatta” kitabıdır. Bu ise büyük fitne, Hirra olayı Medine-i Münevverenin üç gün boyunca saltanat askerlerine helal kılınması ve sahabelerin alçakça öldürülmesinden sonra gerçekleşmiştir. Durum böyle iken, dünya malına ulaşmak ve zamanın zalim sultanlarına yaranmak için çalışan ravilere nasıl güvenilebilir. İşte bunun için hadislerde çelişki ve ihtilaf vücuda gelmiş ve islam ümmeti çeşitli mezheplere bölünmüştür. Öyleyse Peygamber (s.a.a)’in “Ben sizin aranızda Allah’ın kitabını ve kendi sünnetimi bırakıyorum” demiş olmasını nasıl kabul edebiliriz.? Oysa Peygamber kendisinden sonra munafık, sapık ve islam düşmanlarının kendisine bir çok yalan şeyler isnad edeceğini biliyordu. Bir hadisinde şöyle buyurmuştur; “Bana yalan şeyler isnad edenler çoğalmıştı. Bana yalan bir şeyi isnad eden kimse cehennemde yerini hazırlasın.” Peygamber (s.a.a)’in kendi hayatında bile kendisine yalan şeyler isnad edenler çok olduğuna göre, O Hazret nasıl Müslümanlara hayatından sonra sünnetini merci olarak gösterebilir?
Sekizinci Delil: Eğer Allah’ın Kitabı ve benim sünnetim hadisi doğru ise, öyleyse neden Ebu Bekir, Ömer ve sahabeden olan onların yandaşları Hz. Fatıma (s.a)’ya ihtiramsızlık edip onun evine baskın düzenleyip evinin kapısını kırmaya kadar bile ileri gittiler....? Acaba bunlar Peygamber (s.a.a)’in şu sözünü duymamışlar mıydı? ki, O Hazret şöyle buyurmuştu; “Fatima benim vücudumdan bir parçadır, kim onu gazaplandırırsa beni gazaplandırmış olur ve kim ona eziyet ederse bana eziyet etmiş olur.” Evet, gerçekten de bu sözü gayet iyice duymuş ve derketmişlerdi, ama hayret onlara ve sevenlerine...? Acaba Şura suresinin 23. Ayetini Peygamberin yakınları ki, onlardan biride Hz. Fatıma idi duymamışlar mıydı ki, Allahu Teala şöyle buyuruyor; “Deki sizde risaletim karşılığında benim yakınlarımı sevmekten başka bir şey istemiyorum”
Dokuzuncu delil: Eğer Allah’ın Kitabı ve sünnetim hadisi sahih ise, öyleyse neden bu sünnet bir çok sahabe tarafından bilinmiyordu ve netice itibari ile onlarda dinde kendi reylerine göre fetva veriyorlardı.
Sahabeden sonraki mezhep İmamları da bu yolu takip etmişlerdir. Eğer ümmetin yanlışlık, sapıklıktan kurtulması için Peygamber (s.a.a) kendi sünnetini bırakmışsa, kıyas yolu ile, şahsi fetvalar ile fetva vermeğe ve dini harap etme uğraşına girmeğe gerek yoktu. Zira eğer sünnet ortada ise, sünnet dışı her şey bidat olur ve hadise göre de her bidat ateştedir.
Onuncu delil: Eğer “Allah’ın Kitabı ve sünnetim” hadisini kabul edecek olursak, hem Kur’anı Kerim’de ve hem de sünnet’te yanılgıya düşer ve bir yere varamayız. Dolayısıyla kendimize güvenilir ve sağlam bir merci ve ölçü bulmuş olayız. Zira Peygamber (s.a.a)’den sonra ümmet için en önemli olan, insanları ihtilaflardan uzak tutup ihtilafların itifaka dönüşmesini ve insanları gerçek Nebevi sünnet doğrultusunda ve Kur’an kanunları içerisinde yüce manevi mertebelere ulaştıracak ve en güzel haliyle insanlara hidayetçi görevini yapacak bir ölçüye ihtiyaç vardır. O ölçüde “Sünnet” olamaz. Zira eğer sünnet, bir ölçü olsaydı Müslümanlar arasında bunca ihtilaf ve çelişki olmazdı. Örneğin, Sünneti Nebevide Ebu Bekir ile Ömer zekat vermeyenlerle harbetmek konusunda ihtilaf etmişler, Hz. Fatıma ile Ebu Bekir Fedek hurmalığı konusunda Ebu Bekir tarafından Peygambere nisbet verilen “Biz Peygamberler miras bırakmayız...” hadisinde ihtilaf etmiş, Ebu Bekir onu Peygambere nisbet vermiş ama Hz. Fatıma bunun Peygambere ait olmadığını buyurmuştur, Peygamber (s.a.a)’in hanımları kendi aralarında ihtilaf etmiştir. Yine Ebu Hureyre gibi meşhur bir ravi çelişkili konuları nakletmiş ve Peygamberin Ramazan ayında cünub olarak sabahladığını ve o gün oruç tuttuğunu bildiren hadiste ve dolayısıyla sünneti Nebevide Aişe ile ihtilaf etmişlerdir. Yine Aişe ile İbni Ömer arasında ihtilaf çıkmıştır. İbni Ömer Peygamber Receb ayında Ümre etmiştir konusunda hadis nakletmiş ama Aişe onu tekzib etmiştir. Yine Abdullah İbni Abbas ile İbni Zübeyr muta nikahı hakkında ihtilafa düşmüşlerdir. [89] Yine Hz. Ali ile Osman arasında Hac mutası hakkında ihtilafları çıkmıştır. [90] Ve diğer sahabeler kendi aralarında abdest konusunda, yolcu namazında, Besmele denilip denilmemesinde... bir çok ihtilaflara düşmüşlerdir. Tabiin arasında bu konudaki ihtilaflar okadar çoğalmıştı ki, yüzlerce mezheb ortaya çıkmıştı. İbni Mesud’un bir mezhebi var idi, İbni Ömer’in bir ayrı mezhebi, ve nihayeten İbni Abbas, İbni zübeyr, İbni Uyeyne, İbni Cureyr, Hasan-ul Basri, Sufyanı Sevri, Malik, Ebu Hanife, Şafii, Ahmed b. Hanbml ve daha bir çoklarının ayrı ayrı mezhepleri vardı.
Elbette siyasi etkenlerin zoruyla sadece dört mezhep resmileşmiş, bu yüzden Ehli sünnet fikrinden doğma bu dört mezhep haricindeki bir çok Ehli sünnet mezhebi yok olup gitmiştir. Yine de geriye kalan bu dört mezhep Fıkhi mezheplerin bir çoğunda birbirleriyle ihtilaf etmektedirler. Bütün bunların sebepleri ise onların Peygamber(s.a.a)’in sünnetindeki ihtilaflarıdır. Birisi kendi nmzdinde sahih olan bir sünnete dayanarak bir konuda bir fetva verirken diğeri ya başka bir sünnet ile veya kendi reyine göre içtihat ederek veya onun Nass olmadığını iddia ederek, onu diğer bir meseleyle kıyas ediyor ve buna göre hüküm veriyor.
Eğer bir müslüman bu karışıklık ve ihtilaflar içerisinde o alimin veya bu alimin sözünü delilsizce kabullenir veya körü körüne geçmişlerine taklit eder veyahut’ ta taassubundan dolayı önceden girmiş olduğu belirli bir kalıp içerisinden dışarı çıkmıyorsa hak yolun dışında yanlış yolu gitmiş ve şu ayete mazhar olurlar: “Onların çoğu ancak zanna kapılmışlardır. Şüphe yok ki zan gerçek karşısında hiçbir şeye yaramaz.” [91]
Hal böyleyken bu ihtilaflar içine düşen ve bu ihtilaflar içinde olan bir müslüman ne yapsın? Bunların hangisi gerçek sünnettir? Bunların hangisi ümmeti tereddüt’ten, ihtilaftan kurtarıp ittifak vadisine götürür? Biz diyoruz ki, gerçekte sünnet ölçü değil de aksine insanları Peygamber (s.a.a)’in gerçek ve hakiki sünnetine götürecek ve Kur’anı Kerimi olduğu gibi insanlara açıklayacak vesileler ölçüdür. Bu ölçülerde Peygambere en yakın olan ve vahyin kendi evlerinde Peygambere nazil olduğu ve Tathir ayetine göre günahlardan arınan EhliBeyt imamlarından bakası değildir. Zira ev halkı evde olup bitenleri dışarıdaki insanlara nazaran daha iyi bilirler. Örneğin, anahtarı olmayan kilitli bir evin kapısına ilerlemek yanlıştır. Eğer anahtar varsa ancak kapıyı bu suretle açabiliriz aksine kapıyı tabii yolla açamayız, gayri tabii yolla da kırmaktan başka çare yoktur. Eğer Ehlibeytsiz olarak sünneti Nebeviye ulaşacağımızı sanıyorsak onu aynen o kapı gibi kırmış oluruz ancak. Çünkü Ehlibeyt imamları vahyin ve Sünnetin kilitleridir. Bu araştırmadan ve beyandan sonra bu hadisi son tabakalarda yer alan bazı Ehlibeyt düşmanı alimlerinin uydurduğunu anlıyoruz. Çünkü Ehlibeyti hilafetten uzaklaştırdıktan sonra böyle bir şeyi uydurmaları gerekirdi. Bu kısa araştırma, açıkça tüm gerçekleri ortaya koymuş ve “benim sünnetimdir” olan hadisin Emevilerin tezgahı tarafından kiralanan yalancı ve menfaatçi raviler tarafından “benim itretim Ehlibeytim” dir hadisi karşısında uydurulduğunu ispatlamıştır. İşte bundan dolayı hakkı görüp, duyup bir çırpıda kabullenecek basiretli insanlar, yazarlar, alimler ve vaizlerin Peygamberden naklolunmayan hadisi terk etmeleri, anlatmamaları aksine onun uydurma ve düzmece olduğunu söylemeleri ve asıl gerçek olan sahih hadisi nakletmeleri gerekir. Ve yine müslim’in kendi sahihinde “benim Ehlibeytim’dir” Tirmizi’nin kendi sünenin de “Benim itretim ve Ehlibeytim’dir” kelimeleri ile naklettikleri hadisi anlatmaları, yazmaları ve Müslümanları bu sahihlerle tanıştırmaları gerekir. Bütün bunlardan sonra “Allah’ın Kitabı ve benim Ehlibeytim” diye bilinen Sakaleyn hadisi Ehli sünnetin kabul etmediğini ve Şianın uydurmalarından olduğunu kabul etmek kişinin kendi cehaletini, taassubunu veya inadını gösterir. Allahu Teala dan cahillikten doğan bağnazlık, batıl inat ve kör taassuptan Allah’a sığınır ve bunları tüm kalplerden uzaklaştırmasını niyaz ederiz.

[YUKARI]


SAKALEYN HADİSİ’NİN MEFHUMU

Peygamber (s.a.a) itret ve Ehlibeyti Kur’anın yanında kur(anla birlikte zikredip her ikisini de insanların içinde Allah’ın hücceti diye tanımladığı için, ondan iki neticeye varılabilir.
1- Peygamber (s.a.a)’in itretinin sözü Kur’an gibi hüccettir. Dini konuları içeren akidevi, fıkhi, kelami... konularda onların emirlerine, sözlerine göre haraket edilmeli ve onların dışındaki insanlara rücu edilmemelidir. Zira Ehlibeyt imamlarının hiçbir alanda bıraktıkları bir boşluk bulunmaz ki bir başkası gelip de o boşluğu dolduruversin. İmam Mehdi (a.f) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyuruyor: “bizim yolumuzun dışında ilim aramak bizi inkara sebep olur.”İmam burda aranması, öğrenilmesi gereken bütün ilimlerin kendilerinde mevcut olduğunu ve insanlığı ilahi ve manevi mertebelere sadece kendilerinin ulaştıracağını vurgulamıştır. Zira onlar her dalda bütün ilimlerin babaları ve üstatları olmuşlardır. Her dönemde halifelerin, insanların ilmi sıkıntılarla karşılaştıklarında imamlar rücu ettiklerini tarih tamamen kaydetmiştir. Müslümanlar Peygamber(s.a.a)’in vefatından sonra hilafet konusu hakkında ihtilafa düştüler ve hepsinin de kendilerine göre delilleri var ama Ehlibeyt imamlarının ilmi bir merci ve maneviyat ve irfanın simgesi olmalarında hiçbir ihtilafa düşülmemiştir. Zira herkes Sakaleyn hadisinin sahihliğinde ittifak etmiştir ve bu hadis dinin bütün olanlarında rücu olunması gereken merkezin Kur’an ve Ehlibeyt imamları olduğunu göstermektedir. Eğer islam ümmeti bu hadise amel etseler ihtilaf dairesi fazlasıyla küçülecektir.
2- Kur’anı Kerim Allah’ın kelamı olduğu için hatadan uzaktır. Zira Allahu Teala şöyle buyuruyor: “ ne önceden onun hükümlerini iptal eden bir kitap gelmiştir ne de ondan sonra gelir ve batıl ona zarar veremez. Hüküm ve hikmet sahibinden, hem de layık mabud tarafından indirilmiştir.” [92]
Eğer Kur’anı Kerim hatadan beri ise Kur’anın yanında onunla beraber zikrolunan Ehlibeyt te hatadan beri olur. Zira hatalı insanların, Kur’an ile rücu makamında eş değerde tutulmaları ve Kur’an gibi onunda mutlak itaatinin belirtilmesi ve onunla birlikte zikrolunması sahih ve doğru değildir. Elbette şunu da belirtelim ki, İsmet ve masumluk sıfatı Peygamberliği gerektiren sıfatlardan değildir. Zira Hz. Meryem ‘Al-i İmran 42. Ayetin “An o zamanı da hani melekler Meryeme ya Meryem Allah gerçekten de seni seçti, temizledi...” hükmüne göre masumdu ama Peygamber değildi. Netice olarak diyoruz ki, Peygamber efendimiz, Kur’an ve sünneti değil de, Kur’an ve Ehlibeytini islam ümmetine bırakmıştır. Bu araştırmanın okuyuculara ışık tutması ümidiyle.

[YUKARI]


İMAM MEHDİ’NİN HAYATINA KISA BİR BAKIŞ

Bu bölümde 12. İmam Mehdi (a.s)’ın hayatına kısa bir şekilde değinip daha sonra asıl konumuz olan Mehdeviyet meselesini ele alacağız. İmam Hasan Askeri (a.s)’ın oğlu İmam Mehdi (a.s) hicret 255’de Şaban ayının 15’inde Cuma sabahı Irak’ın Samirra şehrinde dünyaya gelişiyle Cihanı nurlandırmıştır. O Hazretin doğum yılının hicri 254, 256, 257 ve 258’de de olduğu zikrolunmuştur. Bu ihtilaf O Hazretin gizli bir şekilde dünyaya gelmesinden kaynaklanmış olabilir. İmam Mehdinin dünyaya gelişi tarihte kesin bilinen meselelerdendir. Bu konuyu Şia alimleri dışında bir çok Ehli sünnet muhaddisi, müverrihi ve müfessiri de kabullenmiştir. O hazretin ismi Muhammed’dir. Bütün hadisçiler bu ismin, ceddi Resulullah tarafından O Hazrete bırakıldığını kaydetmişlerdir. Peygamber ve 12. İmamın isimlerinin bir olması bir rastlantı değil de aksine bir hikmeti ve sırrı içermektedir. Zira Peygamber efendimiz gelişiyle cihanı nura boğup insanlığı cehalet bataklığından çıkarıverdi. İmam Mehdi (a.s)’da zuhur ettiğinde insanlığı cehalet bataklığından, kula kulluk esareti zinciri altından zulmet ve zulümden heva, heves ve nefsi ilah edinmeden çıkarıp onlara seadeti sunacak ve tüm yeryüzüne ilahi hükümleri hakim kılacaktır.
O Hazretin meşhur lakapları şunlardan ibarettir; Mehdi, Kaim, Muntezer, Halefi, Salih, Bakiyetullah, Mensur, Sahib-ul Emr, Veliyyi Asr ve Sahib-uz Zamandır. Bunların en maruf ve meşhuru Mehdidir. Bu lakapların her birinin ayrı bir sebebi vardır. Örneğin, O Hazret hakka doğru hidayet edeceği için O Hazrete “Mehdi” denilmiştir. Müminler O Hazretin zuhurunu ve mübarek adımlarını bekledikleri için O Hazrete “Muntezer” (beklenilen) denilmiştir. Allah’ın kullarına yeryüzünde delil ve hücceti olduğu için O Hazrete “Hüccetullah” denilmiştir.
O Hazretin annesi hakkında farklı farklı rivayetler vardır. Mes’udi, onun Annesinin Nergis adında bir keniz olduğunu nakletmiştir. [93] Şeyh Tusi bir rivayette O Hazretin annesinin isminin Reyhane olduğunu demiş ve hemen arkasından Nergis, Sukeyl, Susan isimlerini de eklemiştir. [94] Şeyh Mufid O Hazret için sadece “Nergis” ismini zikretmiştir. [95] Bazı araştırmacılar O Hazretin asıl isminin Nergis olduğunu söylemişler ve Sukeyl ismi haricindeki diğer isimlerin O Hazrete İmam Cevad (a.s)’ın kızı hekime hatun tarafından bırakıldığını zikretmişlerdir. O zamanın insanları kendilerine gelen şahısa hoşnutluklarını belirtmek için çeşitli güzel isimlerle hitap ediyorlardı. Nergis, Reyhane ve Susan’da gül isimleridir.
İmam Mehdi (a.s)’ın annesinin milliyeti hakkında muhtelif görüşler vardır. Bu görüşler içerisinde en meşhuru şudur; İmamın annesi Rum Padişahının kardeşi Yesu’nun kızıdır. Keniz kılığında Bağdata köle pazarına gelmiş ve İmam Hadi (a.s)’ın emriyle İmamın huzuruna getirilmiştir. Bazı tahlilcilerde Şeyh Tusinin naklettiği şu rivayeti tercih etmişlerdir; İmam Mehdi (a.s)’ın annesi İmam Hadi (a.s)’ın kız kardeşi Hekime’nin evinde büyüyen bir keniz idi. İmam onun simasını gördüğünde Allah’ın has inayetiyle ondan bir erkek çocuk dünyaya geleceğini biliyordu. [96] Nergis hatun fazilet ve manevi olgunlaşma bakımından bir dereceye varmıştı ki, İmamet ailesinin en saygıdeğer hanımefendisi, İmam Hadi (a.s)’ın kızkardeşi Hakime hatun onu ailenin hanımefendisi ve kendisini de onun hizmetçisi diye sunmuştur.
İmam Mehdi (a.s)’ın viladetini anlatan ve Mes’udinin (vefat h. 345) zamanında da güvenilir ve muvassak rivayet Hakime hatunun naklettiği rivayettir. Şeyh Saduk o rivayeti İmam Cevad (a.s)’ın kızı Hakime hatunun dilinden şöyle nakletmiştir; Ebu Muhammed Hasan b. Ali (a.s) beni kendi yanına seslediler ve şöyle buyurdular; Bibi, bu akşam iftara bizim yanımızda kal, zira şaban ayının 15’dir. Bu akşam Allahu Teala kendi hüccetini yeryüzünde zahir edecektir. Ben imamdan onun annesinin kim olduğunu sual eyledim; Nergis olduğunu buyurdular. Dedim ki fedan olayım hamilelik belirtileri onda mevcut değildir. Şöyle buyurdular; dediği şey gerçekleşecektir. Bunun için içeri girip selam verdim. Nergis hatun benim ayakkabımı çıkarmak için ileri geldi ve hanımım nasılsınız diye halimi sordu. Dedim ki sen benim hanımım ve hanedanımsın O benim sözümden sarfı nazar ederek bibi ne diyorsunuz diye sual eyledi. Dedim ki, kızım bu akşam Allahu Teala sana bir erkek evlat inayet edecek ve O bu dünya ve o cihanın mevlası olacaktır. Onun utancından yüzü kızarıverdi. Daha sonra akşam namazını kılıp iftar eyledim ve sonrasında uyudum. Gece yarısı yatsı namazımı kılmak için uyandım. Nergis’de hamilelik belirtileri yokken ve uykudayken namazımı kıldım ve daha sonra nafile namazımı da kıldım ve yatağıma gittim ama bir daha uyandım henüz o uykudaydı bir ara yerinden kalkıp nafile namazını kıldı ve tekrar yatağına uzanı verdi.
Hakime şöyle devam ediyor; Fecrin evvelini görmek ve derk etmek için odadan dışarıya çıktığımda, o halen uyuyordu. Bu sebep den dolayı İmam Hasan Askeri (a.s)’ın beklentisinden tereddüte kapıldım. Bu esnada İmam durduğu yerden şöyle seslendi; Hala acele etme iş yakındır. Ben oturdum “Ha-Mim-Secde” Yasin surelerini okudum. Bir ara Nergis uykudan uyandığında ben onun yanına gidip “Allah’ın selamı sana olsun, bir şey mi hissediyorsun? Diye sual eyledim. Evet diye cevap verdi. Dedim ki, kendini toparla kalbini sakin ve ferah tut. Daha sonra uyku bizi bastırdığı için uykuya daldık ve sonrasında ben mevlamın sedasıyla uyandım... Onun üstündeki örtüyü aldığımda Hazreti yerde secde halinde gördüm. Onu kucağıma aldığımda onun temiz ve pak olduğunu anladım.
Ebu Muhammed bana seslenerek şöyle buyurdu; Bibi evladımı bana getir... Daha sonra İmam ellerini onun gözleri, kulakları ve omuzlarına sürdü ve şöyle buyurdu; “Ey oğlum konuş, çocuk ağzını açarak şöyle konuşmaya başladı “Eşhedü enla ilahe illellah vehdehula şerikeleh ve Eşhedü enne Muhammeden Resulullah ve Eşhedü enne Aliyyen veliyyullah” Daha sonra babasına kadar olan bütün imamların adını zikrederek şehadet getirdi. Ebu Muhammed şöyle buyurdu; Bibi onu selam vermesi için annesine götür ve daha sonra onu tekrar benim yanıma getir, bende böyle yapıp onu İmamın yanına getirdim. İmam Hasan Askeri bana buyurdu; Bibi yedi gün sonra onun görüşüne geliniz. Ertesi gün mevlama selam vermek için geldim ve perdeyi açıtığımda onu göremedim ve imama mevlamın ne olduğunu sual eyledim, Hazret buyurdular ki, Ey bibi onu Musanın annesinin oğlunu emanet ettiğine emanet ettim. Hakime hatun diyor ki, yedinci gün gelip ona selam verdim ve oturduğumda Ebu Muhammed şöyle buyurdu; oğlumu bana getir, onu kundağının içine bırakarak imamın huzuruna getirdim. İmam ilk günde yaptıklarının aynısını yaptı, oda ilk günde söylediklerini tekrar söyledikten sonra şu ayeti Kerimeyi okudu; “Biz ise istiyorduk ki, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım, onlara (ötekilerin) yerine aldıralım . ve o yerde onları hakim kılalım” [97]

[YUKARI]


İMAM’IN VİLADETİ’NİN GİZLİLİĞİ
İmam Hadi ve İmam Hasan Askeri(a.s)’ın imamet dönemlerinde Abbasi oğulları hakimleri arasında sonsun bir endişe ve telaş vardı. Onların bu endişesi Peygamber ve diğer imamlardan naklolunan, İmam Mehdi (a.s)’ın gelip zalim ve tağutlara son vereceği, yeryüzüne adil düzen, ilahi hükümleri yayacağı... konusunda naklolunan rivayetlerdir. Bu sebepten dolayı o iki imam özellikle de imam Hasan Askeri hilafet tezgahı tarafından nazar ve takip altındaydı. Zalim hilafet tezgahı böyle bir imamın dünyaya gelmesine engel olmak istiyorlardı, işte bunun için İmam Mehdi (a.s)’ın hamilelik ve viladet dönemi halktan gizli tutulmaktaydı.
İmam Rıza (a.s) şöyle buyuruyor; O Hazretin (İmam Mehdi (a.s) özeliklerinden birisi gizli dünyaya gelişidir. Bir çok hadiste de İmam Mehdi’nin Hz. İbrahime ve Hz. Musa’ya benzediği naklolunmuştur. [98] İmam Mehdi (a.s) dünyaya geldikten sonra babasının özel yaranları dışında kimse o Hazreti görmüyordu.

[YUKARI]


İMAM’IN SIFAT VE ÖZELLİKLERİ

İmam Mehdi (a.s) Peygamber efendimizin soyundan Hz. Fatımanın evlatlarından ve İmam Hüseyn (a.s)’ın neslinden dokuzuncu imam ve vasilerin hatemi dir. Onun iki gaybet dönemi vardır. Küçük gaybet (Gaybet-i Suğra) büyük gaybet (Gaybet-i Kübra). O dünya alemi zulüm ve haksızlıkla dolduktan sonra göller ülkesinde bir ada timsali insanlığın kurtarıcısı ünvanın da zuhur edecektir. Bunlar İmam Mehdi (a.s)’ın sadece birkaç sıfatıdır. İmam Mehdi (a.s) şimdilik kayıptadır. O hak halife, hakkın halifesi ve mutlak veliyullahtır. O evliyaların hatemi evsiyaların vasisi, son kurtarıcı, dünyanın Kâimi, yüce inkilabın sahibi ve büyük ıslahçıdır. İmam zuhur ettiğinde sırtını Kabe’ye verecek, Peygamberin sancağını eline alıp, Allah’ın dinini ihya edecek ve ilahi ahkamı bütün her tarafta icra edecektir. İmamın yaşantı bölümünü üç devrede ele almak mümkündür; Baskı dönemi, küçük ve büyük gaybet dönemleri. İmamın zuhurundan sonraki dönemini de bir devran hesap etmek mümkündür. İmam Mehdi (a.s)’ın yaşantısının ilk dönemi İmamın doğumundan babasının şehadetine kadardır. Beş yıllık bu müddet zarfında İmam babasının zamanında yaşıyordu. İmam Hasan Askeri (a.s) o dönemde iki tane esaslı önemli vazifeyi üstlenmişti; Birincisi kendisinden sonraki İmam evladını Abbasi halifelerinin şer ve desiselerinden korumak, İkincisi de o İmamın vücudunu, imametini ispat etmek ve insanlığa duyurmaktı. İmam Hasan Askeri (a.s) her ikisini de en iyi bir şekilde gerçekleştirmiş oldu. İmam hem evladını korudu hem de münasip fırsatlarda yaran ve dostlarına kendisinden sonraki imamı tanıtıyordu, ama Abbasilerin şiddetli takip ve baskılarından dolayı Ebu Haşim Caferi, Ahmed b. İshak Hakime... gibi imamın yaran ve yakınları dışındaki az bir grubun haricinde kimse o Hazretin doğumundan haberdar değildi.
Muaviye b. Hekim, Muhammed b. Eyyüb b. Nuh, Muhammed b. Osman Amiri şöyle diyorlar; İmam Hasan Askeri (a.s)’ın Şialarından kırk kişi o Hazretin etrafına toplandık o Hazret evladını bize göstererek şöyle buyurdu; Bu sizin imamınızdır, benden sonra benim halifimdir, ondan itaat ediniz ve onun etrefından dağılmayınız ki, helak olursunuz, dininiz berbat olur... [99]
İmam Hasan Askeri evladının canını korumak için onu daha emniyetli ve güvenilir bir yere gönderme kararı aldı. Tarihin naklettiğine göre İmam Hasan Askeri (a.s) evladını önce Samirraya ve daha sonra Medine de sakladı. İmam Mehdi Medine de baba annesinin yanında yaşıyordu. [100]
Şeyh Saduğun naklettiği rivayete göre İmam Hasan Askeri (a.s) evladının doğumundan kırk gün sonra onu bilinmeyen bir yere gönderdi ve daha sonra annesine geri getirildi [101] bazı muhakkiklerin görüşüne göre İmam Mehdi (a.s) çocukluk döneminin büyük bir bölümünü Medine de geçirmiştir. Çünkü İmam Hasan Askeri (a.s) oğlunun Medine de kalmasını tehlikeli bulmuyordu.

[YUKARI]


GAYBET-İ SUĞRA

İmam Hasan Askeri (a.s)’ın Hicri 260 yılında şehadetiyle İmam Mehdi (a.s)’ın küçük gaybet dönemi başlamış ve Hicri 329 yılına kadar, toplam 70 yıl boyunca devam etmiştir. [102] Bu gaybetin müddeti sınırlı ve az olduğu için buna gaybeti suğra ismi verilmiştir. Bu dönemin Şialar tarafından gaybeti kübrayı kabullenmede büyük rolü olmuştur. Bu müddet zarfında İmam Mehdi (a.s) hususi ve özel naiplerin dışında bütün gözlerden gizliydi. Zorluk ve sorunlarla karşı karşıya kalan insanlar veya bir şey sormak- öğrenmek isteyenler bu özel naipler vasıtasıyla sorunlarını o Hazrete iletiyor ve cevap alıyorlardı. Bazen bazı gruplar o naiplerin aracılığı ile İmamın huzuruna gidiyor ve İmamla görüşüyorlardı. Bu özel naipler dört (4) tanedirler. Bunlar kendi zamanlarında Şianın büyük alim ve zahitlerindendirler ve isimleri şunlardan ibarettir;
1- Ebu Amr Osman b. Said Amri, hicri 260 yılından vefat yılı 267’ye kadar naiplik yapmıştır.
2- Ebu Cafer Muhammed b. Osman b. Said Amri; Birinci naibin vefat yılından Hicri 305 yılına kadar naiplik yapmıştır.
3- Ebu’l Kasım Hüseyn b. Ruh Nubahti (h. 305-326)
4- Ebu’l Hasan Ali b. Muhammed Semeri (h. 326-329)

[YUKARI]


GAYBETİ KUBRA

İmam Mehdi (a.s)’ın yaşantısının üçüncü bölümünü müddeti uzun olan büyük gaybet dönemi teşkil etmektedir. Bu dönem gaybet-i suğra bittikten sonra başlamış ve şimdiye kadar devam etmiştir ve yüce Allah’ın muradı olan zuhur zamanına kadar da devam edecektir. İmam Mehdi (a.s)’ın hayatının bu aşamasını bütün insanlar özellikle de Müslim ve müminler için amel ve inanç yönünden en büyük imtihan vesilesidir. Bu aşama içerisinde ilahi hüccet İmam Mehdi (a.s) bulutun arkasındaki güneş misali aleme feyzini ve nurunu saçmaktadır.
Gaybetin iki aşaması olduğu için niyabetin de iki aşaması vardır; Bunlar ise gaybet-i suğra döneminde hususi niyabet ve gaybet-i Kubra da umumi niyabetten ibarettir. Hususi niyabette İmam Mehdi (a.s) muayyen şahısları kendisine naip tayin etmiş onları isim ve sıfatları ile tanıtmıştır. Ama umumi niyabet döneminde naiplik için İmam tarafından bir takım kanun, sıfat ve esaslar belirlenmişti. Kim o kanun, sıfat ve esaslara sahip olursa o İmamın naibi olarak tanınmakta ve dünya, ahiret işlerinde insanlara İmam tarafından naip olarak kabul edilmektedir. Bu makam ve naiplik İmam Mehdi (a.s)’ın bizzat kendisi tarafından sıfat ve şartlara haiz olan fakihe verilmiştir.
Şeyh Tusi, Şeyh Saduk ve Şeyh Teberisi İshak b. Ammarı’dan şöyle nakledilmiştir; Mevlamız Hz. İmam Mehdi (gaybet döneminde Şiaların vazifesi hususunda) şöyle buyurdular; “Ortaya çıkan hadislerde, bizim hadislerimizi rivayet eden ravilere müracaat ediniz. Onlar benim size olan hüccetimdir ve bende Allah’ın size olan hüccetiyim. [103] Şeyh Tusi kendi ihticacın’da İmam Cafer Sadık (a.s)’dan şöyle nakletmiştir; “Fakihlerden nefsine hakim olana dinini koruyana heva hevesine muhalifet edene, mevlasının emrine itaat edene avam (insanlar) taklit etmelidir.” [104] İşte bunun için gaybet-i Kubra zamanında Müslümanların işleri veliyyi fakih tarafından koordina edilmektedir.
Bu faslın son bölümünde İmam Mehdi (a.s)’ın hadislerde yer alan zuhuru ve sıfatları hakkında kırk (40) tane özelliği hadis sayılarıyla birlikte kısa bir şekilde zikretmeyi uygun gördük;
1- 12. İmam Mehdi (a.s) Resulullah’ın Ehlibeytinden ve insanlar içerisinde Peygambere en çok benzeyendir.(389 hadis)
2- Adı ve künyesi Peygamberin adı ve künyesinin aynısıdır.(48 hadis)
3- Beden, boy, şekil ve kıyafet açısından Peygambere benzemektedir.(21 hadis)
4- Ali (a.s)’ın evlatlarındandır.(214 hadis)
5- Hz. Fatıma’nın evlatlarındandır.(192 hadis)
6- İmam Hasan (a.s) ve İmam Hüseyn (a.s)’ın evlatlarındandır.(107 hadis)
7- İmam Hüseyn (a.s)’ın evlatlarındandır.(165 hadis)
8- İmam Hüseyn(a.s)’ın evlatlarından dokuzuncusudur.(145 hadis)
9- İmam Zeynel Abidin (a.s)’ın evlatlarındandır.(185 hadis)
10- İmam Muhammed Bakır (a.s)’ın 7. Evladıdır.(103 hadis)
11- İmam Cafer Sadık (a.s)’ın altıncı evladıdır.(99 hadis)
12- İmam Musa İbni Cafer (a.s)’ın 5. Evladıdır.(98 hadis)
13- İmam Ali Rıza (a.s)’ın 4. Evladıdır.(95 hadis)
14- İmam Muhammed Taki (a.s)’ın 3. Evladıdır.(60 hadis)
15- İmam Ali Naki (a.s)’dan sonraki İmam olan, Hz. İmam Hasan Askeri (a.s)’ın oğludur.(146 hadis)
16- Babasının adı Hasan (a.s)’dır.(147 hadis)
17- Annesi kenizlerin hanımefendisi ve onların en üstünüdür.(9 hadis)
18- İmamların on ikincisi ve sonuncusudur.(136 hadis)
19- İki defa gayba çekilecektir.(10 hadis)
20- Gaybeti o kadar uzayacak ki, marifeti az olan ve imanı zayıf olanlar şek ve tereddüte düşeceklerdir.(91 hadis)
21- Ömrü çok uzundur.(318 hadis)
22- Yeryüzü zulüm, haksızlık, fitne, fesat ve cinayetle dolduktan sonra yeryüzünü hak ve adaletle dolduracaktır.(123 hadis)
23- Günlerin geçmesi onu ihtiyarlatmaz ve genç bir simaya sahiptir.(8 hadis)
24- Doğumu gizli olacaktır.(14 hadis)
25- Allah’ın düşmanlarını öldürecek ve yeryüzünü şirk ve zulümden, tağutların ve diktatörlerin hükümetinden temizleyecek ve ta’vil için cihad edecektir.(19 hadis)
26- Allah’ın dinini aşikar edecek ve islamı bütün yeryüzüne yayacak ve yeryüzünün amiri olacak ve Allah yeryüzünü onun vasıtası ile ihya edecektir.(47 hadis)
27- İnsanları hidayet, Kur’an ve Sünnete doğru geri çevirecektir.(15 hadis)
28- Enbiyanın sünnetlerine sahiptir ki, onlardan bir tanesi gaybettir.(23 hadis)
29- Kılıç ile kıyam edecektir.(Hadis sayısı fazladır.)
30- Onun yöntemi Peygamberin yöntemi gibidir. (30 hadis)
31- İnsanlar zor imtihanlara düşmedikçe zuhur etmeyecektir.(24 hadis)
32- Hz. İsa (a.s) nazil olacak ve onun arkasında namaz kılacaktır.(25 hadis)
33- Onun zuhurundan önce bid’atlar, zulüm, günah, sitem, fasıklık, fesat, zina, faiz, dansözlük, kumar, rüşvet, emr-i bil maruf ve nehy-i ez münkerin nehy olunması ve diğer bir çok günah yaygın olacaktır. Açık saçık kadınlar erkeklerin işlerine karışacaklar, boşanmalar çoğalacaktır, dans, müzik ve eğlence merasimleri açıkça yapılacaktır.(37 hadis)
34- Zuhur ettiği zaman semavi bir münadi onun ve babasının adı ile nida edecektir ve onun zuhurunu herkese duyuracaktır ve herkeste o sesi duyacaktır.(27 hadis)
35- Zuhurundan önce fiyatlar yükselecek, hastalıklar çoğalacak, kıtlık olacak, büyük savaşlar olacak ve bir çok insan öldürülecektir.(23 hadis)
36- Zuhurundan önce nefsi zekiyye ve yemani öldürülecek ve Mekke ve Medine arası olan “Beyda” da Deccal ve Süfyani kıyam edecekler ve İmam her ikisini de öldürecektir.
37- Onun zuhurundan sonra yer ve göğün bereketi zahir olacak. Allah’tan başkasına ibadet olunmayacak, zor ve kolay işler terakki edecektir. 38- O’nun ‘313’ özel Ashap ve yaranı bir saat içerisinde O’nun huzurunda hazır olacaklardır.(25 hadis)
y39- O’nun dünyaya geliş şekli ve yaşantısının tarihi ve annesinin durumunun nasıl oluşunun bazı durum ve halleri.(214 hadis)
40- Babasının zamanında, O’nun bir takım mucizelerinin oluşu, gaybet-i Suğra ve gaybet-i Kubra’nın tafsilatı.(Bir çok hadis)

[YUKARI]


HZ. MEHDİ’NİN ZUHURUNA OLAN İNANÇ İSLAMİ BİR İNANÇTIR

Kör bir taassuba kapılan bazıları, Şia mektebine olan menfi tavrından dolayı dini ve ilmi hakikatleri okumaları ve bilmelerine rağmen ve cehaletlerinden dolayı İslam düşmanları ve emperyalistlerin hedeflerine ters düştüğü için o hakikatleri zehirli düşünceleri ile bulanık bir hale getirme girişiminde bulunmuş ve bunları ya inkar etmişlerdir veya o inancın Şia’ya mahsus bir inanç olduğunu savunmuşlardır. Bazıları da bilmeyenlerden olup ta kendilerini bilenler kisvesinden sayarak kaleminin kırık ucu ile dinde hakikati olan ve İslam-i bir inanç bilinen akideleri ya inkar etmişler veya belli bir fırkaya mahsus olduğunu savunmuşlardır. İslam düşmanları veya taassupçu insanlar veya bilmeyip de kendilerini bilenlerden zanneden kırık uçlu kalem sahipleri tarafından inkar olunan veya Şialığa haslaştırılan ve gerçekte genel ve İslam-i bir akide olan inançlardan biriside Mehdilik konusudur. Bazıları da öğrendikleri üç beş tane İslam-i ilim ıstılahı veya öğrendikleri üç beş maddi ilim ile İslam-i konuların hepsine maddi sebepler ve pencerelerden girmek istemişler, maddi ve zahiri sebeplerle halledemedikleri ve felsefe yolu ile de derkinden aciz kaldıkları konuları yorum ve tahrif yapmışlar veya kökten inkar etmişlerdir. Kapısı kapalı olan dört duvar arasında oturan bu insanlar ellerine aldıkları kalemlerle kendi hadlerini aşan İslam-i konularda görüş bildirmiş ve Müslümanların ayetler ve hadisler ışığında ittifak ettikleri konuları inkar etmişlerdir. Bu tür inançlar genelde Kur’anın ilmi mucizeleri, İslam-ın teşri ettiği şeyler hakkında konuşmak isterler ama Peygamberler ve ilahi insanların madde üzerinde yapmış oldukları mucizevi tasarrufları konu etmek istemezler. Bunu yaparken de gaye, İslam-ı maddi ekol ve sebeplerle kabullenen ve genelde İslam ile yeni tanışan, İslam da kendisine yeni ilim kapılarını açan neslin beğenisini, sevgisini kazanmak ve kendisini onlara kabullendirmektir. Veya kısa yoldan çabuk meşhur olmaktır. Zira, İcma ya muhalifet etmek insanı çabuk meşhurlaştırır. Deyimi doğru bir gerçektir. Hatta bu tür zihniyetler Peygamberleri dahi normal insanlarmış gibi tanıtmak istemiş ve onların akıllar üstü mucizelerinden sohbet olunmasından rahatsızlık duymuşlardır. Bu zihniyetler genelde alemde vuku bulan olayları Allah’a değil de maddiye veya tabiata nispet vermek istemişler. Allah’ın Hikmet, Kudret, ilim kaza kaderini vs. açık bir şekilde konuşulmasından rahatsız olmuş ve onları kulak ardı etmişlerdir. söylenilen her şeyin sebeplerinin maddeye ve tabiata ait olmasını istemişlerdir. Dostları olan üç beş kelimelik ilim adamları ile aynı renge girmek için, utanmasalar Allah yerine adeta tabiata şükredecekler. Bu inanç ne yazık ki, bir çok yerde salgın bir hastalık gibi yayılıvermiştir. Bu tür zahiri güzel ve içi boş ve anlamsız şeylere de genelde eski ve yeni ilimlerde araştırması olmayan insanlar kapılmışlar ve bazı basın organları da bunlara alet veya destek olmuşlardır.
Mehdilik konusunda da Ehli sünnet alimleri arasında batının rengine bürünen Ahmed Emin ve Abdul Hüseyn Taha Hamide gibileri, son zamanlarında kendilerini aydın, İslamın, Kur’anın tek temsilcisi ve sözcüsü zannederek Şia bu inançta tekmiş gibi Şialığa saldırmış ve bu inanca dair Kur’anda, Sünnet te, sahabe ve tabiinin sözlerinde bir sened, medrek, dayanak yokmuş gibi örümcek ağı gibi gevşek ve boş itirazlarda bulunmuş ve bu köklü Mehdilik inancının inkarına kalkışmışlardır.
İlk defa Mehdilik hadislerini taz’if etmeye kalkışan ve bunu da başaramayan ilk şahıs İbni Haldun dur, diye biliriz. İbni Haldun Emevi düşünceleri ve Ehlibeyt büğzu dairesi içerisinde İslami konuları ele almıştır. Mahmud ikad’ın sözüne göre Emevilerin Endülüs devleti İslamın doğu yakası için tarihte öyle yüz karası şeyleri yaptılar ki, onların tarihçileri bunları yazmadılar, yazanları da olduğu gibi konuyu ele almadılar. Endülüs muhiti öyle tarihçiler yetiştirdi ki, Emevilerin görüşlerini tenkit ve reddetme gücüne sahip değildiler. İbni Haldun da siyasilerin düşünce ve hedeflerinin etkisinde kalan bu alimlerden biri olduğu için bu tür konularda gerçeği görmekten mahrum kalmıştır. O Ehlibeyt İmamlarının faziletlerini inkar veya onları bir yolla taz’if etme ve Beni Ümeyye’yi savunma, onların lekelerini unutturma girişimi içindeydi. Hata Muaviye’yi sahip olmadığı sıfatlarla anlatmıştır. O, Risalet ailesinin en büyük iftiharlarından ve Fatıma’nın evlatlarından olan İmam Medinin de zuhurunu Ehlibeyte olan düşmanlık ve buğz ruhiyesi ile konu etmiş ve buna dair hadisleri tahric etmesine rağmen onları tenkit ve taz’if edemediği için bu inancın uzak bir görüş olduğunu savunmuştur.
Ehli Sünnetin bazı araştırmacı büyük alimleri İbni Haldun ve benzerlerine keskin cevaplar vermiş, kendilerini aydın zannedip böyle tanıtmak isteyen insanların plan veya hatalarını su üstüne çıkarmışlardır. Mısırın önde gelen alimlerinden Üstat ahmed Muhammed Şakir Mekalid-ul Künuz adlı kitabında şöyle diyor;İbni Haldun bilmediği şeylere itaat edip kendisini helakete atmıştır. Siyasetçiler, sömürücüler, bulanık zihinli padişahlar... ona galebe etmişler ki, oda Mehdilik inancının Şialığa mahsus bir inanç olduğunu savunuyor. İbni Haldun kendi mukaddimesinde uzun bir fasıl açmış, orda acaib akıl almaz tezatlara düşmüş ve açık yanlışlıklar yapmıştır. Üstat Şakir onun bazı yanlışlıklarını naklettikten sonra şöyle diyor; O, ayrı bir siyasi görüşe sahip olduğu için Mehdi hakkındaki hadisleri taz’if etmiştir. Onun mukaddimesinin bu faslı yanlışlıklarla dolu olup, hadis ricallerinin isminde bile bir çok yanlışlıklar yapmıştır. İşte bunun için kimsenin ona itimat etmemesi gerekir.
Üstat Ahmed Muhammed Sıddık bu konuda “İbraz-ul Vehmil meknun En Kelami İbni Haldun” adında, onu reddetme unvanında bir Kitap yazmıştır. Ehli Sünnet ve Şia alimleri bu tür geçersiz, boş ve asılsız iddia ve görüşlere her ne kadar genişçe cevap vermiş ve Mehdilik inancının sadece Şia’ya mahsus değil de bütün Müslümanların kabüllendiği bir inanç olduğunu ispat etmişlersede bizde ilaveten bunları ekliyoruz.
1- Şia’nın bütün düşünce ve inançları mekteb ekolü olarak islami bir inançtır. Şia islami inançtan başka hiçbir inanca sahip değildir. Şia akaid ve inançlarının tek sened ve medreki Allah’ın kitabı ve Peygamberin sünnetidir. İşte bunun için bir şeyin Şia inancı olupda islami inanç olmaması mümkün değildir.
2- Hz. Mehdinin zuhuruna olan inanç Şia’ya mahsus bir inanç değil de genel bir inançtır. Nitekim EhliSünnet alimleri de islami bir inanç oluşunda ittifak etmişlerdir.
3- Sizce bir inancın islami olmasının ölçüsü nedir? Eğer Kur’anı Kerimin bazı ayetleri bu inanca işaret etmiş ve böylece tefsir olmuşsa bu inanç yinede mi islami sayılmaz?
Ehli sünnet kaynaklarında bu inancın sahih oluşuna dair naklolunan mütevatir sahih rivayetlerde mi bu inancı islami etmez?
Eğer sahabeler, tabiinler, tabiinlerin tabiinleri bu inancı kabullenselerde mi islami sayılmaz? Eğer bütün şahitler, kanıtlar, deliller, tarihi hadiseler bu inancın bütün İslam ümmetine ait genel ve makbul bir inanç olduğunu ispat etsede mi, bu islami bir inanç sayılmaz?
Eğer Mehdi konusu hakkında Ebi Davuda ait olan Kitab-ul Mehdi, Şevkaniye ait olan Et- Tevzih ve İslamın birinci asrında yani asr-ı Saadet de Mehdi hakkında İslam büyükleri tarafından Mehdiliğin makbul bir inanç olduğuna dair yazılan kitaplar mevcut olsada mı bu inanç islami sayılmaz?
Öyleyse lütfen siz söyleyiniz; Bir inancın islami inanç olması için ölçü nedir? Lütfen bunu söyleyiniz ki, bizde bu ölçüye göre sizinle konuşup, size cevap verelim. Elbette sizlerde çok iyi biliyorsunuz ve aynı şekilde Müslümanlarda biliyorlar ki, saydığımız mezkur şeylerin dışında islami inançları tanımanın başka bir yolu ve ölçüsü yoktur. Siz isteseniz de, istemeseniz de zikrolunan yolların hepsinde Mehdilik inancı ispat olmuş, tüm Müslümanlar tarafından kabullenilmiştir.

[YUKARI]


EHL-İ SÜNNET ALİMLERİNİN MEHDİLİK HADİSLERİNİ NAKLETTİKLERİ BAZI SAHABELERİN İSİMLERİ
1- Hz. İmam Ali (a.s)
2- Hz. İmam Hasan (a.s)
3- Hz. İmam Hüseyn (a.s)
4- Hz. Fatıma (s.a)
5- Aişe
6- Abdullah b. Mesut
7- Abdullah b. Abbas
8- Abdullah b. Ömer
9- Abdullah b. Amr
10- Selman-i Farisi
11- Ebu Eyyubi Ensari
12- Ebu Ali Hilali
13- Cabir b. Abdullah Ensari
14- Cabir b. Semure
15- Sevban
16- Ebu Said-il Hudri
15- Abdurrahman b. Avf
16- Ebu Selma
17- Ebu Hureyre
18- Enes b. Malik
19- Avf b. Malik
20- Huzeyf b. Yemani
21- Ebu Leyli Ensari
22- Cabir b. Macid Sedefi
23- Adiyy b. Hatem
24- Talha b. Ubeydullah
25- Abdullah b. Haris
26- Ebu Emame
27- Amr b. As
28- Ammar b. Yasir
29- Ebu Tufeyl
30- Ümmü Seleme
31- Üveysi Sakafi.

[YUKARI]



İMAM MEHDİ’NİN ZUHUR EDECEĞİNİ KAYDEDEN EHLİ SÜNNET ALİMLERİ VE KİTAPLARI

1- Müsned-i Ahmed
2- Süneni Tirmizi
3- Kenz-ül Ummal
4- Müntehab-ı Kenz-ül Ümmal
5- Süneni Ebi Davud
6- Süneni İbni Mace
7- Sahih-i Müslim
8- Sahih-i Buhari
9-Yenabi-ul Mevedde, Kunduzi Hanefi
10- Meveddet-ul Kübra, Hemedani
11- Feraid-us Simtayn, Hemuyeni Şafii
12- Menakib-i Harezmi
13- Mektel-i Harezmi
14- Erbain-i Ebil Fevaris
15- Mesabih-us Sünnet, Beğevi
16- Et- Tac-ul Cami-ul Usul, Şeyh Mensur Ali Nasif
17- Sevaiku İbni Hacer
18- Cevahir-ul Akdeyn, Şerif Semhudi
19- Süneni Beyhaki
20- Cami-us Sağir, Siyuti
21- Cami-ul Usul, İbni Esir
22- Teysir-ul Vusul, İbni Deybe Şeybani
23- Müstedrek-i Hakim
24- Mu’cem-i Kebir Teberani
25- Mü’cemi Evset-u Teberani
26- Mü’cemi Sağiri Teberani
27- Dür-rul Mensur, Siyuti
28- Nur-ul Ebsar, Şeblenci
29- Esafur- rağibin, Sebban
30- Metalib-us Süul, Muhammed b. Talha Şafii
31- Tarih-i İsfehan, İbni Mende
32- Hilyet-ül Evliya, Hafız b. Naim
33- Tefsir-i Salebi
34- Firdev-sül Ahbar, Deylemi
35- Zehair-ul Ukba, Muhubbiddin Taberi
36- Tezkiretul Havass, Sebt İbni Cevzi
37- Fevaid-ul Ahbar, Ebi Bekr El-İskaf
38- Şerh-i İbni Ebil Hadid
39- Ğeraib-u Nişaburi
40- Tefsir-i Fahri Razi
41- El- Beyan vet- Tebyin,Cahiz
42- El- Fiten, Naim Tabii
43- Avali, İbni Hatem
44- Telhis-ul Hatib
45- Bedayi-uz Zühur, Muhammed b. Ahmed Hanefi
46- El- Füsul-ül Mühimme, İbni Sebbah Malik-i
47- Tarih-i İbni Asakir
48- Siretul Halebiyye, Ali b. Bürhan-id Din Halebi
49- Sünen-i Ebi Amr Dani
50- Sünen-i Nesei
51- El-Cem-u Beyn-es Sahiheyn, Abderi
52- Fezail- us Sahabe, Kurtubi
53- Tahzib-ul Asar, Taberi
54- Tarih-i İbni Cevzi
55- El-Melahim, İbni Münadi
56- Fevaid-i Ebi Naim
57- Usd-ül Ğabe, İbni Esir
58- El-Alam Bi- Hukmi İsa Siyuti
59- El- Fiten, Ebi Yahya
60- Künuz-ul Hakaik, Münadi
61- El-Fiten, Selili
62- Sahih-i İbni Hubban
63- Müsned-i Ruyani
64- Menakibi İbni Meğazili
65- Mekatil-ut Talibin, Ebil Ferec-i İsfehani
66- El-İthaf Bi- Hubbil Eşraf, Şüberavi Şafii
67- Gayet-ül Me’mul, Mensur Ali Nasif
68- Şerh-u Siret-ur Resul, Abdurrahman Hanefi
69- Garib-ul Hadis, İbni Kuteybe
70- Sünen-i Ebi Amr
71- Tezkir-u Abdul Vehhab Şirani
72- El-İstiab, İbni Abdul Birr
73- Müsned-i Ebi Avane
74- Mecme-uz Zevaid, Haysemi
75- Hücec-ul Keramet, Seyyid Muhammed Sıddık
76- İbraz-ul Vehmi-il Meknun, Seyyid Muhammed Sıddık
77- Müsned-i Ebi Yali
78- El- Müsennef, Beyhaki
79- El-Harbiyyat, Ebil Hasanı Harbi
80- Et-Tesrih Bima Tevatere Fi Nüzul-ul Mesih, Şeyh Muhammed Enver Keşmiri
81- El-Menar, İbni Geyyim
82- Mekalid-ul Künuz, Ahmed Muhammed Şakir
83- Şerh-i Divanı Meybedi
84- Mişkat-ul Mesabih Hatib Tebrizi,
85- Menakib-i Şafii Muhammed b. Hasan
86- Müsned-i Bezar
87- Delail-un Nübüvvet, Beyhaki
88- Cem’ul Cevami, Siyuti
89- Talhis-ul Müstedrek, Zehebi
90- Talhis-ul Muteşabih, Hatib,
91- Levami-ul Ukul, Keşğanuy

[YUKARI]


EHLİ SÜNNET ALİMLERİ’NİN BU KONUDA YAZDIĞI KİTAPLARIN İSİMLERİ
1- El- Bürhan Fi Alamati Ahir-iz Zaman, Alimuttaki (v. 975)
2- El-Beyan Fi Ahbari Sahib-iz Zaman, Kenci Şafii (v. 658)
3- Akd-ud Duren Fi Ahbar-il İmam-il Muntezer, Şeyh Cemaleddin Yusuf Demişki
4- Menakib-ul Mehdi, Hafız Ebi Naim İsfehani
5- El-Kevlul Muhteser Fi Elamat-il Mehdi- El Muntezer İbni Hacer, (v. 974)
6- Mehdi Al-ir Resul, Ali b. Sultan Muhammed-il Herevi Hanefi
7- Fevaid-ul Fikir Fi Zuhur-ul Mehdi-el Muntezer
8- Feraid-u Fevaid-il Fikr Fil- İmam-il Mehdi-el Muntezer, Mukaddesi
9- Talhis-ul Beyan Fi Elamati Mehdi Ahir-iz Zaman İbni Kemal paşa Hanefi (v. 940)
10- İrşad-ul Mustehda Fi Nakli Be’zil Ehadis vel Asar-il Varideti Fi Şe’nil İmam-il Mehdi, Muhammed Ali Hüseyn Bikri El-Medeni
11- Ehadis-ul Mehdi ve Ahbar-ul Mehdi, Ebu Bekr b. Hasime
12- Ehadis-il Gaziye bi Huruc-il Mehdi, Muhammed b. İsmail Emir Yemani (v. 751)
13- En-Nezm-ul Vazih-ul Mubin, Şeyh Abdul Kadir b. Muhammed Salim.
14- Ehval-u Sahib-iz Zaman,Şeyh Sad’ud-Din.
15- Erbain Hadis Fil Mehdi, Ebul Ala Hemedani
16- Tehdig-un Nezer Fi Ahbar-il Mehdi-el Muntezer, Muhammed b. Abdul Aziz.
17- Talhis-ul Beyan Fi Ahbar-i Mehdi Ahir-iz Zaman, Ali Muttaki
18- Risaletun Fil Mehdi, (Türkiyede olan Esat Efendi Süleymaniye Kütüphanesi’nin 3758. numaralı Mecmuasında yeralmıştır.)
19- Elamat-ul Mehdi, Siyuti
20- Kitab-ul Mehdi, Ebu Davut
21- El- Mehdi, Şemseddin b. El-Geyyim el- Cevaziye
22- El-Mehdi ila Maverede, Fil Mehdi, Şemseddin Muhammed b. Tulun
23- En-Necm-us Sagıb Fi Beyan-i Ennel Mehdi Min Evladi Ali b. Ebi Talib
24- El- Hediyyet-ul Mehdeviyye, Ebu-r Reca Muhammed Hindi

[YUKARI]


İMAM MEHDİ’NİN ZUHUR VE KIYAMINI İNKAR EDENİN HÜKMÜ
Hz. Peygamber (s.a.a) efendimizden naklolunan bazı hadislerde Hz. Mehdi ve kıyamını inkar eden kimselerin küfrünü açıkça ortaya koymaktadır.
1- “Mehdinin çıkışını inkar eden Muhammede indirileni inkar etmiştir...”
2- “Mehdiyi inkar eden şüphesiz kafirdir.” Bu tür mezkur hadisleri nakleden Ehli sünnet kaynakları şunlardan ibarettir.
Fevaid-ul Ahbar, Ebu Bekir Ahmed b. Muhammed İskafi(v.h. 260)
Cem’ul Ahadis-il Varide Fil Mehdi, Hafız Ebu Bekir b. Haysemi(ölüm. h. 279)
3- Meanil Ahbar, Ebul Bekir Muhammed b. İbrahim Kelabazi Buhari(ölüm. 380)
4- Ravd-ul Enf ve Şerh-us Sire, Ebu Kasım Abdurrahman Süheyli(ölüm.581), c. 2, s. 431, (Malik b. Enes Muhammed b. Münkedir’den oda Cabirden rivayet etmiştir)
5- İkd-ud Dürer Fi ,ahbar-il Mehdi Muntazar, Yusuf b. Yahya Makdisi Eş- Şafii (ölüm. 685), s. 157, Fevaid-ul Ahbar, İskafi ve Şerh-us Sire Ebul Kasım Süheyliden naklen
6- Feraid-us Simtayn, Şeyh İbrahim b. Muhammed Hamvini (ölüm. 730), c. 2, s. 337, No. 585, Maanil Ahbar, Ebu Bekir Muhammed b. İbrahimden naklen.
7- Lisan-ul Mizan, İbni Hacer Askalani (ölüm. 852, c. 4, s. 147, Mısır Baskısı, s. 130, Haydarabad baskısı, Maanil Ahbar’dan naklen)
8- El- Kavl-ul Muhtasar Fi Alamat-il Mehdi-il Muntazar, İbni Hacer-eş Şafi-el Mekki (ölüm. 974), s. 56,
9- El- Fetavel Hadise, İbni Hacir-i Mekki, s. 37,
10- El-Bürhan Fi Alamat-i Mehdi Ahir-iz Zaman Muttaki Hindi (ölüm. 975)
11- Levaih-ul Envar-il İlahiye, Şeyh Muhammed b. Ahmed Sefarini El- Hanbeli (ölüm. 1188)
12- Yenabi-ul Mevedde, Süleyman b. İbrahim Kunduzi (ölüm. 1294)
13- El- İzaeli Ma Kane ve Ma Yekunu Beyne Yedeyis-Sa’eh, Seyyid Muhammed Sıddık Kanuci Buhari (ölüm. 1307)
14- El- Mehdiyyul Muntazar, Ebul Fazl Abdullah b. Muhammed Sıddık (ölüm. 1308)

[YUKARI]


KUR’ANDA HZ. MEHDİ

Kur’anı Kerim ilahi bir kelam olup, onda tek bir batıl bile bulunmamış ve bulmakda mümkün değildir. Bu kitap bütün hakikatleri beyan etmiştir. Bu kitapta zikrolunmayan hiçbir kuru ve yaş bulunamaz. Hiçbir mesele ve konunun beyanını kapalı bırakmamıştır. İslam dinlerin sonuncusu olduğu gibi bu kitapta semavi kitapların sonuncusudur. Bu tafsilata göre acaba beşer yaşantısında değişim ve dönüşüm getirebilecek bu denli önemli bir konudan Kur’anın söz etmemesi mümkün müdür? Rumun İrana galip geleceğinin haberini veren Kur’an, büyük devletler vasıtası ile Yahudilerin devlet teşkil edeceğinin haberini veren Kur’an, [105] Yecuc ve Mecuc’un gelecekdeki akibetlerinden haber veren Kur’an, Uzay yolculuklarının mümkün olduğunun haberini veren Kur’an, [106] bu denli önemli olan Hz. Mehdi ve Cihanı ve ilahi hükümetin tecelli etmesinden söz etmemesi mümkün müdür acaba? Bu gayri mümkündür.
İslamın en önemli kaynağı Kur’anı Kerim bütün konularda olduğu gibi Mehdilik konusunda da ayrıntılara girmeden genel olarak adeta mihenk taşlarını belirtircesine bu konudan söz etmiş ve yeryüzünde geniş çaplı bir ıslah haraketinin başlayacağı, Allahu Tealanın şeytan ve tağutların hakimiyetine son verip, salih, sadık kullarını bütün yeryüzüne hakim kılıp dünyanın hakimiyetini onlara vereceğini ve neticede yeryüzünün tamamında adil ve ilahi bir hükümetin gerçekleşeceğini haber vermiştir.
Hz. Mehdi ve ashabı ile ilgili, bazı ayetleri Hz. Peygamber (s.a.a) efendimiz ve onun pak soyu olan Ehlibeyt İmamlarının hadisleri gölgesinde naklediyoruz.
1-“O bir mabuddur ki, Peygamberini müşrikler istemesede dini bütün dinlere üst olsun diye doğru yolla ve gerçek dinle göndermiştir.” [107] Büyük Şafii alimlerinden Ebu Abdullah Muhammed b. Yusuf Genci “El- Beyan fi Ahbar-i Şahib-iz Zaman adlı kitabının 103. Sayfasında şöyle naklediyor; Said b. Cübeyr, bu ayetten Hz. Fatımanın neslinden olan Hz. Mehdi (a.s)’ın kastedildiğini söylemiştir.”
2-“Onun gökten inmesi kıyametin yaklaştığını bildirir...” [108] Mukatil b. Süleyman ve tefsir hususunda ona tabi olan bir grup tefsir yazarları, bu ayetten ahir zamanda zuhur edecek olan Mehdi (a.s)’ın kastedildiği inancındadırlar. Yine Ehli sünnetin geçmiş ve günümüz alimlerinden kalabalık bir grup bu ayeti Kerimenin İmam Mehdi(a.s) hakkında olduğunu bildirmişlerdir. Bu kalabalık Ehli sünnetin alimlerin den bir kaçı şunlardan ibarettir;
1- Kadı Beyzavi (h. 585-691) Envar-üt Tenzil adlı kitabında
2- Ali b. Bürhan-ı Halebi, Siret-ül Halebiye, c. 1, s. 226
3- Muhammed b. Ali Sabban, İs’af-ür Rağibin, s. 156
4- İbni Hacer, Sevaik-ul Muhrika, s. 96
Ehli Sünnet tefsircilerinden de Carullah Zamehşeri, El- Keşşaf adlı tefsirinde, bu ayeti tefsir ederlerken, Hz. İsa’nın İmamın (Hz. Mehdi) arkasında namaz kılacağını belirtmişlerdir. Alusi Ruh-ul Meani adlı tefsirinde bu ayeti tefsir ederken şöyle diyor; Meşhur görüşe göre, Hz. İsa Şam şehrinde Halk sabah namazını kılmak isterken inecektir. Bu arada İmam Mehdi (a.s) geri çekilecek ama Hz. İsa Onu öne geçirip arkasında namaz kılacaktır. Ve senin için kamet getirilmiştir diyecektir. [109]
3-“...Onlara dünyada horluk var ahirette de pek büyük bir azap.” [110]
Hafız Muhammed b. Cariri Taberi şöyle diyor; onların (Hırıstıyanların) aşağılanma ve zilleti Hz. Mehdi (a.s)’ın zuhur ettiği zamanda olacaktır. O Kastantineyi Fethedecek ve onları katledecektir. İşte onların dünyada aşağılanma ve zilleti budur. [111]
4-“Göklerdeki ve yeryüzündekiler istekleriyle ve zorla ona teslim olmuşlardır ve herşeyde geriye dönüp onun tapısına varacaktır.” [112]
Hace Kelam Kunduzi Hanefi şöyle diyor; Rifaa b. Musa mezkur ayetle ilgili olarak Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)’ın şöyle buyurduğunu rivayet eder; “Hz. Mehdinin Kıyam ettiği zamanda yeryüzünde la ilahe illellah Muhammed Resulullah nidasının yükselmediği hiçbir belde kalmayacaktır.” [113]
5-“Ve biz yeryüzünde zayıf bir hale getirilmesi istenenlere lütfetmeyi ve onları Halka rehber kılmayı ve yeryüzüne onları miras bırakmayı dilemedeyiz.” [114] İbni Ebil Hadid bu ayetle ilgili şöyle diyor; Bizim büyük alimlerimiz, bu ayetin bütün ülkeleri Fethedecek bir İmam’ın zuhur edeceğinin vaadi olduğu görüşündedirler. [115]
6-“Öyle bir mabuddur ki, Müşrikler istemesede, zorlarına gitsede, Peygamberlerini insanları doğru yola sevkeden apaçık ve kesin delillerle ve bütün dinlere üst olmak üzere gerçek dinle göndermiştir.” [116]
İbni Sebbağ Maliki bu ayetin tefsirinde Said b. Cübeyr’den şöyle naklediyor; Bütün dinlere galip olacak olan şahıs Fatımanın evlatlarından Mehdi’dir. O şahsın Hz. İsa olduğunu savunanlar ile bizim sözümüz arasında bir çelişki yoktur. Zira Hz. İsa Mehdi (a.s)’ın himayetçisi ve yaveridir. Müfessirlerden ona tabi olanlar “Odur ilmin Saati” [117] ayetinin tefsirinde onun, ahir-uz Zamanda Mehdi olduğunu söylemişlerdir.
7-“Rabbinin bazı delilleri geldiği gün hiç kimseye önceden iman etmemişse, yahut inancından bir hayır kazanmamışsa o günkü inanması fayda etmez. Deki bekleyin ve bizde beklemekteyiz” [118] Hace Kelam Kunduzi Hanefi bu ayetin tefsirinde İmam Cafer Sadık (a.s)’dan şöyle bir rivayeti nakletmektedir; “Ayetten (delillerden) maksat Ehlibeyt imamlarıdır, Rabbinin bazı delillerinden de maksat beklenilen Mehdidir. O Hazretin kılıçla zuhur edeceği ana kadar iman getirmeyen insanın o an getireceği imanın faydası olmaz ve hatta o hazrettin babalarına imanı olsa dahi o imanın faydası olmaz. ” [119]
8-Öyle bir mabuddur ki, O, Peygamberini doğru yolu göstermek üzere gerçek dinle bütün dinlere üstün olmak için göndermiştir.” [120]
İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor; “Andolsun Allah’a İmam Mehdi (a.s) zuhur etmeyinceye kadar bu ayetin tevili zahir olmaz. O Hazretin zuhur ettiğinde bütün müşrikler onun zuhurundan rahatsızlık duyacaklar, hiçbir Kafir kalmayacak ve hepsi öldürülecek. Hatta bir Kafir taşın içine de saklansa, O Hazrete ve yaranlarına, ey mumin ben de bir Kafir saklanmaktadır, beni kır ve onu öldür diye seslenecektir.” [121]
9-“Allah sizden inanıp iyi işlerde bulunanlara, onlardan önce gelip geçenleri nasıl yeryüzüne sahip ve hakim kıldıysa onları da mutlaka yeryüzüne sahip ve malik kılmayı ve onlara razı ve hoşnut oldukları dini nasip edip o dini bütün dinlerden üstün etmeyi, korkularını emniyete tebdil eylemeyi vaad etmiştir. Bana kulluk etsinler ve hiçbir şeyi bana eş tutmasınlar.” [122]
İmam Zeyn-ül Abidin (a.s) şöyle buyuruyor; Bu ayet İmam Mehdi (a.s) hakkında nazil olmuştur.” [123]
10-“O kişilerdir onlar ki, onları yeryüzünde yerleştirdik mi Namaz kılarlar, Zekat verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar ve bütün işlerin sonucu Allah’a varır.” [124]
İmam Muhammed Bakır (a.s) şöyle buyuruyor; Bu ayet İmam Mehdi (a.s) ve ashabı hakkında nazil olmuştur. Onlar doğu ve batının hakimi olacaklardır, Allah onların vesilesi ile dini zafere erdirecektir ve yeryüzünde zulüm ve bid’attan bir eser dahi kalmayacaktır.” [125]
11- Onların uğrayacakları azabı muayyen bir ümmetin zamanına kadar geciktirirsek bunun teahudduna da sebep nedir derler. Bilin ki, onlara azabın gelip çattığı gün o azap artık geriye bırakılmaz ve alay ettikleri müsibet onları çepe çevre kuşatır.” [126]
Emir-ül Müminin Hz. Ali (a.s), “sayılı ümmet İmam Mehdinin 313 tane ashabıdır şeklinde buyurmuştur.” [127] Tefsir-i Ayyaşi’de İmam Cafer Sadık (a.s)’dan şöyle naklolunmuştur; Allahu Teala bizim Kaimimiz’in (İmam Mehdi) ashabını bir anda sonbaharın dağınık bulutları gibi bir araya toplayacaktır. Gaybeti Numanide İshak b. Abdul Aziz O Hazretten yukarıdaki ayetin tefsirinde şöyle nakletmiştir; Bu İmam Mehdi ve onun Bedir ashabı ile eşit olan ashabının 313 kişi azabıdır.
12- Andolsun ki, Musayı kavmini karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah’ın günlerini an diye delillerimizle gönderdik” Şeyh Saduk Hisal ve Meani-ul Ahbar adlı kitabında İmam Muhammed Bakır (a.s)’dan şöyle naklediyor; İlahi günler üç gündür, Al-i Muhammedin Kaimi (Hz. Mehdi) ettiği gün Ric’at ve kıyamet günüdür.
13- Allahu Teala Kur’anı Kerimde İsrail oğullarına hitaben şöyle buyuruyor; “Ve isril oğullarına Kitapta şu haberi vermiştik.” Bu hitaptan sonra Allahu Teala Müslümanlara hitaben şöyle buyuruyor; “ yeryüzünde mutlaka iki defa bozgunculuk edeceksiniz” ve siz ey Muhammed ümmeti İsrail oğulları gibi iki defa fesat çıkaracaksınız. Maksat, falan ve falan ve onların ashabları ve bozmuş oldukları ahdlerdir. “Büyük bir taşkınlıkta bulunacaksınız” yani, uzma ve büyük hilafet makamı iddiasında bulunacaksınız. “O iki taşkınlıktan birisinin mukadder zamanı gelince size” yani, Cemel savaşı vüku bulduğunda. “Azab etmede çetin, kuvvetli kullarımızı gönderdik” Bunlar müminlerin emiri Hz. Ali (a.s) ve onun ashabıdır. “Yurdunuzun ta içine girip sizi araştırdılar ve bu yerine getirilen bir vaitti”. “Sonra onlara karşı size yine devlet ve kudret verdik” yani, Peygamber (s.a.v)’in Ehlibeytine zulmeden Ümeyye oğullarına... “Mallar, oğullar ihsan ederek yardım ettik size ve sizi topluluk bakımından da pek çoğalttık” yani; Bu miktarla kendi vadelerini Muhammed (s.a.v)’in Ehlibeytine nazaran iyi, üstün görüp onlarla mücadeleye kalkacaklar ve neticede İmam Hüseyn ve onun yaranını şehit edip ve Peygamberin hanedanının kadınlarını esir alacaksınız. “İyilik ederseniz faydası kendinize, kötülükte bulunursanız zararı yine size. İkinci vaadimizin mukadder zamanı gelince” yani Al-i Muhammedin Kaimi (Hz. Mehdi) ve yaranı kıyam ettiğinde, “yüzünüzü karartacaklar, ilk defa girdikleri gibi yine mescide girecekler”. Peygamber (s.a.v) ve Hz. Ali (a.s) ve İslam ordusunun ilk defa Mescidul harama girdikleri gün gibi, oda (Hz. Mehdi) yaranı ile birlikte Mescidul harama girecektir. “üst geldiklerini büsbütün mahv ve helak edeceklerdir.” Yani, size galip gelip hepinizi kılıçtan geçirecekler. Sonrasında Allah Muhammed (s.a.v)’in Ehlibeytine teveccüh ederek şöyle buyuruyor; “Rabbinizin size rahmedeceği umulur.” Daha sonra beni Ümeyye’ye hitaben şöyle buyuruyor; “tekrar kötülüğe dönerseniz bizde döner....” yani, eğer siz Süfyani görkemi ile zuhur etseniz, hak hükümette Al-i Muhammedin Kaimi ile kıyam edecektir.
Tefsir-i Ayyaşi’de bu ayetin tefsirinde İmam Cafer Sadık (a.s)’dan şöyle bir rivayet naklolunmuştur; “ve İsril oğullarına kitapta şu haberi vermiştik, yeryüzünde mutlaka iki defa bozgunculuk edeceksiniz.” Bu ikiden maksat, Hz. Ali (a.s)’ın şehadeti ve İmam Hasan (a.s)’ın zehirlenmesidir. “Büyük bir taşkınlıkta bulunacaksınız.” Yani, İmam Hüseyni öldüreceksiniz. “O iki taşkınlıktan birincisinin mukadder zamanı gelince size” yani, O Hazretin intikamını alma zamanı gelince.. “Azab etmede çetin kuvvetli kullarımızı gönderdikte yurdunuzun ta içine girip sizi araştırdılar.” Yani, Allahu Teala Hz. İmam Mehdi (a.s)’ın kıyamından önce bir topluluğu seçer, gönderir, ve onlar Muhammed ve Ehlibeytinin düşmanlarını ve zalimleri nerede görseler öldürürler. “Ve bu yerine getirilen bir vaiddi” yani, bu İmam Mehdi (a.s)’ın kıyamından önce vade verilen bir şeydi. “Sonra onlara karşı size tekrar galibiyet ve zafer verdik; servet ve oğullarla gücünüzü artırdık, sayınızı dahada çoğalttık.” Yani, o zaman İmam Hüseyn (a.s) Kerbelada kendisiyle birlikte şehit olan yetmiş yaranı ile Ric’at edecek (geri gelecek) ...Daha sonra İmam Hüseyn zamanın imamını herkese tanıtacak ve iman ehlide O hazreti tasdik edecekler...

[YUKARI]


İMAM MEHDİ’NİN İSMİ NEDEN KUR’AN’DA ZİKROLUNMAMIŞTIR?

Eğer Kur’anı Kerimde evliyaları ve diğer şahsiyetleri sadece isim ile tanıtmış olsaydı bu soru yerinde bir soru olurdu. Ama eğer Kur’anı Kerime dikkat edecek olursak. Allahu Teala Kur’anda şahısları farklı farklı uslublarla tanıtmıştır. Zira şahısların tanıtılmasının sadece bir yolu yoktur. Kur’an şahısları tanıtırken genelde üç üslub kullanmıştır. Her üç üslub da maslahatlara göre özel yöntemleri kullanmıştır.

1-İSİMLE TANITMA:

Kur’anı Kerim Peygamber efendimizi gelecek zamandaki insanlar için ismi ile tanıtmıştır, ki, şöyle buyuruyor; ve an o zaman ki hani Meryem oğlu isa, ey İsrail oğulları demişti, şüphe yok ki, ben size elimdeki Tevratı doğrulayan ve benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir Peygamberi müjdeleyen Allah elçisiyim... [128] Allhu Teala Kur’anı Kerimin bazı yerlerinde de Peygamberlerinin ismini bir husus kaydederek zikretmiştir; örneğin şöyle buyuruyor; “Ey Davud biz seni yeryüzüne hakim ettik, artık insanlar arasında adaletle hükümet ve dileğine uyma ki seni Allah yolundan saptırır...” [129] “Muhammed ancak bir Peygamberdir, ondan önce nice Peygamberler geldi geçti..” [130]

2-RAKAM İLE TANITMA:

Kur’anı Kerimin tanıtım için yöntemlerinden biride rakam ile tanıtmadır. Zira Kur’anı Kerim Beni İsrail Nükebalarını (eminlerini) rakam ile tanıtmıştır. “Ve Allah İsrail oğullarından kuvvetli söz almıştı ve onlardan on iki emin adam göndermiştik..” [131] Hz. Musa tarafından dağa gitmek için seçilen grup Kur’anı Kerim’de rakam ile tanıtılmıştır. “Musa kendisine vade verdiğimiz yere götürmek üzere kovminden yetmiş kişi seçti..” [132]

[YUKARI]


3-SIFAT İLE TANITMA:

Şahısların tanıtılmasının üslublarından biride sıfat ile tanıtılmasıdır. Nitekim Peygamber (s.a.v)’in İncil ve Tevratta isim ile tanıtılmasının yanısıra sıfat ilede tanıtılmıştır. Kur’anı Kerim bu konuya şöyle şehadet etmektedir. “Onlar öyle kişilerdir ki, ellerindeki Tevratta ve İncilde yazılmış olarak bulacakları şeriat sahibi ümmi Peygambere uyarlar ve O, onlara iyiliği emreder, kötülükten nehyeder onları ve temiz şeyleri onlara helal eder ve kötü şeyleri de haram eder..” [133]
Bu ayeti Kerimede Hz. Muhammed (s.a.v) on tane sıfat ile tanıtılmıştır. Ayetin akışından anlaşıldığına göre Peygamber efendimiz bu iki kitapta (İncil- Tevrat) bu sıfatlar veya genelde bunlarla tanıtılmıştır. Zira ayet, “Tevratta ve İncilde yazılmış olarak bulacakları” şeklinde buyuruyor. Allahu Teala Kur’anı Kerimde Müslümanlar tarafından itaat olunmaları gereken insanları ulul Emr (emir sahipleri) sıfatı ile tanıtmıştır ki nitekim buyuruyor; “ey iman getirenler, Allaha Peygambere ve içinizdeki emir sahiplerine itaat edin.” [134]
Hz. Musa’dan sonra İsrail oğullarından birisi Peygamberliğe seçilmişti millet ona; Allah yolunda cihad etmemiz için bize bir emir tayin et diye dediler. Allahu Teala onların isteğine müsbet cevap vererek bütün şüphe, tereddüt ve suistifalerin bertaraf olması için bu emiri isim ile tanıttıktan sonra sıfat ile de tanıttı. Peygamberinin vasıtası ile onlara; Allah sizler için Talutu emir olarak seçti diye haber verdi ve şöyle buyurdu; Gene Peygamberleri demişti ki: onun padışahlığının apaçık alameti, Rabbinizden size itminan ve sükun veren, içinde Musa ile Harun soyundan arta kalanlar bulunan ve melekler tarafından taşınan tabutla gelmesidir. İnanmışsanız, işte bunda size kesin bir delil var”. [135]
Hz. Talut ile ilgili ayette de görüldüğü gibi sıfat ile tanıtma uslübunda bazen isimde zikrolunur, ama bazen sadece sıfat ile tanıtılır. Örneğin Allah’u Teala şöyle buyuruyor, “Ey inananlar, içinizden kim çıkarda kim dönerde, Allah onlara bedel olarak öyle bir kavim getirecektir, yakındaki o onları sevecek, onlarda onu sevecek, inananlara karşı alçakgönüllü, kafirlere karşı yüce olacak, o kavim Allah yolunda savaşacaklar ve hiçbir kınayanın kınanmasından korkmayacaklar. Bu Allah’ın lütfu ve inayetidir ki; dilediğine verir.” [136]
Aynı üsluplar rivayetlerde de yer almıştır. Örneğin Hz. Peygamber (s.a.a), Hz. Fatıma (sa.) hakında, Sahih-i Buhari’de naklolunan bir rivayete göre şöyle buyuruyor; “Fatıma benim vücudumdan bir parçadır, kim Onu gazaplandırırsa beni gazaplandırmış olur.” “Fatıma benim bir parçamdır, Onu üzen şey, beni üzer. Onu inciten şey, beni de incitir.” [137]
Diğer bir taraftanda, Allah’u Teala, Kuran’ı Kerim’de şöyle buyuruyor; “Gerçektende Allah’ı ve Peygamberini, Allah dünyada lanet etmiştir, ahirette de. Ve onlara horlayıcı, aşağılatıcı bir azap hazırlamıştır.” [138]
Dikkat edilecek olursa, laneti hakkeden insanların bu laneti hakketmedeki ölçülerden biriside Hz. Fatıma (sa.)’dır. Artık bu hadis ve ayetten sonra, Hz. Fatıma (sa.)’ya eziyet eden ve Onu inciten birisi Allah Resûlünü inciltmiş olur. Onu incitene de Allah lanet eder. Ve onun için horlayıcı azabını hazırlar, bu şahıs kim olursa olsun, bu inciltme sıfatına şamil oldu mu lanetede şamil olmuş olur. Dikkat olunursa, Peygamber Efendimiz yukarıdaki hadisi şerifte sıfat üslubunu kullanmışlardır.
Bu hadis ve ayetleri zikretmedeki maksat sıfat ile tanıtma üslubunun doğru ve sahih bir üslub olduğudur. Hz. Mehdi (a.s)’ın ismi Kur’anda her ne kadarda yer almamışsada ama onun ve hükümetinin sıfatları, özellikleri Kur’anda zikrolunmuştur. Usule göre Kur’anı Kerim şahısların tanıtımında en iyi maslahatları göz önünde bulundurmuştur. Bazen maslahat gereği şahsın ismi ile tanıtılması icabeder. Bazende maslahat gereği şahsın sıfat ile tanıtılması gerekir. Nitekim Hz. Mehdi (a.s) hakkında da mesele sıfat ile tanıtmadan ibarettir. Zira;
1-Böyle bir hükümetin teşkil olması Kur’anın bazı yerlerinde açık ve serih bir şekilde ve bazı yerlerinde de işaret olunarak zikrolunmuştur. Tevbe ve Saf suresinde İslamın bütün cihana yayılacağının müjdesini veren ayetler ki, şöyle buyuruyor; “Müşrikler istemesede zorlarına gitsede Peygamberini insanlara doğru yola sevkeden apaçık ve kesin delillerle ve bütün dinlere üst olmak üzere gerçek dinle göndermiştir.” [139] Bu ayet o cihani hükümetin kurulacağına işaret etmektedir. Zira müfessirlerin açıklamasına göre bu ayetin müjde verdiği hakikat yani cihan şümul olan İslam dini henüz tüm dünya’ya yayılmamış ve hakim olmamıştır. Bunun yanısıra allahu Teala Enbiya suresinin 105. Ayetinde şöyle buyuruyor; “Andolsun ki, biz Tevrattan sonra Zebur’da da yazdık şüphe yok ki yeryüzü temiz kullarıma miras kalır.”
Bu ayet Salihlerin, yeryüzünün varisi olup, cihani hükümeti ellerine alacağının haberini vermektedir. Beşer tarihinin ittifakına göre bu ilahi vade daha vûku bulmamıştır. 2-İslam’ın, Kuran alanında ihtisas sahibi olan derk ve fazilet ehline göre, Allah’u Teala, Hz. İmam Ali (as.)’ın ismini bir takım maslahatlara dayanarak nasıl Kuran’da zikretmemişse, aynı maslahatlar doğrultusunda İmam Mehdi (as.)’ın ismini de zikir buyurmamıştır. Eğer bu ilahi liderlerin ismini zikretseydi, Bedir, Uhud, Huneyn vb.’nin eski ve derin kinleri yeniden canlanır ve dolayısıyla vahim sonuçlara sebep olabilirdi. Bu sebepden dolayı, konuyu genel olarak “Yeryüzünün varisi Salih kullarım olacak” şeklinde buyurmuştur. Allah’u Teala’nın, Hz. Lokman, Hz. Zilkarneyn gibi geçmiş insanların ismini zikretmesiyle gelecekteki insanların isimlerinin zikrolunması mukayase edilemez. Zira geçmiş insalar hakkında kıskançlıklar, kinler tahrik olmaz, alevlenmez ve menfaat talep suistifadeci insanlarda ondan yararlanamazlar. Ama gelecekteki insanların ismini zikretmek bu tehlikelerle karşı karşıya kalabilir. Her şeyi bir kenara bırakalım, acaba sadece ismin zikrolunması bütün dertlere deva ve çare olur mu? Acaba zamanın imamının ismi Kuran’da zikrolunsaydı, tarih boyunca cellatların, zalimlerin, tağutların, şöhret avcılarının ondan kötü bir şekilde yararlanmayacaklarına ve onu kabulleneceklerine kanaat getirilebilir mi? Veya bazılarıda, şahsi menfaat, hedef veya şöhret avcılığından dolayı onu inkar etmeyecekler miydi? Tarihi tecrübe buna şahit olmuştur ki; eğer zamanın imamının ismi Kuran’da ismi zikrolunsaydı bile, yine de Mehdilik inancının ters, yalancı iddiacıları, şöhret avcıları ve mefaat talepler kalkıp bulanık sudan balık tutmak ister gibi, kendilerinin zamanın imamı olduğunu iddia edip ve insanlığın intizarından kötü bir şekilde yararlanacaklardı. Acaba Allah’u Teala, son peygamberinin ismini Kuran’da zikr buyurmadı mı? Ama yine de inatçı ve kör insanlar, orada kötü yararlanmaları sağladılar. Bu konuda Kuran’ı Kerim şöyle buyuruyor; “Ve an o zaman ki; hani Meryem oğlu İsa; Ey İsrail oğulları demişti, şüphe yok ki ben size elimdeki Tevrat’ı gerçekleyen ve benden sonra gelecek ve adı Ahmet olacak bir Peygamberi müjdeleyen Allah elçisiyim. Fakat O, Onlara apaçık delillerle gelince; dediler bu apaçık bir büyüdür.” [140]
Bu sebepten dolayı önemli olan, Kuran’a bağımlı ve bilinçli insanlar tarafından gerçek Mehdi ve sıfatlarının yalancı iddiacıların, bulanık düşüncelerinden ayırt edilmesi için O Hazretin sıfat ve özelliklerinin beyan olunması yeterlidir. Bu sıfat ve özelliklerinde bir bölümü Kuran’ı Kerim’de ve diğer bir bölümü de sahih hadislerde yer almıştır. Bu sıfat ve özelliklerle, Kuran ve sünnete bağımlı mümin, bilinçli insanlar hem Mehdilik konusunu savunacak ve hem de yalancı iddiacıların foyası su yüzüne çıkmış olacak.


[YUKARI]


MÜSLÜMANLARIN İCMASI

Mehdilik konusunda ki icma ve ittifaktan maksat, Şia’nın icması değildir. Zira bundan maksat Şia’nın icması olmuş olsaydı, zikretmeye gerek bile duymazdık. Zira bütün Caferi-Şia camiasında İmam Mehdi (as.)’ın bir gün zuhur edeceği inancı kesinlik kazanmış konulardan birisidir. Bizim burada kastettiğimiz icma, tüm Müslümanların icmasıdır. Bu icmanın ispatı hakkında, Ehl-i Sünnet alimlerinden olan İbn-i Ebi’l Hadid Mutezili şöyle diyor; “Dünyanın teklifi O hazretin (İmam Mehdi (as.)’ın) zuhurundan sonra son bulacaktır, Şia ve Sünni Müslümanları bunda ittifak etmişlerdir.” [141]
Tarihten iyi bir şekilde haberdar olan insanlar daha İslam’ın birinci asrından günümüze kadar bu inancın Müslümanların dillerine olduğunu ve İslam’i akidelerden birisi olduğunu daha iyi bir şekilde anlar. Nitekim dört mezhebin önde gelen büyük alimleri örneğin; İbn-i Hacer Şafii “El-Kevlu’l Muhtasarun” sahibi, Ebu’s Sürur Ahmed b. Ziya Hanefi, Muhammed b. Ahmed Maliki, Yahya b. Muhammed Hanbeli’den bu konuda soru sorulmuş ve Ehl-i Sünnetin bu önde gelen alimleri şöyle fetva vermişlerdir:
“Mehdi’nin Ahiru’z zamanda zuhur etme inancı asıl ve sahih inançlardandır. O zuhur edecek ve alemi hak ve adaletle dolduracaktır ve İsa (as.), O Hazrete iktida edecektir.” [142] Bunların yanı sıra O Hazretin birkaç tane sıfatını da zikretmiş ve bu konuya kesin gözüyle bakmışlardır.
Neticede İslam’ın birinci derecede gelen alimleri, hangi fırka ve mezhepten olursa olsunlar, bu meseleye sıhhat ve kesin gözüyle bakmışlar ve böylece bu konuyu bir İslam inancı olarak kabullenmişlerdir.


[YUKARI]


ZAMANIN İMAMI VE SEMAVİ KİTAPLAR

Cihani ıslahçıya olan inanç İslam’ın asıl konularından ve Kuran’ı Kerim’de köklü olan ve rivayetlerde mütevatir olarak anlatılan inançlardan biridir. Diğer kavimlerde kendi kitaplarının iktizasına göre böyle bir inancı kabullenmişlerdir. Dünyanın bütün kavimleri de, alemin ıslahçısının bir gün geleceğine inanıyor ve insani camianın her yönüyle tekamülünü ve zulümler, adaletsizlikler, tatsızlıklar karanlık ve sömürülerin.... yerini bir gün huzur, adalet, hak ve nurun dolduracağını, ruhlara hayat bahşeden bahar yeli gibi bir günde o ıslahçının gelip camiaya insanlığa manevi ve huzur ruhunu bahşedeceğine inanmaktalar.
Islahçı esasına göre, zamanın imamı ve alemin ıslahçısının adalet, hak, eşitlik, beraberlik, ruhi ve maddi temizlik... nidalarıyla gelmesi, yeryüzüne hakim olan zulüm haksızlık ve tağuti düzenlerin tezgahına son vereceği inancı köklü ve yaygın bir inançtır. Dünyanın ıslahçısına olan bu inanç, dünayada Şia alemine olan bir inanç olmayıp, sadece onlar böyle bir ıslahçının ve kıyamının bekleyişi içinde değilde aslında dünyadaki tüm milletler böyle bir inançta ittifak etmişlerdir. Elbette vade verilen ıslahçının tüm özelliklerini öğrenmek sadece semavi kitaplar ve hadisler kanalıyla gerçekleşir. Ama bir ıslahçının varlığı ve onun dünyanın ahir zamanın da zuhur edeceğini akli ve diğer toplumsal incelemelerle ispat etmek mümkündür. Beşer dünyaya adım bastığı günden bu yana, maddi alanlarda her gün bir adım ilerledi. Meskeninde, yolunda, havasında, denizinde, uzayında, tıbbi alanlarda, bilimsel alanlarda maddeye yönelik tüm dallarda müthiş ilerlemelere şayan oldu. Beşer maddi alanlarda, karşı karşıya kaldıkları bir çok sorunları bu tekamül ve teknoloji vasıtasıyla halletti. Ama acaba tek taraflı olan bu maddi tekamül demek doğru mudur? Veya tek boyutlu olan tekamül, camianın son olabilir mi? Camiayı yok edebilir mi? Bir varlığın, bir camianın sahih tekamülü tek boyutlu değilde, tüm boyutlarıyla olursa, gerçekte tekamül olur. Gözlerini dünyaya yeni açan bir bebeğin, salim ve sahih tekamülü her azanın kendisine özgü makul bir şekilde ilerlemesiyle olur. Ama eğer o çocuğun sadece birkaç azası ilerler ve diğerleri yerinde sayarsa istenilen netice alınamayacağı gibi, makul şeyler yerine menkus (ters) neticelere de sebep olacaktır. Bu sebepten dolayı eğer tekamül hem maddi ve hem de ruhi, manevi alanlarda olursa gerçekten tekamül olmuş olur. Zira insanın maddi boyutuna bu kadar teveccüh eden teknoloji veya maddeciler, insanın ruhi boyutunu da düşünmelidir. Çünkü insanın insanlığını teşkil eden asıl etken ruhdur ve madde ruh için bir vesiledir. Aslında maddeden tekamülde ruhun tekamülü kastolunmuştur. Ama ne yazık ki bu gün tam aksi yapılmaktadır. Eğer tekamül tam boyutlarına göre olursa insanlığa ideal bir toplum kazandırır.
İnsanlık tarihinde tam boyutlu bir tekamüle sahne olan bir topluma rastlamamaktayız. Gerçekte o tam boyutlu tekamül alemin ıslahçısının zamanında gerçekleşecektir. İncilde, Tevratta, eski tarih kitaplarında tahrif olunmalarına, noksanlaştırılmalarına rağmen, bu kitaplarda cihanın ıslahçısını açıkça görmek mümkündür. Biz sadece bu kısa araştırmada Hz. Davudun Zeburundan birkaç örnek zikredeceğiz.

[YUKARI]


ZEBUR DA CİHANİ ISLAHÇI

Kur’anı Kerim şöyle buyuruyor; “Andolsun ki, biz Tevrattan sonra Zeburda da yazdık; şüphe yok ki yeryüzü temiz kullarıma miras kalır.” [143] Bu ayeti Kerime salihlerin yeryüzünün varisi ve sahibi olacaklarının haberini açıkça beyan etmektedir. Ayete göre tarihde öyle bir zaman gelecektir ki, o zamanda yeryüzünün tamamı Allah’ın salih kullarının ihtiyari altında olacaktır. Nitekim başka ayetlerde de bu vadeyi şöyle buyurmuştur; “Allah sizden inanıp iyi işlerde bulunanlar yeryüzünün hakimi olmayı vaad etmiştir.” [144]
Ve yine şöyle buyuruyor; “ve biz yeryüzünde zayıf bir hale getirilenlere lütfetmeyi ve onları halka rehber kılmayı ve onları yeryüzünün mirasçısı etmeyi irade ettik.” [145] Bu müjdenin yer aldığı Zeburdan maksat Hz. Davuda nazil olan Semavi kitaptır, ve zikredende maksat müfessirlere göre Tevrattır. Neticede bu ayete göre bu vaad hem Tevratta ve hem de Zeburda zikrolunmuştur.
Tevrat genel olarak yeni ve eski ahd olmak üzere birçok tahrife maruz kalmıştır. Aynı tahrif İncil’de de görülmektedir. Buna rağmen Yahudi ve Nesranilerin elinde olan fiili Tevrat ve İncil İslam Peygamberi ve Ehlibeytin zühur edeceğinin müjdesini birkaç yerde vermiştir. Örneğin kitap ehlinden olan Fahr-ül İslam yazmış olduğu Enis-ul A’lam adlı kitabında İslamı kabullendikten sonra bu konu etrafında hakkını eda ederek araştırmalar yapmış ve mezkur kitapda bu konulara yer vermiştir. Biz burada sadece Tevrat ve Zeburun beşaretine işaret edeceğiz.
Enis-ul A’lam’da Tevrat’ın 17. Bölümünün, 20. Ayetinde Allah’u Teala’nın Hz. İbrahim’e olan sözünü şöyle naklediyor: Allah’u Teala Hz. İbrahim’e on yedi tane müjde verdikten sonra Hz. İbrahim şükür secdesinde bulunarak şöyle temenna etti. Keşke İsmail yaşıyor olsaydı, zira onun yaşaması için bu on yedi müjdeden daha iyidir.
Allah’u Teala, senin duanı İsmail hakkında kabul eyledim. Ona bereket verip, onun evlatlarını fazlalaştıracağım, büyük Arap kabilesi onun sülbünden gelecektir. Biz onu yücelteceğiz. Zira, Muhammed ve Onun on iki tane vasisi onun sulbündendirler dedi. [146]
Ama Zebur’da kırk ayet olan Hz. Davud’un mezamirinde şöyle buyuruyor; “...9- şerli insanların sonu kesilecek ama Allah’a tevekkül edenler, yeryüzünün varisi olacaklar. 10- Çok kısa bir zaman sonra şerliler yok olacak, onu mekanında arasanda, bulunmayacak. 11- Mütevazı insanlar, yeryüzünün varisi olacaklar... 16- Doğruların azlığı, şerlilerin fazlalığından iyidir. 17- Şerlilerin gücü yok olur ve Allah sadıkları himayet eder. 18- Allah Salihlerin günlerini bilmektedir, onların mirası ebedi olacaktır. 23- Allah, adaleti sever ve kendisine sadık olanları kaldırmaz. Onlar ebedi olarak korunacak ama şerlilerin soyu kesilecektir. 29- Sıddıklar yeryüzüne varis olup, ebedi olarak onda sakin olacaklar. 31- Allah’ın şeriatı, sıddıkın kalbinde, ayakları titremez.
Dikkat olunursa, yukarıdaki Tevrat’ın ibareleriyle, Kuran’ın ayeti olan “Biz Tevrat’tan sonra, Zebur’da da yazdık....” ayeti bağdaşmaktadır. Tevrat’ın 31 beşaretine zikrolunan Sıddık Kuran’ı Kerim’in bahsettiği İmam Mehdi (as.)’dır.
Şüphesiz, tarih boyunca bir çok salih hükümetler gelip, geçmiştir. Ama şimdiye kadar salih bir hükümetin gelip de, bütün cihana hükmetmesi ve alemde barışı, iffeti, takvayı ve doğruluğu... sabitleştirdiği görülmemiştir. Bu sebepten dolayı, Zebur’a ve Kuran’ı Kerim’e inanan insanların, dünyanın ıslahçısını beklemeleri ve bu inançla yaşamaları gerekir. İslam-i kaynak ve hadislerde, dünyayı zulüm ve haksızlık hakim olduktan sonra, gelip salih cihani bir hükümet kurup ve tüm dünyada ilahi hükümleri hakim kılacak olan bu ıslahçının asrın sahibi İmam Mehdi (af.)olduğu kaydedilmiştir. Bu araştırmanın okuyucular ışık tutması ümüdüyle...


[YUKARI]

TOPRAĞA SECDE

Secde, lügatte eğilmek, alçalmak yahut meyletmek manalarına gelir. Şeriatta ise, alnın bir kısmını açık olarak yer üzerine yahut namaz kılınan diğer maddeler üzerine koymaktan ibaret bir harekettir. Çünkü haberde şöyle gelmiştir. “Secde ettiğin zaman alnını yere yerleştir. Kargaların gagalaması gibi, secde etme.” [147]
Diğer bir ifadeyle, secde kulun Rabbine olan en yüce eğilim ve alçalmasıdır. Zira insan secde halinde vücudunda bulunan, en şerefli azasını yani alnını Rabbi için en değersiz şeyin üzerine bırakmaktadır. İşte bu alçalma ve eğilimden yani hüzu ve huşudan dolayı yüce yaratıcı bu tür secde eden insana, feyzini, bereketini, lütuf ve inayetini çoğaltır. Zira, bazı rivayetlerde şöyle naklolunmuştur; “Kulun Rabbine en yakın olduğu an, secde halidir.” Bütün bu ibadetler arasında, insanları birbirinden ayıran ve onların gerçek kimliklerini ortaya koyan tek ibadet namazdır. Secde ise, namazın erkanlarından birisidir. Secdeler içerisinde de en fazla hüzu, huşu ve eğilime delalet eden secde de toprağa, taşa, yerden bitip de yenilmeyen ve giyilmeyen değersiz şeylere yapılan secdedir. Değerli eşyalara, elbise köşelerine halıya, kilime, altına, gümüşe yapılan secde, secde sayılsa bile yukarıda zikrolunan secdenin yerini asla dolduramaz. Zira toprağa yapılan secde, insanın Rabbine olan gerçek kulluğunu tecelli eder. Ama toprak veya değersiz şeylerin, dışındakilere yapılan secde de bu mana açık bir şekilde görülmemektedir. İşte bu sebeplerden dolayı, Caferiler nerede olurlarsa olsunlar, ister evlerinde olsunlar isterse de seferde toprağa secde etmeyi gerekli görmektedirler. Toprak ve topraktan biten, yenilmeyen ve giyilmeyen şeylerin dışında başka bir şeye secde etmezler. Şia inancına göre, mezkur şeylerin dışında herhangi bir şeye namazda secde etmek sahih değildir. Buna delil ise, Peygamber efendimizden, Ehl-i Beyt ve sahabesinden naklolunan mütevatir derecesinde olan rivayetlerdir. Zira toprağa veya topraktan bitip yenilmeyen ve giyilmeyen şeylere secde etmek sahabelerin arasında bile gerekli ve şart görülmekteydi. Ama sonraki zamanlarda, toprağa secde etmekten vazgeçilip günümüzde de görüldüğü gibi başka şeylere secde ettiler. Bu esaslara göre, İslam’da teşri olunan secdenin toprağa olduğu görülmektedir. Zira, Peygamber Efendimiz ve Sahabesi de mezkur şeylerin dışında, kilime, bez parçasına, elbise veya emmamesinin köşesine secde etmiyorlardı.
Meseleye başka bir boyuttan bakacak olursak şunu söylememiz gerekecektir; bütün Müslümanlar ve fırkalar namazın her rekatındaki secdenin farz oluşunda ittifak etmişlerdir. Ve secde olunan zat hakkında ise, ihtilafa düşmemişlerdir. Zira bütün Müslümanların ibadetlerinde, secde ettiği Allah’u Teala’dır. Zaten “göklerde ve yerde olanlar, ister istemez Allah’a secde ederler.” [148] Ve “Güneşe de, aya da secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin.” [149] Ayeti de tüm Müslümanların Şiarı olmuştur.
Fakihler secde olunan şeyin kendisi ve şartlarında ihtilaf etmiştir. Şia inancına göre, secde olunan şeyin zemin (toprak) veya yerden biten yenilmeyen ve giyilmeyen şeylerden olması gerekir. Ama bu konuda diğer mezhepler, mezkur şeyer hususunda muhalefet etmişlerdir. Şia mezhebi dışında olan, bütün fakihler secdenin ketene, kilime, halıya, yün ve pamuk cinsinden olan şeylere yapılabileceğine dair caiz fetvası vermişlerdir. Hatta bazı Ehl-i Sünnet alimleri demişlerdir ki; “Kalabalıktan veya başka bir özürden dolayı dizler üzerine secde caizdir. Yine kalabalıktan dolayı aynı namazın birbiri arkasına secde etmeleri de caizdir.”
Bir kimse başında ki sarığın, büklümü üzerine veya elbisenin fazla kısmı üzerine secde ettiği takdirde eğer bunlar temiz bir şey üzerine konulmuş olur ve sarığın büklümü de alna bitişik bulunursa secde caiz olur, değilse olmaz. Herhalde yerin sertliğini duymaktan gerekir. Bu sertliğin duyulmasına engel olacak pamuk ve benzeri bir şey üzerine secde edilmez.
Atılmış yün ve pamuk, saman ve kar gibi bir şeyin üzerine secde edildiği takdirde eğer bunların boşlukları kaybolurda sertleşirlerse üzerlerine secde caiz olur. Fakat bunların içinde yüz kaybolup sertlikleri duyulmazsa ve yüz yere inip kararlaşmazsa secde caiz olmaz. [150]
Şafiiler şöyle demişlerdir, eğer secdeye varan kişi, uzun olan yeninin yahut sarığının bir tarafı üzerine secde ederse, kendisinin hareketi sebebiyle eğer bu elbisenin bir tarafı hareket etmeyecek şekilde ise, caizdir. Çünkü böyle bir durumda, elbisenin yeni yahut sarığın uzayan kısmı, kendisinden ayrılmış bir elbise hükmündedir. Eğer kıyam oturuş yahut başka sebeplerle hareket edecek olan boynuna sarılı mendil ve benzeri şeyler olurlarsa, bunu yapmak caiz değildir. Bilerek kasten böyle yaparsa namazı batıl olur. Eğer kişi bunu unutarak yahut bilmeyerek yaparsa, namazı batıl olmayıp secdeyi iade eder. Bir kimse secdeye vardığı zaman, giymiş olduğu herhangi bir elbisenin bir tarafı üzerine secde ederde bu elbisenin bir tarafı kişinin hareketi sebebiyle hareket etmiyorsa, namazı sahih olur. Şafiiler sarığın kıvrım üzerine secde etmekle, ilgili hadisleri zayıf kabul etmişlerdir. Yahut özür durumunda yapılması caizdir manasına tevil etmişlerdir. [151]
Hanefi, Maliki ve Hanbelilere göre sarık kıvrımı üzerine yahut elbisenin fazlası üzerine secde etmek caizdir. [152] Malikilere göre yer ve yerin bitirdikleri dışında kalan şeyler üzerinde namaz kılmak mekruhtur. [153]
Şialar secdenin toprağa yapılması hususunda, icma etmişlerdir ve bu konuda Peygamber Efendimizden ve Sakaleyn hadisinde Kuran-ı Kerim ile birlikte adı geçen Ehl-i Beyt imamlarından hadisler nakletmişlerdir. Bir rivayette Hişam bin Hikem’den şöyle naklolunmuştur. “İmam Cafer Sadık (as.)’a, nelere secde etmek caiz ve nelere secde etmek caiz değildir? Diye bir sual eyledim. O Hazret şöyle buyurdular; secde topraktan başka yahut topraktan biten yenilmeyen ve giyilmeyen şeylerin dışında bir şeye caiz değildir. Ben dedim ki; sana feda olayım. Bunun böyle olmasının sebebi nedir? İmam şöyle buyurdu, secde Allah huzurunda eğilmedir. Bunun için yenilen ve giyilen şeylere yapılması layık değildir. Çünkü dünya evlatları yedikleri ve giydikleri şeylerin kuludurlar. Secde eden ise, secdesinde Allah’a ibadet etmektedir. İşte bunun için, insanın secdesinde alnını dünya evlatlarının mabudunun üzerine bırakması uygun değildir.” [154]
Şialar kendi mezhep imamlarına uyup, toprağa veya topraktan bitip yenilmeyen veya giyilmeyen şeylere secde ediyorlarsa eleştirilmemeleri gerekir. Zira Caferilerin yaptığı şey, ileride hadislerde de belirtileceği gibi Peygamber Efendimizin sünnetine uygundur. Çünkü İslam’ın ilk dönemlerinde toprağa secde etmek sünnet idi. Ama daha sonraları secdenin hasıra ve benzeri şeylere yapılmasına ruhsat vermiştir. İmam Cafer Sadık (as.) bu konuda şöyle buyuruyorlar: “Namaz kılanın alnını ve yüzünü toprak üzerine bırakması güzel bir şeydir. Çünkü bu Allah huzurunda hüzuya delalet eder.” [155]
Bazıları Caferiler toprağa veya mühüre secde ettiklerinden dolayı zannediyorlar ki, Caferiler puta tapmaktalar ve namaz esnasında Caferilerin secde etmek için önlerine bıraktıkları mühürün put olduğunu tasavvur etmekteler. Bu tür zihniyetler, düşünce ve tasavvurlarında katiyen yanılmakta ve Müslüman olan büyük bir kesim hakkında su-i zan etmektedirler. Bu tür insanlar, su-i zannın ceza ve günahını ve hükmünü bilmiyorlarsa, eğer bu ayeti burada zikretmeyi vazifeyi bildik ki, yüce Allah şöyle buyuruyor. “Ey iman edenler zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın, biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz ölmüş kardeşinin etini, yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun.” [156]
Öncelikle şunu belirtelim ki; namazında Allahu Ekber, Elhamdulillah, Subhanallah... zikirlerini diyen bir Caferi Müslüman nasıl puta tapmış olabilir? İkinci olarak da, bütün Müslümanlar namaz kılarlarken herhangi bir şeye secde etmekteler. Kimisi halıya, kilime, hasıra kimisi de toprağa, taşa, mühüre secde ederler. Eğer Caferiler sırf, toprağa veya taşa yahut mühüre secde etmeleri ile puta tapmış oluyorlarsa, bu mantığı savunan insanlara soruyoruz. Öyleyse, halılara, kilimlere secde edenlerde onlara mı tapmış oluyorlar. Bu soru mezkur mantığı savunanlardan cevap istemektedir. Bu mantık bulanık sudan balık tutmaya benzer. Oysa bulanık sudan balık avlama düşüncesini kendisi de bulanıktır. Diğer bir konuda “toprağa secde etmek” ile “toprak için secde etmek” meselesidir. Eğer bir insan namazında secde ederken, sadece toprak için secde etmiş olursa, tamamen İslam dışı bir şey yapmış olur. Ama eğer toprağa Allah için secde ederse yani, alnını taşa, toprağa, mühüre bırakır. Ama Allah için bırakırsa, İslam dışı hareketle hiçbir alakası yoktur. Zira bütün Müslümanlar namazlarında secde ederlerken, alınlarını bıraktıkları şey için secde etmezler. Aksine alınlarını ona bırakarak, Allah için secde etmiş olurlar. Allah’ın beytine Hacca giden bütün Hacılar Mescid-ul Haram’ın taşlarına secde ederler. Onların bu secdesi eleştirilmemektedir. Zira, onların yapmış oldukları bu secdelerin de ki hedef ve gaye, Allah-u Teala’dır. Caferileri bu konularda eleştiren ve onlara itirazlar savuran dar görüşlü, insanların “Mescud-u leh” toprak için secde ile “Mescud-un aleyh” toprağa secde arasında ki farkı, araştırıp dar görüşlerini genişletmelerini tavsiye eder. Ve kör taassuptan kurtulmalarını temenni ederiz.

[YUKARI]


PEYGAMBER (S.A.A) ZAMANINDA VE SONRASINDA SECDE

Peygamber Efendimiz ve sahabesi asr-ı saadet döneminde toprağa secde ediyorlardı. O dönemlerde taşların, toprakların , kumların şiddetli bir şekilde sıcak olmasına rağmen bu sıcağa tahammül ediyor ve yine de toprağa secde ediyorlardı. O gün onların hiçbirisi dahi elbisenin bir köşesine, halıya, kilime, sarığın kıvrımına secde etmiyorlardı. O gün onların yaptığı en son şey aşırı sıcaklarda eziyet olmamak için bir miktar toprağı ellerine alıp, onu ellerinde soğutuyor ve sonrası da ona secde ediyorlardı. Bazı şiddetli sıcaklardan dolayı Peygambere şikayet ettiklerinde, Peygamber efendimiz cevap vermiyorlardı. Zira Peygamber İlahi emri kendi tarafından değiştiremezdi. Ama daha sonraları hasıra, hurma ağacından yapılan bir çeşit life secde olunması için ruhsat verildi. Böylelikle müslümanlar aşırı sıcaklarda secde konusunda rahatlamış oludular.
Kısacası, bu dönemde iki aşamayı rastlamak mümkündür;
1-Birinci aşamada, secde sadece zemine ve yer cinsinden olan toprağa, taşa, tuma, kurumuş, çamura vb. şeylere yapılması vacipti.
2-İkinci aşamada ise, secde konusunda kolaylık olsun zorluk ve meşakkat aşırı sıcaklıktan dolayı kaldırılsın diye secdenin yerden biten yenilmeyen şeylere yapılması ruhsatı verildi. Birinci aşama hakkında hem Ehl-i Sünnet ve hem de Şia’nın sahih kaynaklarında Peygamber (s.a.a) Efendimizden şöyle bir hadis naklolunmuştur. Toprak benim için temizleyici ve secde mekanı kılındı. [157]
Yukarıdaki hadisi şeriften anlaşılan şudur, arzın (yerin) lütfün cüzleri secde mekanı, temiz ve temizleyicidir. Dolayısıyla hem secde için hem de teyemmüm için kullanılır.
Rivayetten anlaşılan diğer bir mana ise şudur; Allah’u Tealaya yapılan ibadet ve secdenin özel ve mahsus bir mekanı yoktur. Oysa bazı kitlelere baktığımızda ibadeti bir takım özel mekanlara haslaştırmışlardır. İslam’daki inanç bunun tam aksinedir. Hadisi şerif de yer secde mekanı belirtilmişse, ibadetin yeryüzünün tamamında olabileceğini mescid, mabed ve evlerin dışında da yapılabileceği göstermektedir.
Muhterem okuyucu, Peygamber Efendimiz ve sahabesinin zor şartlarda ve sıcaklarda dahi topraklar veya taşlar üzerine secde ettikleri naklolunmuştur. Cabir b. Abdullah El-Ensari şöyel diyor; Peygamber (s.a.a) ile birlikte öğlen namazını kılarken yerden bir miktar çakıl taşı alıyor ve onu aşırı sıcaktan dolayı elimin içine bırakıp bir elimden diğer elime, soğusun diye bırakıyordum. Sonra onu secde etmek için alnıma bırakıyordum. [158]
Elbise ve bez parçalarına secde etmek, çakıl taşlarını soğutmaktan daha kolaydır. Eğer, elbiseye, emmameye veya bez parçalarına... secde etmek caiz olmuş olsaydı, neden onlar çakıl taşlarını soğutmak yerine mezkur şeylere secde etmiyorlardı? Küçük bir bez parçası veya mendili insanın yanında taşıması mı zordur yoksa çakıl taşını soğutması mı zordur? Elbette ki çakıl taşını soğutması daha zordur. Peki, eğer secde genel olarak bez parçalarına, elbise ve emmame köşelerine caiz idiyse, neden o gün o mübarek zatlar bu tür zorluklara katlanıyorlardı? Bu konuda Enes b. Malik’den şöyle bir rivayet naklolunmuştur. Hava aşırı sıcak iken, Peygamber Efendimizin yanındaydık, bizden birisi eline çakıl taşı alıp, onu soğutuyor, sonrasında onu (secde mekanına) bırakıp ona secde ediyordu. [159]
Bu rivayette şunu gösteriyor ki, namazda secde mekanının sadece toprak olması Peygamber zamanında vazgeçilmez bir inançtı. Zira Peygamber Efendimiz müminlere mihriban olmasına rağmen aşırı sıcaklarda müminler eziyet ve zorlukla karşı karşıya kaldıklarında bile onlara elbiselerine veya herhangi bez parçalarına secde etme ruhsatı vermemiştir. Halid Ceheni şöyle rivayet ediyor; Peygamber Sahibin adında bir sahabenin topraktan kaçınırcasına secde ettiğini gördüğünde ona şöyle buyurdu; Ey Sahib yüzünü (alnını) toprağa bırak. [160]
Ebu Salih şöyle rivayet eder; Ümmü Seleme’nin evindeyken onun kardeşinin oğlu oraya geldi ve onun evinde iki rekat namaz kıldı. Secde edeceği zaman önündeki toprağı üfleyiverdi. Bunun üzerine Ümmü Seleme şöyle buyurdu; Kardeş oğlu toprağı üfleme, doğrusu ben Peygamberden Yesar adında ki kölesine şöyle buyurduğunu duydum; Allah için yüzünü toprağa bırak. [161]
Bir hadisi şerifte de şöyle naklolunmuştur: “Peygamber Efendimiz secde ettiğinde, alnından seccadesini kaldırıyordu.” [162]
Hz. Ali şöyle buyurmuştur; “Namaz kıldığınızda alnınızdan emmamenizi kaldırınız. Yani emmamenin köşesine secde etmemek için alnınızdan kaldırınız.” [163]
Başka bir rivayette ise, İyaz b. Abdullah Kureyşiden şöyle naklolunmuştur; Peygamber Efendimiz emmemesine secde eden birisini gördüğünde ona eliyle, emmameni alnından kaldır diye işaret ettiler. [164]
Bu rivayetler açıkça göstermektedir ki, o gün Müslümanlar topraktan başka bir şeye secde etmiyorlardı. Çünkü o gün emmame veya elbise köşelerine kilimlere, secde olunmuş olsaydı, Peygamber Efendimiz alınlara düşen emmame parçasını alınlardan kaldırma emrini vermez ve sıcak havalarda çakıl taşlarını soğutmazdı. Bu meselenin bu tür oluşu Sihahlarda, Müsnedlerde ve diğer sahih hadis kitaplarında bu şekliyle ispat olmuştur. Sadece o günün zor, sıcak ve soğuk şartlarından dolayı ikinci aşamada secde konusunda kolaylık ruhsatı verilmiş ve secdenin topraktan biten yenilmeyen ve giyilmeyen şeylere ve hasıra yapılabileceğine dair cevaz verilmiştir.
Enes b. Malik, İbn-i Abbas, Aişe, Ümmü Seleme, Meymune, ümmü Selim, Abdullah b. Ömer hepsi ayrı-ayrı şöyle rivayet etmişlerdir.
“Peygamber humreye (hurma çöpünden örülmüş küçük hasıra [165]) secde ediyordu.”
Aişe şöyle rivayet eder; Peygamber (s.a.a) bana şöyle buyurdular; “Bana camiden humremi (hasırdan seccade) getir, ben hayız olduğumu söyledim. Buyurdular ki, hayızlı olmak senin elinde değildir.” [166]
Ehl-i Sünnetin bazı sahih kitaplarında elbiseye veya emmamenin bir köşesine secde yapıldığını görmekteyiz. Bu secde normal şartlarda yapılan bir secde değildir. Aksine o gün havanın aşırı sıcak olmasından dolayı sahabe zorluk ve meşakkatlerini Peygamber Efendimize bildirdiklerinde o Hazret kolaylık olsun diye zor ve meşakkatli durumlarda elbise veya emmamenin bir köşesine secde izni vermiştir. Bu konuya açıklık getiren bir rivayette Enes bin Malik’den şöyle naklolunmuştur. Peygamber ile birlikte namaz kılarken biz elbisemizin bir tarafını aşırı sıcaktan dolayı secde mekanını bir tarafını koyuyorduk.” [167]
Başka bir rivayette Buhari şöyle nakleder; Biz Peygamberle namaz kılarken aşırı sıcaklardan dolayı elbisemizin bir tarafını secde mekanına bırakıyorduk. Bizden birisi alnını toprağa (yere) bırakmadığı zaman elbisesini açıp ona secde ediyordu. [168]
Bu rivayetler, normal hallerde toprağa yere secde etmenin gerekliliğini ispat etmektedir.
Emmame veya Elbisenin köşesine yapılan secdeleri belirten rivayetler mazeret ve zarurete hamlolunmuştur. Çünkü normal şartlarda elbiseye, emmameye secde etme konusu toprağa secde etmenin gerekliliğini bildiren hadislerle çakışmaktadır.
Konunun özeti: Konu etrafında naklolunan secde hakkında ki hadisi şerifleri iyi bir şekilde tahlil edenler secde konusunda üç aşama ve merhalenin olduğunu görürler. O aşamalar şunlardan ibarettir;
Birinci aşamada secdenin toprağa yapılması farz idi ve topraktan başka bir şeye de secde yapılabileceğine dair Müslümanlar için ruhsat verilmemişti.
İkinci aşamada secdenin topraktan biten yenilmeyen ve giyilmeyen şeylere yapılmasına dair Peygamber tarafından ruhsat verilmiştir.
Üçüncü aşamada ise aşırı sıcak olduğu zamanlarda zorluk ve meşakkatin kaldırılması için mazeret ve zaruretten dolayı emmame ve elbisenin bir köşesine de secde caiz kılındı. Bunlardan da anlaşılan şudur ki; Caferiler eğer bugün toprağa secde ediyorlarsa, o gün Peygamberin ve sahabesinin namazda secdeye giderlerken toprağa secde etmelerinden ve o gün toprağa secdenin teşri olunmasından kaynaklanmaktadır. Açıkça şunu belirtiyoruz ki; Peygamberin ameli namazda toprağa secde etmek ve kendisinin de sünnetinde emrettiği gibi toprağa secde olunmasıdır. Bu sebeplerden dolayı, Caferiler istisna durumların dışında topraktan başka bir şeye, secde etmezler. İstisnai hallerde de yerden biten yenilmeyen ve giyilmeyen şeylere secde ederler.
Bu açıklamalardan sonra, secdenin yere, toprağa, taşa, hasıra, topraktan bitip de yenilmeyen ve giyilmeyen şeylere yapılmasını sünneti Nebevi olduğu açıklığa kavuşmuştur. Ama ne yazık ki; secdenin halılara kilimlere vs. şeylere yapılması İslam’da ortaya çıkarılan bidatlardan sadece bir tanesidir. Çünkü Peygamberinde toprağa secde sünneti ile geldiği hadisler ışığında görülmektedir. Ama şaşırılacak şey ki; Peygamber Efendimizden sonraki tarihlerde bazı alanlarda sünnet bidatın ve bidatta sünnetin yerini alıverdi. Birçok alimin görüşüne göre halılara, kilimlere yapılan secde bidattır. Aynı meselenin bidat oluşunu, Abdurrezzak’da kendi “Müsennef”inde belirtmiş ve halılara, kilimlere secdenin sonradan ortaya çıktığını açıklamıştır.
Bugün bir Müslüman, Peygamberin sünneti üzere camilerde namaz kılarken, hedef toprak olmak kaydıyla topraktan yapılan mühürlere secde ettiğinde onun ameli bidatla vasıflandırılmakta ve kendisi de bidat ehli olarak gösterilmektedir. Oysa Müslüman olduklarını gören bu vasıflandırılmaların sahipleri kendilerinin de iman getirdiği İslam Peygamberinin sözlerini kulak ardı etmezseler, mesele etrafında ihtilaf çıkarmayacaklardır. Ama ne yazık ki; kalıplaşmış kör taassuba kapılmış zihniyetler, tarihler boyunca Caferi mezhebinin güneş gibi açık ve net olan delilleri karşısında muhalefet etmiş ve tarih boyunca Müslümanlar içerisinde bozgunculuk yapmışlardır.
Biz bu konuda hakikate ulaşmak isteyen insanları tefekküre davet eder ve gözleri taassup dumanlarıyla kapanan insanlarında taassuplarını bir kenara bırakıp ilahi değerlerle hareket etmelerini ve konuşmalarını ve hakkın dışına çıkmamalarını yüce Allah’tan temenni ederiz.

[YUKARI]


TOPRAĞA SECDE ETMEK ŞİRK MİDİR?

Taklit mercilerinden birisi şöyle anlatıyor: Bir gün Mescid-i Nebi’de sabah namazını kılmış ravza-i mukaddese’nin yanındaki minberin yakınında oturmuş, Kuran tilavet ediyordum. O esnada Şialardan birisi gelip, benim sol tarafıma geçerek namaz kılmaya başladı. Benim sağ tarafımda ise, zahiren Mısır’lı olan iki şahıs sütuna sırtlarını vermiş oturuyorlardı. Namazla meşgul olan o Şia, namaz esnasında elini cebine götürüp cebinden secde etmek için mührünü (küçük toprak parçası) çıkardı. Sütunun kenarında oturan, iki kişiden birisi diğerine şöyle dedi; şu aceme baksana! Taşa secde etmek istemektedir. Şia olan şahıs, rükuya indikten sonra secdeye gitti. Ve alnını küçük bir taş veya toprak parçasına bıraktı. Bu esnada o iki kişiden birisi, süratle yerinden kalkarak Şia’nın secde ettiği mührü, alnın altından almak için ona doğru ilerlediğinde ben yerimden kalkarak onun elinden tutup sinirli bir halde ona şöyle dedim.
-Neden bu mukaddes mekanda namaz kılan ve namazla meşgul olan bir Müslüman’ın namazını bozmak istersin?
-O taşa, toprağa secde etmek istemektedir.
-Neden? Onun taşa secde etmesinin bir sakıncası mı var! Bak bende taşa secde ediyorum. Neden? Ve niçin taşa secde ediyorsun?
-O Şia ve Caferi mezhebindendir. Ben de Caferi mezhebine mensup, olanlardan biriyim. Acaba sen İmam Cafer Sadık (as.)’ı tanıyor musun?
-Evet
-O Resulullah’ın Ehl-i Beytinden midir?
-Evet
-O bizim Mezhebimizin İmamı ve lideridir. Ve şöyle buyuruyor. Kilimlere, halılara secde etmek caiz değildir. Secde yer zeminin eczasına yapılmalıdır.
O Sünni olan şahıs, bir müddet düşündükten sonra şöyle dedi:
-Dinde birdir, namazda birdir.
-Eğer dinde bir ise ve namazda bir ise, öyleyse siz Ehl-i Tesennün neden namazda kıyam halinde farklı-farklı şekillerde namaz kılıyorsunuz?
Örneğin Maliki mezhebine mensup olanlar, namazda elleri açık bir halde durup elleri bağlamazlar. Sizlerden bazıları ellerini sinelerinin üzerine bırakıyorlar. Oysa din birdir ve Peygamberinde kıldığı namaz bir şekildedir. Sizler bu soruların karşısında diyorsunuz ki; Ebu Hanife, Şafii, Maliki ve Ahmed b. Hanbel bu konularda şöyle veya böyle demişlerdir.
-Evet onlar böyle demişlerdir
-Senin de Ehl-i Beytten olduğunu kabullendiğin ve bizim mezhebimizin imamı olan Caferi Sadık’da bu konuda bizim yaptığımız gibi buyurmuştur. Zira “Ehl-ul Beyt Edra bi-ma fi’l beyt” Ev ehli evde olup bitenleri daha iyi bilir.
Peygamberin yakınları ve Ehl-i Beyti o hazretin emirlerine ve sünnetine diğerlerinden daha iyi haberdardırlar. İmam Sadık (as.)’ın sünnete olan ilmi, Ebu Hanife’den az değildir. O Hazret buyuruyor ki; Namazda zeminin cüz’üne, yer parçasına secde olunmalıdır. Ama yüne, pamuğa... secde caiz değildir.
Biz ve siz arasında olan ihtilaf sizin kendi aranızda olan namazda elleri açma ve bağlama ihtilafı gibidir. Bu tür ihtilaflarda Usul-u dinde değil de, Fürü-u dinde olan ihtilaflardır ve fürü-u dinde olan ihtilaflarında şirk ile hiçbir bağlantı ve ilişkisi yoktur.
Söz buraya gelince, bizi orada dinleyen ve Ehl-i Sünnet mezhebine mensup olanlar, bana hak verip beni tasdik ettiler. Bu esnada ben namaz kılan Şia’nın mührünü almak isteyen şahısa sinirli bir şekilde şöyle dedim; Allah ve Resûlünden haya etmiyor musun? Peygamberin mübarek kabri kenarında, namaz kılan bir Müslüman’ın namazı batıl etmek için onun üzerine yürümekten utanmadı mı ki, oysa o Müslüman, kendi mezhebine yani burada yatan Ehl-i Beytinin mezhebine göre namaz kılmaktadır. Orada bulunanların hepsi onu azarladılar. Ve neden kendi mektep ve mezhebinin inançlarına göre namaz kılan bu Müslüman’a hakaret ettin diye ve benden özür dilediler. [169]

[YUKARI]


İMAM HÜSEYİN’İN TÜRBETİNE SECDE ETME HAKKINDA BİR MÜNAZARA

Mısır El- Ezher üniversitesinden mezun olan Şeyh Muhammed Mür-i Antaki Suriyeli Ehl-i Sünnet alimlerinden birisi idi. Derin ve geniş alışmalar neticesinde Şia mezhebini seçmiş ve Şia mektebine geçişini anlatan sağlam delil ve senetlere dayalı “Neden Şia oldum?” isminde bir kitap yazmıştır. Bu kitabında İmam Hüseyin’in türbetine secde etme hakkında Ehl-i Sünnet alimleri ile yapmış olduğu bir münazarayı nakletmiştir. Bizde o münazarayı burada zikretmeği uygun gördük.
Şeyh Muhammed Mur’i bir gün evinde iken, içlerinde öğrencilik yıllarından arkadaşlarının da bulunduğu bir grup Ehl-i Sünnet alimi onun evine gelirler. Aralarında şöyle bir münazara geçer.
-Alimler: Şialar, İmam Hüseyin türbetine secde etmektedirler işte bu sebepten dolayı onlar müşriktirler.
-Ş. Muhammed: Türbete secde etmek şirk değildir. Zira Şia’lar türbete Allah için secde ediyorlar türbet için değil. Eğer sizin düşüncenize göre Şia’lar secde toprak ve türbet için secde etmiş olsalar, o zaman sizler haklısınız. Ama onlar tam aksine sadece ve sadece tek mabutları olan yüce Allah için secde ediyor ve secde esnasında alınlarını Allah için toprağa bırakıyorlar.
Başka bir tabire göre, secdenin hakikati, toprak huzurunda değil de Allah huzurunda sonsuz bir şekilde eğilmektedir. Orda bulunanlardan Hamid isminde birisi şöyle dedi; Allah senden razı olsun çok güzel bir şekilde meseleyi açıklığa kavuşturup tahlil ettiniz, ama şunu merak ediyoruz, neden Şialar İmam Hüseyin’in türbetine secde etmede bu denli ısrar etmedeler. Neden başka bir şey değil de, sadece İmam Hüseyin’in türbeti?
- Ş. Muhammed: Bizim toprağa secde etmemizin sebebi bütün Müslümanların da kabullendiği Peygamber efendimizin hadisi şerifleridir ki, o Hazret şöyle buyuruyor; “yer benim için secde mekanı ve temiz karar kılındı.” İşte bu sebepten dolayı, bütün Müslümanların ittifakına göre halis toprağa secde etmek caizdir. Bunun için biz toprağa secde ediyoruz.
- Hamid Müslümanlar bu konuda nasıl görüş birliğine varmışlardır.
- Ş. Muhammed: Peygamber (s.a.a) Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde, ilk iş olarak orada bir Cami yaptırdı. Acaba bu Camide halı veya kilim var mıydı?
- Hamid: Hayır, halı veya kilim yoktu.
- Ş. Muhammed: Öyleyse, Peygamber ve Müslümanlar neye secde ediyorlardı.
- Hamid: Toprağa secde ediyorlardı.
- Ş Muhammed: Peygamber efendimizin vefatından sonra, Ebubekir, Ömer, Osman’ın hilafet dönemlerinde müslümanların namaz kıldıkları Camilerde halı veya kilim var mıydı? Ve o dönemin Müslümanları neye secde ediyorlardı?
- Hamid: Hayır onların da döneminde camilerde halı veya kilim yok idi, o dönemin de müslümanları zemine yani toprağa secde ediyorlardı.
- Ş. Muhammed: Öyleyse sizin itirafınıza göre peygamber bütün namazlarında toprağa secde ediyorlardı, aynı şekilde onun zamanındaki ve ondan sonraki Müslümanlarda toprağa secde ediyorlardı. İşte bu esasa göre toprağa secde etmek sahih ve caizdir.
- Hamid: Benim kafama takılan şudur; Şialar sadece ve sadece toprağa secde ediyorlar, hem de topraktan yaptıkları mühürleri ceplerinde taşıyor ve ona secde ediyorlar.
- Ş. Muhammed: Öncelikle şunu belirteyim ki, Şialar ister taş olsun isterse de toprak, yere secde etmeyi caiz görüyorlar.
İkinci olarak da , secde mekanının temiz ve pak olması gerekir. İşte bunun için necis yere veya necasetle karışmış toprağa secde etmek caiz değildir. İşte bu sebepten dolayı onlar kesinlikle temiz olduğuna kanaat getirdikleri topraktan mühür yapıyor ve onları yanlarında taşıyor ve namazda onlara secde ediyorlar.
- Hamid: Eğer Şia’nın maksadı toprağa secde etmek ise, öyleyse neden mühür yerine bir miktar toprağı yanlarında taşımıyorlar?
-Ş. Muhammed: Toprak taşımak elbisenin toz toprak olmasına sebep olur, işte bunun için Şialar o toprağı su ile karıştırıp onu çamur yapıp sonra da onu güzel bir şekilde mühür haline getirip kurutuyorlar ve neticede yine toprağa secde etmiş oluyorlar ve elbiselerinin toz toprak olmasını da bu vesileyle engellemiş oluyorlar.
- Hamid: Neden siz Şialar topraktan başka bir şeye secde etmiyorsunuz?
-Ş. Muhammed: Secdeden maksadın, Allah huzurunda sonsuz eğilme ve alçalma olduğunu belirtmiştik. Toprağa yapılan secde ister mühür halinde olsun, ister olmasın Allah huzurunda daha fazla hüzuya delalet eder. Zira toprak en değersiz şeydir ve biz en yüce azamız olan alnımızı secdeye giderken en değersiz şeyin üzerine bırakıyoruz. Bunda ki gaye ise, huşu ile Allah’a ibadet etmektir. İşte bundan dolayı, huşuya delalet olarak secde mekanının el ve ayaklardan aşağıda olmasının müstehap olduğu belirtilmiştir. Aynı şekilde secde de burnunun da toprağa temas etmesi müstehaptır. Bu da hüzu için müstehap edilmiştir. İşte bundan dolayı toprak parçasından yapılan mühre secde etmek diğer şeylere secde yapılmasından reva ve daha uygundur. Çünkü insan secde ederken, eğer alnını pahalı bir seccadeye, halıya, altına, gümüşe veya değerli olan herhangi bir eşyaya bırakırsa bu fiil onun hüzu ve huşusunu azaltır. Ve bu tür bir fiil kulun Allah huzurunda ki, küçüklüğüne delalet etmez.
-Hamid: Öyleyse Şia’ların secde ettiği mühürlerin üzerine yazılan kelimeler nelerdir?
-Ş. Muhammed: Birincisi, onların secde ettikleri mühürlerin tamamı yazılı değildir. İkinci olarak da onların bazılarına secde zikri yazılmış bazılarına “bu türbet Kerbela toprağından alınmıştır” diye yazılmıştır. İnsaflı olunuz! Bu tür yazılar, şirke sebep olur mu? Acaba bu yazılar, secde yapılması caiz olan mührü topraklıktan çıkarır mı?
-Hamid: Hayır, kesinlikle şirke sebep olmaz. Ve onu secdenin yapılması sahih olan o caizlikten de çıkarmaz. Ama yine de, kafamda bir soru var. O da şudur; Şia’ların bir çoğu, Kerbela türbetine secde etmekteler. Acaba, Kerbela toprağının ayrı bir özelliği mi var?
-Ş. Muhammed: Onun sırrı şundadır. Bizim rivayetlerimizde Ehl-i Beyt imamlarından şöyle naklolunmuştur; İmam Hüseyin’in türbetine yapılan secde diğer türbetlere yapılan secdeden daha faziletlidir. İmam Cafer Sadık (as.) şöyle buyuruyor; İmam Hüseyin’in türbetine yapılan secde yedi kat olan hicapları parçalar. [170] Yani, namazın makbul olmasına arş alemine yücelmesine sebep olur. Bunlardan anlaşılan şudur ki; diğer türbetlerde olmayan özellikler, İmam Hüseyin’in türbetinde mevcuttur.
-Hamid: Kılınan namaz, batıl dahi olsa İmam Hüseyin’in türbetine secde olunduğu için, o namaz makbul mu olur?
-Ş. Muhammed: Şia mezhebi şöyle diyor; Namazın sıhhat şartlarından olan bir şey, eğer yapılmaz ise, o namaz batıl olur. Ama bütün sıhhat şartlarına haiz olan bir namazı insan kılarsa bu namaz kabuldür ve İmam Hüseyin’in de türbetine namazda secde ederse, bu namazın sevabını çoğaltır.
-Hamid: Acaba Kerbela toprağı, Mekke ve Medine toprağından da üstün müdür ki, sizler diyorsunuz, O toprağa secde yapılarak, kılınan namaz diğer bütün topraklara secde yapılarak kılınan namazdan sevabı daha da fazladır?
-Ş. Muhammed: Allah’u Teala’nın böyle bir özelliği, Kerbela toprağına vermesinin ne sakıncası olabilir?
-Hamid: Mekke toprağı, Hz. Adem’den günümüze kadar Kabe mekanıdır. Medine toprağına da Peygamberimizin mübarek bedeni defin olunmuştur. Bunlara rağmen, değerleri Kerbela toprağından az mıdır? Bu şaşılacak şeydir! Acaba Hüseyin, ceddi Resulullah’tan daha mı üstündür?
-Ş. Muhammed: Hayır, kesinlikle. Eğer İmam Hüseyin’in azamet ve değeri varsa, bu Peygamberin makamının azamet ve değerinden doğmaktadır. Ama o toprağın üstünlük kazanmasının sırrı şudur; İmam Hüseyin, o topraklarda ceddinin dini uğruna şehit edildi. İmam Hüseyin’in makamı, risalet makamının bir cüzüdür. Zira İmam Hüseyin, yakınları, akrabaları, Ehl-i beyti ve yaranı ile birlikte oyuncak haline getirilen İslam dinini kurtarmak için kıyam edip ve bu uğurda kendisi ve yaranlarını feda ettiği için Allah’u Teala; O hazrete üç tane özellik bahşetmiştir.
1- Onun kabri kenarında yapılan dua, müstecap olur.
2- Ehl-i Beyt imamları onun soyundandır.
3- Onun türbetinde şifa vardır.
Acaba bu tür özelliklerin İmam Hüseyin’in türbetine verilmesinin bir sakıncası mı var? Acaba, Kerbela’nın türbetinin Medine türbetinden üstündür derken, akla İmam Hüseyin’in, Peygamberden üstün olduğu mu anlaşılmaktadır? Siz neden meseleyi anlamadan bize itiraz ediyorsunuz? Aslında mesele tam tersinedir. Onun için, İmam Hüseyin’in türbetine yapılan ihtiram, O hazretin kendine yapılan ihtiramdır ve O Hazrete yapılan ihtiram ve verilen değer Resulullah’a ve Allah’a yapılmış demektir.
Söz buraya gelince, orada bulunanlardan birisi ikna olmuş bir halle ayağa kalkarak, beni ve sözlerimi tasdik etti ve bana methiyelerde bulundu ve benden Şia kaynaklarını istedi ve şöyle dedi; Senin sözlerinin hepsi, yerinde olan sözlerdir. Ben Şia’ların Hüseyin’i, Peygamberden üstün gördüklerini zannediyordum. Ama gerçekleri şimdi öğrendim. Sizin güzel beyanat ve açıklamalarınıza teşekkür ederim. Şu andan itibaren, bende küçük bir Kerbela mührünü cebimde taşıyacak ve secde ederek namazımı kılacağım. [171]

[YUKARI]


NAMAZDA EL BAĞLAMA
Namazda Ehl-i Sünnet mezhebinden olan bazılarının yaptığı gibi elleri bağlamak, yani kıyam halinde sağ eli sol eli üzerine bırakmak Müslümanlar arasındaki ihtilaflı meselelerden birisidir.
Bütün Müslümanlar namazda el bağlamanın vacip olmadığına dair ittifak ve icma etmişlerdir. Ama bu amelin hükmünde bütün İslam mezhepleri, umumen ihtilaf etmişlerdir hatta Ehl-i Sünnet mezhepleri bile bu ameli farz bilmemelerine rağmen bu konuda ittifak etmişlerdir. Ehl-i Sünnet hem bu amelin hükmünde ve hem de keyfiyetinde ihtilaf etmişlerdir. Ehl-i Sünnet mezhep alimlerinin bu konudaki görüşleri aşağıdakilerden ibarettir;
Hanefilere göre, bu amel sünnettir ve farz değildir. [172]
Şafiilere göre de, namazda elleri bağlamak sünnettir ve farz değildir. [173]
Hanbelilere göre de, bu amel sünnet amellerindendir. [174]
Malikilere göre, namazda ki elin vakarlı bir biçimde salı verilmesi memdubdur. (müstehaptır.) Nafile namazlarda ellerin göğüs üzerinde bağlanması ve tutulması caizdir. Çünkü bu namazlarda zaruretsiz olarak bir yere dayanmak caizdir. Fakat farz namazlarda elleri bağlamak mekruhtur. Çünkü bu durum bir yere dayanmak gibidir. [175]
Caferiler arasındaki meşhur görüş bu amelin haram ve namazı batıl eden bir fiil olmasıdır. Bazıları da, bu amel haramdır ama namazı batıl etmez diye demişlerdir. Bazılarına göre ise bu amel mekruhtur.
Bu ihtilaflar açıkça şunu göstermektedir ki; bu amelin kitap ve sünnette sağlam bir delili yoktur. Aksine böyle açık bir ihtilaf onlar arasında vuku bulmazdı. Bu ihtilaflara rağmen ve Ehl-i Sünnet mezhep alimleri de bu ameli de farz bilmemelerine rağmen, bu mesele Müslümanlar arasında uçurumlara ve gediklerin açılmasına sebep olmuştur.
Caferiler, Ehl-i Beyt imamlarının namazda elleri bağlama hususunda, açık nehiylerin olduğundan dolayı namazda ellerini salıvermekte ve eli açık bir şekilde namaz kılmaktalar. Ehl-i Sünnetten bunu gören bir çok avam tabakası bu amele ve failine, farklı bir gözle bakmaktalar. Bazıları da, namazda eli açık bir vaziyette eli açık duran insanları bidat ehli olarak nitelemek ve suçlamaktalar. Oysa Ehl-i Sünnette göre, elleri bağlamak sünnet bir ameldir ve sünneti de terk etmek bidat olarak görülmez. Oysa Ehl-i Sünnet mezhep imamlarından olan İmam Malik dahil, namazda el bağlamayı mekruh olarak kabullenmiş ve özellikle de Peygamberin soyundan olan pak Ehl-i Beyt imamları bu ameli tamamen nehy etmişlerdir.
Bu mesele Caferiler arasında hiçbir zorluk, ihtilaf ve sıkıntı icat etmemiştir. Zira fetvalarda bir takım farklılıklar olsa bile, uygulamada dünyanın neresinde olursa olsun bütün Caferiler eli açık olarak namaz kılmaktalar. Ama Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin arasında bir takım sıkıntılara sebep olmuştur. Kimleri bu imam ellerini göbeği üzerinde, diğer camimin imamı altında, bir başkası da yukarısında bağladı sözleri onlar arasında ne yazık ki, ayrılma ve bozuşmalara sebep olmuştur. Hatta bu mesele İslam’ın rükunlarından, farzlarından, vacibatlarından biri olmamasına rağmen ve sünnet olmasına rağmen bazı taife ve kabileler bir takım ufak-tefek ihtilaflı uygulamalar neticesinde birbirlerini tekfir etmişler ve birbirlerine lanetler yağdırmışlardır. [176]
Oysa sünnetin terki, bunları asla meşrulaştırmaz. Aslında bu ihtilaflardan dolayı bu tür bölünme ve zararların faturasını, huzursuzluk ve keşmekeşlik çıkaran insanlara kesilmemesi aksine ilk aşamada alimlere, hatiplere ve yazarlara kesilmesi ve onların suçlanması gerekir. Zira, bazı alim, hatip ve yazarlar vardır ki, neticede sünnet olan bu amele vacipmiş gibi emretmişlerdir.
Buna binaen avam tabakası da bir çok sünneti farz olarak talakki etmişlerdir. Sünneti farz olarak gören bu avam tabakasından birisi de sünneti terkeden bir müslümanı gördüğünde farzı terketti kaygısıyla ona saldırmaya başlamış ve müteakibinde bir çok zarar ve ihtilaflara sebep olmuştur.
Namazda el bağlamanın sünnet olduğunu savunanların dayanak ve delilleri üç tane rivayetten ibarettir:
1- Buharinin naklettiği Sehl b. Sa’d’ın hadisi.
2- Müslimin rivayet ettiği ve Beyhakinin de üç senedle naklettiği Va’il b. Hucr’un hadisi.
3- Beyhakinin kendi sünenin de naklettiği Abdullah b. Mesud’un hadisi. Şimdi bu üç rivayeti tekrar tekrar inceleyeceğiz.
1- SAHL B. SA’D’IN HADİSİ: Ebu Hazim Sehl b. Sad’dan şöyle rivayet etmiştir; “İnsanlara namazda sağ ellerini sol ellerinin üzerine bırakması emrolunuyordu.”
Ebu Hazim şöyle demiştir; Bu amelin Peygambere nisbet verilmesinden başka bir şey bilmiyorum. İsmail de demiştir ki; Bu amel Peygambere nisbet verilmiştir. [177]
Bu rivayet sadece el bağlamanın şeklini ve keyfiyetini belirtmiştir. Ama iki delile göre bu sözün Peygamber tarafından buyrulmadığına delalet etmektedir.
Birinci delil: Eğer Peygamberin kendisi el bağlamaya emretmiş olsaydı, rivayetin, insanlar şu şekilde emrolundu şeklinde değil de Peygamber şöyle emrettişeklinde olması gerekirdi. Rivayetteki, “İnsanlar emrolundular sözü şunu açıkça göstermiyor mu ki,bu hüküm Peygamberin vefatından sonra verilmiştir.zira halifeler ve amirler insanları daima namazda el bağlamaya emrediyorlardı. Zira onlar kendi akıl ve mantıklarına göre bu amelin hüşu ve hüzuna daha yakın olduğunu zannediyorlardı. İşte bu sebepten dolayı Buhari bu babdan sonra kitabında hüşu babını bırakmıştır.
İkinci delil: hadisin senedi Hadisin senedi şunu gösteriyor ki, bu amel emredenlerin (Amirlerin) amelidir. Peygamberin ameli değildir. Zira İsmail diyorki; Bu hadisin Peygambere nisbet verilmesinden başka birşey bilmiyorum. Bu sözün anlamı şudur; bu amelin namazda sünnet oluşu belli değildir. Bu amel sadece Peygambere nisbet verilmiş ve Sehl b. Sad’da bu rivayeti merfu [178] olarak rivayet etmiştir. Bu açıklamalar hadisdeki fiil mechul olduğu yakdırdedir. Ama fiil malum okunduğu takdırde şu cevabı vermek mümkündür. Bu fiili Sehl Peygambere nisbet vermiştir. Faraza bu kıraat saıh olmuş olsa bile ve bu kıraat ile hadıs merfulukdan çıkmış olsa bile, bu hadısdeki “ bundan başka bir şey bilmiyorum” sözü onu bir şahisdan duyup o şahsın adının geçmemesi hadisin gevşeklik ve zayıflığını gösterir.
2- VAİL B. HUCR’UN HADİSİ: Vail’in hadisi farklı şekillerde rivayet olunmuştur.
1- Müslim Vail b. Hucr’dan şöyle rivayet ediyor; O, Peygamberi namaza girerken ellerini kaldırıp tekbir getirdiğini ve elbisesine sarıldığını ve daha sonra sağ elini sol elinin üzerine bırakırken, gördüğünü söylemiştir. Peygamber efendimiz rükuya gitmek istediğinde ellerini elbisesinin içerisinden çıkarıyor sonra her ikisini de kaldırarak tekbir getirip rükuya gidiyordu. [179]
Bu hadisde ihticac olunan ve dayanılan delil yapılan fiildir. Oysa bu fiilde bir konuya delil getirip onu sabitleştirmek doğru değildir. Zira hadiste geçen fiilin sebebi meçhuldur. Çünkü Peygamberin, ellerini sırf sünnet olduğu için mi yoksa soğuktan korunmak için mi? elbisesini toparlayıp ona bürünmesinin sebebi meçhuldur. Sebep hangisidir bilinmemektedir.
Resulü Ekrem (s.a.a) hem muhacirlerle ve hemde ensar ile on yılı aşkın bir bir müddet namaz kıldılar. Eğer Peygamber efendimiz namazda ellerini bağlamış olsaydı, bu meselenin nakli fazla olur, konu asrı seadet dönemindeki Müslümanlar ve sahabe arasında meşhurlaşmış olur ve bunu sadece Vail b. Hucr değilde başkalarıda nakletmiş olurdu.
Bu rivayet başka bir şekilde de naklolunmuştur. Ve naklolunan bu farklı rivayette “sonra elbisesine sarıldı” kelimeleri mevcut değildir. Beyhaki Musa b. Ümeyr’den nakletmiştir ki; Alkame b. Vail, Vail’de babasından şöyle nakletmiştir; Peygamber namaza durduğunda sol elini sağ eliyle tutardı. Ben Alkameninde öyle yaptığını gördüm. [180]
Birincisi: ilk rivayette olduğu gibi bu rivayette de fiilin sebebi belli değildir.
İkincisi: hadisin senedinde Abdullah b. Cafer vardır. Eğer bu şahıs İbni Necih ise, Muin onun hakkında şöyle demiştir; Bir itibar ve değeri yoktur. Nesai ise şöyle demiştir; onun hadisleri terkolunmalıdır.
Üçüncüsü de: eğer Peygamber böyle bir ameli yapmış olsaydı insanlar arasında meşhur olurdu. Oysa Vail diyorki; “Ben Alkamenin de böyle yaptığını gördüm” Buradan anlaşılan şudur ki; Ravi sünneti Alkame tariki ile tanıyormuş Resulullah tariki ile değil.
Beyhaki İbni Mesud’dan müsned bir hadisde şöyle nakletmiştir; İbni Mesud namaz kıldığında sol elini sağ elinin üzerine bıraktı, Resululla bunu görünce onun sağ elini alıp sol elinin üzerine bıraktı. [181]
Beyhakinin naklettiği bu rivayet İbni Mesud ve onun gibilerine en büyük ihanet ve hakaretlerden birisidir. Zira eğer bu fiil Peygamber tarafından açıkça yapılmış olsaydı, sahabelikte fazla geçmişi olan ve İslamda ilklerden olup da sabigin ünvanını alan İbni Mesud gibi birisinin bu ameli bilmemesi ve dolayısıyla vazife ve teklifine cahil olması ve neticede sünnete alim olmaması mümkün değildir.
İkinci bir şey ise bu hadisin senedinde Heşim b. Beşir vardır, oda tedlislik ve güvençsizlikle meşhurdur.
Namazı eli bağlı olarak kılmak Caferi fıkhına göre bid’at ve haramdır. ehlibeyt İmamları bu ameli Mecusilerin amellerine benzettikleri için daima bu amelden nehyetmişlerdir. Hz. Ali (a.s) bu konuya binaen şöyle buyuruyorlar; Müslüman Allah’ın huzuruna (ibadete) çıktığı zaman ellerini üstüste bırakmasın (bağlamasın) zira bu ameliyle Mecusilere benzer. [182]
Büyük ve değerli sahabelerden olan Ebu Hamid Saidi, içlerinde Ebu Hureyre, Sehl Saidi, Ebu Useyd Saidi, Ebu Kutade, Haris b. Rebei ve Muhammed b. Meslemeninde bulunduğu bir grup sahabeye, “Resulü Ekrem’in namazının keyfiyetini en ufak ayrıntı ve müstehaplarına kadar beyan ettiğinde el bağlamaktan kesinlikle söz etmemiştir.” [183]
Eğer, gerçekten Peygamber efendimizin üslub ve sünneti namazda el bağlamak olsaydı yukarıdaki rivayette zikrolunmuş olurdu. Ebu Hamid’de bu ameli unutmuş olsaydı eğer, orada bulunan sahabelerinde bu konuyu ona hatırlatmaları gerekirdi, oysa hadiste böyle bir şey de mezkur değildir. Ebu Hamid Saidinin hadisine benzer hadisler Şia kaynaklarında Hamid b. İsa tarafından naklolunmuştur.
Sehl b. Saidin hadisindende anlaşılan şudur ki; namazda elleri bağlamak Peygamberden sonra ortaya çıkarıldı. Zira O diyor ki; “İnsanlara emrediyorlardı” Eğer bu emir Peygamberin emri olmuş olsaydı onu Peygambere nisbet verir ve Peygamber insanlara şöyle emrediyordu, tarzında nakletmesi gerekirdi. Böyle olmadığına göre de , Peygambere nisbet verilen bir hadisin itibar derecesi nedenli olur siz düşünün...
Sayın okuyucu bu konuyu kapaymadsan önce Vehbe Zuhaylinin İslam Fıkıh Ansiklopodisi adılı eserinin 1. Cilt sayfa 381 de yer alan Hz. Peygamberin Namaz Kılma Şekli başlığı altında yukarıdada işaret ettiğimiz gibi Ebu Humeyd’den nakledilen hadisi bilginize aktaracak ve muhakemeyi size bırakacağız.
Buhari, Ebu Davud ve Tirmizinin Muhammed b. Amr b. atadan tahriç ettikleri bir hadisi şerifde şöyle denilmekdedir: “İçlerinde Ebu Katade’ninde bulunduğu on kişilik bir sahabe meclisinde Ebu Muhammed es-Saidi’den işittim Ebu Ume şöyle demiştir: “ben Resulluh (a.s.)’ın namaz kılma şeklini en iyi bilenizim. Sahabe: Neden? Allah’a yemin olsunki sen onunla bizden çok beraber bulunmadın, Hz. Peygamber (a.s.) ile beraber sohbetin bizden daha eski deyildir dediler. O bunu doğruladı. Sahabe: O halde anlatda görelim dediler. Ebu Humeyd şöyle dedi Resulullah (a.s.) naaza kalktığı zaman ellerini omuz hizasına kadar kaldırır tekbir alırdı. Sonra bütün kemikler normal duruma gelinceye kadar bekler, sonra okumaya başlardı sonra ellerini tekrar omuz hizasına kadar kaldırarak takbir alır sonra rukuya vararak avuçlarının içini dizlerinin üzerine koyardı. Sonra başını ne aşağıya nede yukarıya kaldırmaksızın düzgün bir şekilde dururdu. Daha sonra başını rukudan kaldırarak : “Semiallahu limen hamideh” der, sonra mutedil bir vaziyette olarak ellerini onuz hizasına kadar kaldırır, sonra Allahu Ekber derdi. Sonra yere inerek iki elinin arasını anlının sığacağı şekilde açar sonra başını kaldırırdı. Sonra sol ayağını bükerek onun üzerine otururdu. Secdeye vardığı zaman iki ayağının parmaklarını büküp kıbleye çevirerek secde eder sonra Allahu Ekber diyerek kalkar yine sol ayağını büker ve onun üzerine otururdu. Bu hareketi yaparken bütün kemikler, azalar yerine oturur, sükün bulurdu. Sonra diyer rekatdada aynı şeyleri yapardı. İki reketdan sonra ilk namaza başlarken yaptığı gibi, iki ellerini omuz hizasına kadar kaldırarak tekbir getirir, sonra namazın diyer rekatlarındada aynı şeyleri yaparak namazını tamamlardı.
Kendisinden sonra selan vereceği secdeye gittiği zaman ayağını geri çeker ve teverrük şeklinde sol oturağı üzerine otururdu.” Sahabe Ebu Humeyde: “ Doğru söyledin Resulullah (a.s.) böyle namaz kılardı dediler.”
Sayın okuyucu görüldüğü gibi yukarıda adı geçen kaynakların naklettiği bu rivayetde Peygamber efendimizin namazda azalarının, hareketlerinin en ince ve ufak ayrıntılarına dahi inilmiş ama el bağlamadan söz edilmemişdir. Bunca kanıtdan sonra biz diyoruz ki gelin namazlarımızda Allah Resulune benzeyelim, Peygamber efendimizin uygulamasının aksini yapan bazı sahabelere ve bazı fetva makamlarına benzemeyelim...


[YUKARI]


NAMAZLARI BİRLEŞTİRME

Bütün Müslümanlara bir gece ve gündüzde beş defa namaz kılmaları farzdır. Bu namazları şer’i vakitleri Kuran ve sünnette açıklanmıştır. Öğle ve ikindi namazının vakti, zeval vaktinden güneşin batışına kadar olan zamandır. Akşam ve yatsı namazlarının vakti güneşin batışından gece yarısına kadardır. Fecrin doğuşundan güneşin doğuşuna kadar olan zamanda sabah namazının vaktidir.
Cafer inancına göre namazlarının bir hususi vakti vardır, bir de müşterek vakti. Öğle namazının hususi vakti güneşin zeval vaktinden dört rekatlık namaz kılınacak kadarki bölümdür. İkindi namazının hususi vakti güneşin batmasından önce dört rekatlık namaz kılınacak kadar vaktin kalmasıdır. Bu iki namazın müşterek vakti ise öğlen namazının hususi vaktinin bitiminden ikindi namazının hususi vaktinin başlangıcına kadardır. Akşam namazının hususi vakti akşamın şer’i vaktinin girişinden sonra üç rekatlık namaz kılınacak kadarki vakittir. Yatsı namazının hususi vakti ise şer’i gece yarısına girilmeden önce dört rekatlık namazın kılınmasına vaktin yeterli olduğu zamandır. Akşam namazlarının muşterek vakitleride akşam vaktının hususi vaktinin bitiminden yatsı namazının hususi vaktinin başlangıcına kadar ki zamandır.
İşte Caferi inancına göre bu dört namazın mezkur müşterek vakitlerinde birleştirilerek kılınmasında hiçbir sakınca yoktur ve bu fiil ve uygulama sünneti nebevi de caiz görülmüştür.
Bunların yanı sıra, bütün İslam mezhepleri Arafat ve Müzdelife’de öğlen ile ikindi ve akşam ve yatsı namazlarının cem edilmesini caiz görmüşlerdir.
Ehl-i Sünnet mezheplerinin görüşleri şunlardan ibarettir. Hanefilere göre: Arife günü sadece hacılar için öğle ile ikindi namazını cem’i takdim tarzında tek ezan ve iki kametle kılmak caiz olur... müzdelife gecesinde akşam ile yatsı namazı birleştirilerek kılınır. [184]
Malikilere göre: Öğle namazı ile ikinde namazını, akşam ile yatsı namazını birleştirerek Cem’i takdim yahut cem’i tahir tarzında kılmanın altı sebebi vardır (yani altı sebeple caizdir). Bunlarda, yolculuk, yağmur, karanlıkla birlikte çamur ve bayılmak ve benzeri hastalıklar, Arafatta Arife gününde bulunmak; Müzdelife’de bayram gecesi bulunmak. Bu durumların hepsinde birleştirerek kılmaya ruhsat vardır. Ancak Arafat ile Müzdelife’de birleştirip kılmak sünnettir. [185]
Şafiilere göre: Namazların birleştirilerek kılınmasını sadece seferde, yağmurlu havada ve hacda Arafat ile Müzdelife’de caiz görmüşlerdir. [186]
Hanbelilere göre: Sekiz durumda namazları hem Cem’i takdim hem de cem’i tahir tarzında birleştirerek kılmak caizdir. O haller şunlardan ibarettir: Yolculuk anında, hastalıkta, çocuk emzirme durumunda, her namaz için su ile yahut teyemmüm yaparak temizlenmekten aciz olmak, vakti bilmekten aciz olmak, istihaze ve benzeri durumlar, özürlü olmak yahut meşgul olmak. [187]
Özetleyecek olursak; bütün bunlar mezhepleri namazların birleştirilerek kılınmasının zaman ve mekanında genelde üç ihtilafa düşmüşlerdir. Hanefiler haccın dışında cem olunmayacağına, Şafiiler, Hanbeliler ve Malikilerde mezkur özel şart ve mazeretlerde cem oluna bileceğine, Caferiler ise mutlak olarak cem olunabileceğini caiz görmüşlerdir.
Neticede Ehl-i Sünnet ile Şia arasında bu konudaki ihtilaf şundan ibarettir; Ehl-i Sünnet öğlen ile ikindi ve akşam ile de yatsı namazlarının her yerde ve her vakitte mutlak olarak cem edilmesini caiz görmüyorlar. Caferiler ise tam aksine bu cem’in caiz olduğunu kabulleniyorlar. Oysa bu ihtilaflı konuda hem Caferilerin hem de Ehl-i Sünnetin uygulaması doğrudur. Yalnız Ehl-i Sünnetin bu konuda ifrata kapılıp Caferilere saldırmaları yanlıştır. Zira Peygamber Efendimiz Müslümanlara genişlik, rahatlık ve kolaylık olsun diye onların namazları cem etmelerine izin buyurmuşlardır ve bilakis kendileri de kimi zamanlar bu işin cevaz ve meşruluğunu vurgulamak için namazları birleştirerek kılmışlardır. Peygamber Efendimizin namazları birleştirdiğine dair Ehl-i Sünnetin Sihah ve Müsnedlerinde toplam yirmi bir taneden fazla rivayet vardır. Bu rivayetlerden bazıları sefer hakkındadır ve bir bölümü ise yolculuk, hastalık ve yağmur dışı zamanları içermektedir. Bu rivayetlerin bazılarında cem’in sebebinin Müslümanlara kolaylık olduğu bildirilmiştir. İşte Caferi Müçtehitleri de Ehl-i Sünnetin kaynaklarında da mevcut olan bu tür rivayetlere istinaden namazın gelen anlamda cem’ini caiz görmüşlerdir. Cem etme keyfiyeti ise Müslümanların Arafat ve Müzdelife’de veya yolculukta cem ettikleri gibidir.
Bazıları cem hakkında ki rivayetlerden cem’i tahir neticesine varmışlardır. Yani ilk namazı son vaktine kadar bekletip ikinci namazda tam vaktinde kılınır; böylelikle ilk namaz son vaktinde ikinci namazda ilk vaktinde kılındığında, dolayısıyla iki namaz arasında cem yapılmış olur. Rivayetlerdeki cemden maksat işte bu cem’i tahirdir diye demişlerdir.
Bu görüş rivayetlerin zahiri ile muhalif ve çelişmektedir. Zira daha öncede zikrettiğimiz gibi cem’in keyfiyeti Müslümanların Arafata ve Müzdelife’de yaptıkları gibidir. Müslümanlar Arafat’ta öğlen ile ikindi namazlarını öğlen vaktinde, Müzdelife’de ise aşkam ile yatsı namazlarını akşam vaktinde cem ederek kılmaktadırlar. İşte bundan dolayı Resûlü Ekrem’in dilindeki cem, cem’i tahir değilde bu tür bir cem olsa gerek. Zira cem’i tahir hakkında bir ihtilaf söz konusu değildir. Bunların yanı sıra, bazı rivayetlerde namazları cem etmenin hikmet ve sebebinin ümmete genişlik ve rahatlık olduğu göze çarpmaktadır. Bazı rivayetlerde ise herec ve zorluğun kalkması kelimesi yer almıştır. Bu tür şeylerde namaz kılan insanın namazları cem etmede serbest olması ile sağlanır. Yani zorluğun ortadan kalkması için öğlen ve ikindi veya akşam ile yatsı namazlarını bu namazların geniş vakitlerinde istediği zaman kılabilmelidir. Aksine zorluk, rahatlık ve genişlik kelimelerinin anlamı kalmaz. Cem hakkında bu yanlış tefsirinin esasına göre, Peygamber Efendimizin yeni bir şey getirmediğini söylemek ve kabullenmek gerekir. Zira bu tür bir cem (cem’i tahir) peygamberin amelinden öncede caizdi. Zira her Müslüman öğleni son vaktinde ikindi namazında ilk vaktinde kılarak bu iki namazı cem edebiliyordu.
Bu konuyu hadiler vadisinde incelediğimizde konu gayet açıklığa kavuşacaktır. Rivayetlerde de göreceğiniz gibi cem’den maksat Caferilerin söylediği cemdir, Ehl-i Sünnet’in söylediği cem’i tahir değildir.


[YUKARI]

NAMAZLARI BİRLEŞTİME HAKKINDA HADİSLER:

1-Maliki mezhebinin imamı, Malik ibni Enes Muvatta adlı kitabında şöyle nakleder: Peygamber korku ve seferi dışında öğlen namazı ile ikindi namazını, akşam namazı ile de yatsı namazanı birleştirip kıldı. [188]
2-Malik ibni Enes, Muaz b. Cebel’den şöyle rivayet eder; Peygamber öğlen ile ikindi ve akşam ile de yatsı namazını cem ederek kılıyordu. [189]
3-Malik ibni Enes Nafi’den oda Abdullah b. Ömerden şöyle rivayet eder; Peygamber bir yere gideceği zaman acelesi olduğunda akşam ile yatsı namazını bileştirerek kılıyordu. [190]
4-Malik ibni Enes, Ebu Hureyre’den şöyle rivayet eder; Peygamber Efendimiz Tebük seferinde öğlen ile ikindi namazını birleştirerek kıldı. [191]
5-Malik ibni Enes, Nafi’den şöyle rivayet eder; Amirler akşam ile yatsı namazını yağmurda birleştirerek kıldıklarında Abdullah b. Ömer’de onlarla birleştirerek kılıyordu. [192]
6-Malik ibni Enes Ali ibni Hüseyin’den şöyle nakleder; Peygamber (s.a.a.) gündüz yola gitmeyi irade ettiğinde öğlen ile ikindiyi birleştirip kılıyordu. Akşam yolculuğa gitmek istediğinde akşam namazını birleştirip kılıyordu. [193]
7-Hanbeli mezhebinin İmamı Ahmed b. Hanbel kendi müsnedinde Cabir b. Zeyd’den şöyle nakleder; Cabir b. Zeyd, ibni Abbas’tan şöyle işittiğini söyledi; Peygamber ile birlikte sekiz rekatı (öğlen-ikindi) ve yedi rekatı (akşam-yatsı) birleştirerek kıldım. Ben Ebu Sasa’ya dedim ki zannedersem Peygamber öğlen namazını tahir edip ikindi namazını da erken kıldı ve akşam namazını da tahir edip yatsı namazını erken kıldı. Ebu Sasa dedi ki bende böyle zannediyorum. [194]
8-Ahmed b. Hanbel Abdullah b. Şakik’den şöyle rivayet eder; Bir gün ikindinden sonra İbni Abbas bize konuşma yapmaya başladı. Ama güneş batıp yıldızlar çıkmasına rağmen konuşmasına devam ediyordu. Halk namaz diye söylenmeye başladı. Bu arada Beni Temim’den olan biriside durmadan namaz diyordu. İbni Abbas ona hitap ederek; ‘Ey biçare, bana sünneti mi öğretiyorsun?’dedi. Sonra şunları ekledi. Ben Hz. Resûlü Ekrem’in öğlen ile ikindi ve akşam ile de yatsı namazlarını birlikte kıldığını gördüm. Abdullah şöyle diyor; Ben bu meselede tereddüde kapıldığımdan dolayı Ebu Hureyre’yi gördüğümde bu konuyu ondan sual eyledim. Ebu Hureyre’de İbni Abbas’ın sözünü tasdik etti. [195]
Ayrı bir nakle göre de İbni Abbas’ın o şahsa şunları dediği naklolunmuştur; Ey zavallı bize namazı mı öğreteceksin? Oysa biz Peygamber zamanında iki namazı birlikte kılıyorduk. [196]
9-Muhammed Zerkani Muvatta’nın Şerhinde Ebu Sasa’dan şöyle nakleder. Abdullah b. Abbas Basra’da öğlen namazı ile ikindi namazını aralarına fasıla düşürmeden kıldı. Akşam namazı ile de yatsı namazını birleştirerek kıldı. [197]
10-Zerkani Tebarani’den oda ibni Mesud’dan şöyle nakleder: Resûlü Ekrem öğlen ile ikindiyi akşam ile de yatsı namazlarının birleştirerek kıldı. Bu konuda ondan sorulduğunda buyurdular ki; Ümmetim zorluk ve sıkıntıya düşmesin diye böyle yaptım. [198]
11-Müslüm b. Haccac, İbni Abbas’dan şöyle nakleder. Resûlü Ekrem Medine’de bir korku ve sefer olmadan öğle ile ikindi namazlarını bir arada kıldı. [199]
12-Müslim kendi sahihinde Said b. Cubeyr ve İbni Abbas’dan şöyle nakleder; Hz. Resulullah Medine’de bir korku ve yağmur olmadan öğle ile ikindi, akşam ile de yatsı namazlarını birleştirip kıldı. Ravi diyor ki; İbni Abbas’dan Onun niçin böyle yaptığını sorduğumda, ümmetinin bir zorluğa düşmemesi için böyle yapmıştır cevabını verdi. [200]
13-Buhari’nin nakline göre İbni Abbas şöyle diyor; Hz. Peygamber yedi rekatı (akşam ile yatsı) ve sekiz rekatı (öğlen ile ikindi) birlikte kıldılar. [201]
14-Müslüm b. Haccac kendi sahihinde şöyle nakleder; Bir şahıs İbni Abbas’a namaz, namaz deyip susuyordu; Bunun üzerine İbni Abbas o şahısa şöyle dedi; Ey biçare, bize namazı mı öğretiyorsun, oysa biz Resulullah’ın zamanında namazları birleştirip kılıyorduk. [202]
15-Müslüm b. Haccac Meaz’ın dilinden şöyle nakleder; Peygamberle birlikte Tebük seferi için yola koyulduğumuzda, Peygamber öğle ile ikindiyi ve akşam ile de yatsı namazını birleştirerek kıldı. [203]
16-Malik bin Enes Muvatta adlı kitabında diyor ki; ibni Şihab Salim b. Abdullah’tan yolculukta öğle ile ikindi namazının bir arada kılınabileceğini sorduğunda o da evet sakıncalı değildir dedikten sonra ekledi, acaba sen Arife günü insanların namazını görmüyor musun? [204]
Arafat’ta Arife günü Müslümanlar öğle ikindi namazının cem edilerek kılınacağını caiz görmüşlerdir. Yukarıdaki rivayette Salim b. Abdullah’ın dediği şudur; Arafat’ta insanlar her iki namazda birlikte kıldıkları gibi Arafat’ın dışında da bu iki namazı birleştirerek kılabilirler.
17-Muttaki Hindi Kenz-ul Ummal adlı hadis kitabında şöyle nakleder; Abdullah b. Ömer şöyle diyor; Hz. Peygamber seferde değilken öğle namazı ile ikindiyi ve akşam namazı ile de yatsıyı bizlere birleştirip kıldı. Bir şahıs İbni Ömer’e Peygamberin niçin böyle yaptığını sorduğunda o şöyle cevap verdi; (o) ümmetini zorluğa düşürmemek için böyle yapmıştır, eğre birisi namazını birleştirmek istiyorsa [205], yani eğer bir kişi namazı sebepsiz birleştirmek istiyorsa zor durumda kalmadan bunu yapabilsin. Zira Peygamberde bunun için namazları bazen cem edip de kılmıştır.
Netice itibarı ile şunları söylemek mümkündür; İşlerin kolaylaşması, meşakkat ve zorluğun ortadan kalkması için namazları bir vakitte birleştirip kılmak caizdir. Rivayetlerde de görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz bu kolaylık ve ruhsat kapısını açmış ve o kapıdan içeri girmiştir. Dolayısıyla Peygamberin girdiği kapıdan içeri giren Caferileri sırf bu amellerinden dolayı irdeleyen ve eleştirenler gerçekte Peygamberi irdelemiş ve eleştirmiş olurlar. Zira böyle bir şey O Hazret tarafından cevaz görülmüşse ümmete haliyle o Hazretin gösterdiği ve bilakis uyguladığı amele uyabilir ve bu tür bir kolaylıktan yararlanabilirler. İşte bu tür konularda güneş balçıkla sıvanmaz diyor, bunun aksini iddia edenleri düşünce ve tefekküre davet ediyoruz.
Sayın Okuyucu, kitabın bu bölümünde Merhum Sullanul Vaizin Şirazi Hazretlerinin konu hakkında Hindistan’da bir grup Ehl-i Sünnet ulemasıyla yaptığı münazarayı nakledeceğiz. Ümit olunur ki hak yolun yolcularına ışık tutar.
...NEVVAB-Benim sualim az olacaktır. Uzun bir müddetten beridir ki; Şia alimlerinden iri ile karşılaşıp kafamdaki soruya cevap bulma arzusu içindeyim ve o arzumda inşallah bugün gerçekleşecektir. Sualim şudur; Neden Şia’lar Resulullah’ın sünnetinin hilafına göre öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazlarını bileştirip kılıyorlar?
DAİ-Beyler, öncelikle şunu iyi biliyorsunuz ki; fer’i meselelerde alimler arasında birçok ihtilaf bulunmaktadır. Nitekim sizin dört mezhep imamları arasında da ihtilaf vardır. İkinci olarak da, bizim yaptığımızın Sünneti Nebeviye muhalif olduğunu söylediniz. Siz bu konuda yanılıyorsunuz. Çünkü Hz. Resûlü Ekrem namazları bazen birleştirip kılıyor ve bazen de ayrı ayrı kılıyordu.
Bu esnada Nevvab kendi arkadaşlarına dönerek bunun böyle olup olmadığını sual etdi.
HAFIZ-Peygamber sadece yolculukta ve yağmur gibi mazeretli zamanlarda ümmet zorluk ve meşakkate düşmesin diye namazları birleştirip kılmıştır. Ama sefer dışında kendi şehrinde mukimken ayrı ayrı kılıyordu. Zannıma göre Dai seferi hezer (şehrinde mukim) olarak telakki ettiler.
DAİ-Hayır kesinlikle yanılmıyorum. Hatta kendi hadis kaynaklarınızda rivayetlerde dahi Peygamberin şehrinde mukimken, hiçbir mazeret olmaksızın namazlarını cem ettiği naklolunmuştur.
HAFIZ-Zannedersem Şia rivayetleri ile bizim rivayetlerimizi karıştırdınız.
DAİ-Şia kaynaklarındaki rivayetler bu manada ittifak etmişlerdir. Sohbet sizin rivayetleriniz üzerindedir ki; sahih ve muteber kaynaklarınızda birkaç rivayet bu konuda naklolunmuştur.
HAFIZ-Onlardan bir kaçını buyurmanız mümkün mü acaba?
DAİ-Müslim ibni Haccac kendi sahihinde İbni Abbas’dan şöyle nakleder; Peygamber korku ve sefer dışında öğlen ile ikindi namazını akşam ile yatsı namazını birleştirip kıldı. [206]
Bu hadisi Ahmed ibni Hanbel’de Müsnedinin c.1, s.221 de nakletmiştir. Yine nakletmişlerdir ki; Peygamber Efendimiz sefer dışında Medine’de mukimken yedi rekatlık namaz ile sekiz rekatlık namazı birleştirip kıldılar. Başka bir rivayette ise, şöyle naklolunur; Ravi şöyle diyor; Bir gün ikindinden sonra İbni Abbas bize konuşma yapmağa başladı. Ama güneş batıp yıldızlar çıkmasına rağmen konuşmasına devam ediyordu. Halk namaz-namaz demeye başlamıştı. Bu arada Ben-i Temim’den olan biriside durmadan namaz namaz diyordu. İbni Abbas ona hitap ederek, ‘Ey biçare, bana sünneti mi öğretiyorsun?’ dedi. Sonra da şunları ekledi. ‘Ben Hz. Resulullah’ın öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazlarını birlikte kıldığını gördüm.’ [207]
Abdullah diyor ki; bu sözden dolayı kalbimde bir kırgınlık olduğu için meseleyi, Ebu Hureyre danışıtığımda, o da ibni Abbas’ın sözünü tasdik etti.
Ayrı bir nakilde de ibni Abbas’ın Abdullah b. Şakike şunları dediği kaydolunmuştur.
Ey zavallı, bize namazı mı öğreteceksin? Oysa biz Hz. Resulullah’ın zamanında iki namazı birlikte kılıyorduk. [208]
Yine sizin büyük alimlerinizden olan Zerkani Ebi Şasa’dan şöyle nakleder; İbni Abbas Basra’da öğle ile ilkindi ve akşam ile de yatsı namazlarını aralarında fasıla bırakmaksızın birleştirip kılıyordu ve şöyle diyordu; Peygamber namazlarını bu şekilde kılıyordu. [209]
Yine Müslim kendi Sahihinde, Malik Muvatta’sının Cem’u beyne-s Selateyn babında ve Ahmed b. Hanbel Müsnedinde, Said b. Cubeyr’den, o da İbni Abbas’dan şöyle rivayet eder; Peygamber Sefer dışında ve korku olmaksınız Medine’de öğle namazı ile ikindi namazını birleştirip kıldı. Ebu Zubeyr diyor ki; ben Said’ten Peygamberin namazları neden birleştirdiğini sual ettim. Said dedi ki; aynı soruyu bende ibni Abbas’a yönelttiğimde, o şöyle cevap verdi; Ümmetinin zorluğa düşmemesini irade ettiği için böyle yapmıştır... Bu babdaki rivayet ve haberleri fazlasıyla nakletmişlerdir. Bu konuya en açık delil ve hadis kaynaklarında ‘Cem-u Beyne-s Selateyn’ (Namazları cem etme-birleştirme) bablarının bırakılması ve bu bablarda bu konulara binaen hadislerin naklolunmasıdır. Eğer bunu aksine olmuş olsaydı; bu konuda hadis kitaplarında ‘Hezerde namazları birleştiren, seferde namazları birleştirme babları gibi hususi, babların olması gerekirdi.
İşte sahih ve muteber kitaplarda naklolunan bu rivayetler namazların Hezerde de (vatanda) seferde de cem’inin cevazlığını göstermektedir.
HAFIZ-Sahih-i Buhari’de böyle bir bab ve bu tür rivayetler mevcut değildir.
DAİ- Öncelikle şunu belirteyim ki, Müslim Nesa-i, Müsned-i Ahmed, Müslim ve Buhari’nin şerhleri gibi kaynakların nakilleri ve büyük alimlerinizin bu konudaki müspetli satırları bizim hedef ve maksadımız için yeterlidir.
İkincisi de; başkalarının naklettiği bu rivayetleri de Buhari kendi sahihinde getirmiş ama bir ustalık ve uyanıklıkla hadisleri asıl mahallinden başka bir mahalle intikal etmiş ve o bab’a da şu ismi vermiştir; ‘Bab-u Tahir-uz Zuhr ile’l Asr Min Kitab-i Mevagit-is Selat’ Yani namaz vakitleri kitabının öğleni ikindeye tahir etme babı. Eğer bu babı dikkat ile alırsanız diğerlerinin naklettiklerini orda da bulmanız mümkündür.
Bu hadislerin cem’u Beyn-es Selateyn babında izin ve ruhsat unvanında naklolunması her iki fırkanın ulemasının akidesidir ve bunun yanı sıra kendi sıhhahlarında bu hadislerin sıhhatini de kabullenmişlerdir.
Nitekim Allame Nevevi Sahih-i Müslimin şerhinde, Askalani, Kastalani ve Zekeriya Ensari Sahih-i Buhari’ye yazmış oldukları şerhlerinde, Zerkani Malik’in Muvattası’nın şerhinde ve diğer büyük alimleriniz bu konuda hadisleri nakletmiş, özellikle de İbni Abbas’ın hadisinin sahihliğine itiraf ettikten sonra bu hadislerin namazların hezerde ve sefer dışında ümmet zorluk ve meşakkatte olmasın diye bu hadislerin cem meselesine ruhsat ve izin delili olduğunu söylemişlerdir.
NEVVAB-Nasıl mümkün olabilir ki; Resûlü Ekrem zamanından cem meselesine amel etmeye dair hadislerin bize ulaşıp da özellikle alimlerin hüküm ve amellerinde ihtilafın olması düşündürücüdür.
DAİ-Sadece bu konu etrafında değil de, diğer birçok konu etrafından ihtilaflar vardır. Özellikle Ehl-i Sünnet alimleri dahi bu konuda ya düşünce kusurluğundan veya benim almadığım ayrı bir sebepten dolayı muteber hadisleri yanlış yorumlar neticesinde hadislerin zahirini kaybettirmişlerdir. Örneğin diyorlar ki; Bu hadisler korku, yağmur gibi mazeretli zamanları kastetmiş olsa gerek. Sizin geçmiş alimlerinizden İmam Malik, Şafii ve bir grup Medine alimleri gibi alimlerde bu tevil ve yoruma göre fetva vermişlerdir. Oysa bu görüşü İbni Abbas’ın naklettiği hadis reddetmektedir. Zira hadis de buyuruyor ki; ‘Korku ve yağmur olmadığı zaman’ namazları birleştirerek kılıyorlardı. Bazıları da kendi zanlarınca fikir üretmiş ve demişlerdir ki, Şayet Havanın bulutlu olduğu bir zamanda vakti tam olarak bilemeyip öğlen namazına başlamış ve öğlen namazından sonra bulut kaybolunca hava aydınlanmış ve aydınlanınca ikini namazının vaktinin girdiğini görüce öğle namazın da hemen sonra ikindiyi kılmışlardır. Böylelikle öğlen ile ikindi namazı birleştirilmiş demektir. Bu yorum safsatadan başka bir şey değildir. Zira yorum sahipleri galiba namaz kılanın Peygamber olduğunu unutmuşlar. Çünkü Peygamber için bulutun olması veya olmamasının bir eseri yoktur, çünkü o hazretin ilmi, sebepler bağlı deyildi aksıne o hazrettin ilmi bütün sebep ve eserleri kuşatmaktaydı. Diğer bir konu ise; taakkul ve tefekkür ölçüsü noksan olan bu tür yorum sahiplerinin elinde anlattıkları gibi bir delil mevcut değildir. Bu yorumun batıllığına, cem esnasında bulutun olduğuna delilin olmayışıdır. Zira böyle bir yorumu kabullenmek hadislerin zahirinin hilafınadır... Bütün yorumlar araştırmacılar ve muhakkiklerce merdudtur. Sizin kendi büyük alimlerinizde hadislerin zahirinin hilafına olduğunu söylemişlerdir. Sizin büyük alimlerinizden olan Şeyh-ül İslam Ensari ‘Tuhfet’ul Bari fi Şerhi Sahih-i Buhari’nin ikinci cildinin Selat-uz Zuhr mee-l esr vel mağrib mee-l işa ‘(Öğle namazı ile ikindi namazı ve akşam namazı ile de yatsı namazı) babının sayfa 292’de ve Allame Kastalani İrşad-us Sari fi Şerhi Sahih-i Buhari’nin 2. Cildinin 293. Sayfasında ve Buhariye şerh yazan diğerleri ve diğer bir çok muhakkileriniz de bu tür yorumların hadislerin zahirinin hilafına olduğunu söylemişlerdir.
NEVVAB-Öyleyse kardeş olan iki Müslüman kitleyi birbirlerine düşüren ve birbirlerine adavet ve düşmanlık gözüyle bakmalarına sebep olan ve birbirlerinin ameline itiraz etmelerine sebep olan bu ihtilaf nereden çıktı?
DAİ-Müslümanlardan kardeş olan iki kitlenin birbirlerine düşmanlık gözüyle baktıklarını söylediniz. Öncelikle ben Ehl-i Beyt Şia’ları adına burada onlar adına söylenen yanlış şeylerde onları savunmak zorundayım. Şunu iyi biliniz ki; biz Şia’lar Ehl-i Sünnetten olan avam ve ulema tabakasından hiç kimseye düşmanlık ve hakaret gözüyle bakmamakta aksine onları kendimize Müslüman kardeş olarak görüyoruz.
Ama ne yazık ki; yabancılar, hariciler, nasibiler, Emeviler, ins ve cin şeytanlarının Şia’lar aleyhine yaptıkları tebligatlar ve tahrikler bir çok Ehl-i Sünnet kardeşimizin kalbine tesir etmiş ve böylelikle onlarda kıblede, kitap da, Nübüvvette, Ahkâma, vacip ve müstehaplara amel etmede ve günahları terk etmede onlarla müşterek olan Şia’lara ve Ehl-i Beyt taraftarlarına farklı bir gözle bakmış ve onları ‘rafizi’, müşrik ve kafirlikle nitelemişler ve onlara düşmanlık gözüyle bakmışlardır. Bu tür ihtilafların nereden çıktığını sordunuz, inşallah ileri ki sohbetlerimizde de bu konuya açıklık getireceğim.
Diğer bir mesele ise, Ehl-i Sünnet alimleri namazın cem meselesinde ki, ümmete kolaylık, rahatlık olsun ve bu meseleye mutlak olarak cevaz anlamını ifade eden hadisleri ruhsat ve kolaylık ve rahatlık unvanında naklettikleri hadisleri ne hikmetse farklı bir şekilde yorumunu yapmışlar ve mazeret ve özür dışında cem’i caiz görmemişlerdir. Ebu Hanife ve ona tabi olanlarda mutlak olarak ister mazeret halinde veya mazeret dışında, seferde veya hezerde cem’i men etmişlerdir. Ama usul ve fur’u ilminin tamamında birbirleriyle ihtilafı olan Şafii’ler, Maliki’ler ve Hanbeli’ler, Hac, Umre, Savaş ... gibi mubah yolculuklarda cem meselesine cevaz gözüyle bakmışlardır. Ama Ehl-i Beyt Şia’ları, Peygamber Efendimizin, buyruğuna göre ‘Ehl-i Beyt hakkı batıldan ayıranlardır ölçüsüne dayanarak onlara itaat ederek mutlak olarak namazı birleştirmeyi caiz görmüşlerdir...
HAFIZ-Bizleri bu konuda aydınlattığınız için size minnettarım...

[YUKARI]


ABDESTTE AYAĞA MESHETME

Halifeler mektebine tabi olan Ehli Sünnet camiası ile Ehlibeytin kanalıyla Peygamber efendimizin sünnetine tabi olmayı prensip edinen Caferiler arasında abdest meselesinde iki ana ihtilaf vardır. Bu ihtilaflarda, abdestte ayağın meshedilmesi veya yıkanması ile ellerin yukarıdan aşağıya mı yoksa aşağıdan yukarıya doğru yıkanması hususunda dır.? Biz her ihtilaflı meselede olduğu gibi, bu konuda da tek kaynak Kur’an ve sonrasında da Ehli Sünnetin Sıhah ve kaynaklarının naklettikleri hadisler olmak kaydıyla açıklık getirmeğe çalışacağız.
Abdestte ayaklar konusunda Müslümanlar arasında toplum dört tane görüş vardır.
Birinci görüş; Abdest alırken ayakların meshedilmesinin farzı tayinidir. Bu görüş Ehl-i Beyt mektebinin görüşüdür.
İkinci görüş; Abdeste ayakların yıkanması farzı tayinidir. Bu görüş Ehl-i Sünnet mezhebinin dört fakihi olan Ebu Hanife, Şafii, Malik, Ahmed b. Hanbel ve Onların tabiilerinin bir grubunun görüşüdür.
Üçüncü görüş; Her ikisinin de cem etmeyi yani hem yıkama ve hem de meshetmeyi kabullenmişlerdir.
Bu görüş de Zeydiye İmamlarından olan Davud b. Ali, Nasiruril Hak ve Zeydiye alimlerinin çoğunluğunun görüşleridir. [210]
Dördüncü görüş; onlardan birinin yapılmasını (yıkamak veya meshetmek) gerekli görenlerin görüşüdür. Bu görüş de Ehl-i Sünnet mektebinden olan Hasan-ı Basri Muhammed b. Ceriri Taberi ve Ali Cubbai gibi alimlerin görüşüdür. Şeyh Muhyiddin Arabi de Fütuhat-ı Mekki adlı eserinde bu görüşü zikretmiş ve şöyle demiştir:
‘Bizim mezhebimiz (görüşümüz) ihtiyarıdır. Meshetme Kuran’ın zahirine göre, yıkamak ise sünnete göredir.” [211]
Yukarıdaki dört görüşü savunanların kendilerine göre şahit ve deliller vardır. Ama biz bu görüşler içerisinde Müslümanlar arasında en fazla taraftarı olan birinci ve ikinci görüşü Kuran ve Sünnet ışığında inceleyeceğiz ve hangisinin Kuran ve Sünnete mutabık olduğunu açıklamaya çalışacağız. Her iki görüşü savunanların deliline geçmeden önce şunu belirtelim ki; Peygamber Efendimizin defalarca ister hezerde, ister sefer, savaş, gece ve gündüz abdest alması bir çok sahabe tarafından görülmesine rağmen Müslümanların bu tür açık bir meselede ihtilafa düşmüşleri şaşılacak şey doğrusu. Anlaşılıyor ki; şahsi içtihat zihniyeti bu konuya da el uzatmış ve ihtilafın doğmasına sebep olmuştur. Bu tür açık meselelerde içtihadın bir oyun olduğu bu ihtilaftan gayet iyi anlaşılmaktadır.
Kuran’ı Kerim her konuda olduğu gibi bu konuda da hüküm direktifini koymuştur. Eğer Asr-ı Saadet döneminde herhangi bir konu Müslümanlarca müphem olsaydı, o konuyu Peygambere sual eder ve beyanını isterlerdi, çünkü Peygamberlerin vazifesi tebliğ ve tebyindir. Asr-ı Saadet dönemindeki Müslümanlar Abdest ayetinden ya yıkamayı veyahut meshetmeyi algılamışlardır. Denilebilir mi ki; onlarda bu konuda ihtilafa düşmüşlerdi? Cevap menfidir. Zira eğer Peygamber Efendimizin kendi zamanında böylesine ameli ve açık bir konuda müphemlik veya ihtilaf olursa Peygamber Efendimizin vefatından sonra ki Müslümanların hali nasıl düşünülebilir!
Kuran’ı Kerim konu hakkında Maide süresinin 6. Ayetinde şöyle buyuruyor; ‘Ey inananlar, namaza durmak istediğiniz zaman yüzlerinizi ve dirseklerinizi ellerinizden yıkayınız, başınızın bir kısmını ve üzerindeki çıkıntıya kadar ayaklarınızın bir kısmını meshediniz.’
Ehl-i Sünnet alimleri genelde yukarıdaki ayete ve bazı çelişkili rivayetlere istinaden abdeste ayakların yıkanmasının gerekliliğini söylemişlerdir. Çünkü kıraatçi Asımın ravileri olan Nafi, İbni Amir, Kesai ve Hafs bu ayetteki Ercul kelimesinin vucuh kelimesine atfederek üstün ile “Erculekum” şeklinde okumuş veyahut takdirde (gizli) iğsilu fiilini tutmuş onun için erculekum okumuşlardır. Dolayısıyla her iki takdirde meshedin başınıza yıkayın ayaklarınız şeklinde olur.
Bazıları da Cerri Cevar kaidesine göre Erculikum olarak ayeti okumuşlardır. Yani Ercul kelimesinin esreyle okunması ruusi kum’a atfolduğundan değildir. Hakikatte o vucuhe kum’a atf olduğu için üstündür (mensubtur) ama ruusikum’la hem cevar olduğu için esreli okunmuştur. Bu açıklama neticesinde ayaklar yıkanmalıdır.
Ehl-i Sünnet ulemasının ayetteki istinbat şekli yukarıdakilerden ibarettir.
Ama hadisler konusundan, Ehl-i Sünnet tariklerince onların kaynaklarında naklolunan bazı rivayetlerde Peygamberin abdest alırken ayaklarını yıkadığı naklolunmuştur. [212]
İbni Abbas Peygamberin aldığı abdesti beyan ederken onu ayakları yıkamakla tamamlamıştır diye açıklamıştır. [213]
Buhari Abdullah b. Ömer’den şöyle rivayet eder; Peygamber bir yolculuğunda bizden ayrıldı, bizim yanımıza vardığı zaman biz ikindi namazını kılmamış geciktirmiştik, namazı kılmak için abdest almaya başladık ve abdest alırken ayaklarımıza meshettik, Peygamber bunu görünce yüksek sesle şöyle buyurdu; vay olsun cehennem ateşinden dolayı ayaklarınızın altına. Hazret bu cümleyi iki veya üç kez tekrarladı. [214] Hazretin bu sözü yıkamaya bir uyarıydı.
Ebu Muhammed Huseyn b. Mesud b. Muhammed Şafii Beğevi Mesabih adlı eserinde ve diğerleri Hz. Ali’nin ashaplarından olan Ebu Heyye’den şöyle naklederler.
‘Hz. Ali’nin şu şekilde abdest aldığını gördüm, önce ellerini yıkayıp temizledi ve ağzına su alıp, üç defa mazmaza etti ve arkasından burnuna su aldı daha sonra üç defa yüzünü ve üç defa da kollarını yıkadı ve sonrasında bir defa başına meshetti ve daha sonra da ayağının çıkıntısına kadar olan bölümü yıkadılar, daha sonra ayağa kalkıp abdestten arta kalan bir miktar suyu içtiler ve oradakilere dönerek şöyle hitap ettiler; sizlere Peygamberin nasıl abdest aldığın göstermek için böyle yaptım. [215]
Bu tür rivayetler mezkur konuda fazlasıyla naklolunmuştur.
Bunlardan anlaşılan netice şudur ki; Kuran ve hadis yıkamaya delalet etmektedir. Buna göre ayaklarını meshedenlerin delilleri batı ve kendileri yanlış yolda olup bu konuda Kuran’ı Manevi tahrife maruz bırakmışlardır.
Sayın okuyucu yukarıdaki zikrolunanlar, ayak yıkanmalıdır görüşünde olanların delilleridir.
Konu hakkındaki ayetin yorucularına deriz ki; gerçekten sizler insaflıca ayeti tahkik etseydiniz görürsünüz ki o ayet bizim sizlere olan delil ve hüccetimizdir. Zira görülüyor ki; sizler ayetteki ercul kelimesinin üstünlü yani “ercullekum” şeklinde okunmasına iki sebep gösteriyorsunuz. Biz ve sizler ikinci sebepte müşteriğiz. Zira gizlilik elin haddi geniştir. Sizler ‘iğsilu’ yıkayınız fiilini takdirde ve gizlide tutup erculekum olarak okuyorsunuz ve bunu delil olarak gösteriyorsunuz, o zaman biz de deriz ki; hayır iğsilu fiili değilde ‘imsehu’ meshedin fiili taktir ve gizlidedir. Dolayısıyla imsehu’da sizlerin taktirde tuttuğunuz iğsulu’ya karşı bizim delilimiz olacaktır. Çünkü ‘Erculukum’ a yakın olan ‘imsehu’ karinesi ona uzak olan ‘iğsilu’ karinesinden uzak bir ihtimali yoktur. Ama ‘erculekum’un üstünlü şekilde okunmasının birinci sebebine gelince, Birinci sebebe göre sizler ‘ercul’u ‘vucuhekum’a atfettiğiniz için üstünlü olduğunu söylüyorsunuz. Oysa bu tür bir atf Arap lisanı gramerine göre bozuk olup kelamı düzen dışına iter. Örneğin, eğer birisi Velid’in vurulmasını kastederek şöyle söylerse ‘Zerebtu Zeyden ve Emren ve Ekremtu Haliden ve Veliden’ (Vurdum Zeydi ve Emri ve ikram ettim Halide ve Velid’e) ve söylediği bu cümlede de Velid’i Halid’e değil de Zeyd’e atfetmeyi irade ederse cümle şu şekilde olur, ‘Vurdum Zeydi ve Emri ve İkram ettim Halide ve vurdum Velid’i’. Bu tür cümleler Arap lisanında Fesahat ve Belagatı olmayan cümlelerdir. Kuran’ı Kerim ise her zaman Arap Lisanının belagat ve fesahatinin üstünde olup ister Müslim ister gayri Müslim Arap edipleri kalbinde bu yönüyle taht kurmuştur.
Diğer bir konu ise, Arapça lisanı edebiyatına göre ‘erculekum’un ‘vucuhekum’a atıf olunması yanlıştır. Zira Arap lisanı edebiyatına göre ‘el-Egrebu yemne-ul eb’ad’ Yani yakın uzağı men eder. Bu kaideye göre Halid’in kendisine yakın olan ‘ikram’ fiiline mef’ul olması ona uzak olan ‘vurmak’ fiiline mef’ul olmasından daha iyi ve edebiyat kurallarına da uygundur. Dolayısıyla, ‘Ercul’ (ayaklar) kelimesinin kendisine yakın olan ‘imsehu’ (meshedin) fiiline mef’ul olması onun kendisine uzak olan ‘iğsilu’ (yıkayın) fiiline mef’ul olmasından daha iyi, uygun, fasih, beliğ ve edebiyat kurallarına mutabıktır.
Sayın okuyucu! Dikkat edilecek olunursa abdest ayetinde iki fiil vardır, yıkayın ve meshedin fiileri. Böylelikle ayette iki cümle vardır. Biz o iki cümleyi ayetteki kelimeleri ileri geri oynatmadan olduğu gibi kaydediyoruz.
Birinci cümle: ‘Yıkayın yüzlerinizi ve ellerinizi dirseklerinizden’
İkinci cümle: ‘Ve meshedin başlarınıza ve ayaklarınıza çıkık kemiklerinize kadar’ Bu iki cümleye bu şekilde bakan ve bu haliyle okuyan birisi ister Arap olsun, isterse de gayri Arap hiç şüphesiz tereddüt etmeden şöyle söyler; Bu ayete göre abdestte bizim yüz ve ellerimizi yıkamamız ve baş ve ayaklarımıza meshetmemiz gerekir. Bunu aksini de söylerse ya lel aceb demek zorunda kalırız.
Ehl-i Sünnet alimlerinden olan bazılarının cerri cevar kaidesine göre ayetteki kelimeyi ‘erculikum’ okumalarına gelince;
Nahivcilerin, edebiyatçıların çoğunluğu bu kaideyi inkar etmiş ve onun caiz olmadığını söylemişlerdir. Caiz bilenleri de iki şarta göre caiz görmüşlerdir. Birincisi kelamdaki maksadın yanlışlıkla algılanmaması, ikincisi de hemcevar olan kelimelerin arasında atıf harfinin olmamasıdır.
Abdest ayeti hakkında ve hem cevar kaidesinin yanlışlığına dair Ehl-i Sünnet kitlesinin büyük tefsircilerinden Fahri Razi tefsirinde şöyle diyor; Meshi farz bilenlerin delilleri ‘ercul’ kelimesin de naklolunan iki meşhur kıraate bağlıdır. Kıraat imamlarından, İbni Kesir, Hamza, Ebu Amr ve Ebubekrin rivayetine göre Asım bu kelimeyi esreyle ‘ercilukum’ şeklinde okumuştur. Nafi, İbn Amr ve Hafsın rivayetine göre de Asım üstünle ‘erculekum’ olarak okumuşlardır. Ercul kelimesi esreyle ‘ercilukum’ şeklinde okunursa o zaman ‘rüus’ kelimesine atfedilir. Yani başın meshedilmesinin farz olduğu gibi ayaklarında meshedilmesi farz olur. Eğer bir kimse şöyle derse, Evet ‘ercul’ kelimesi meksurdur fakat, ‘rüus’ kelimesine atfolduğundan değil, ‘cerri civar’ dan dolayıdır. Örneğin ‘cuhru zubbin haribin’ (Kertenkelenin yuvası haraptır) cümlesindeki harib kelimesi zubbin kelimesine yakın olduğundan dolayı meksur olmuştur. Veya ‘Kebir-u unasın fi bicadin müzzemmelin’ (Bir kabilenin büyüğü nakışlı elbiseyle bürünmüştür) cümlesindeki ‘müzzemmil’ kelimesi ‘bicadin’ kelimesine yakın olduğu için meksur olmuştur.
Cevabında deriz ki, bu birkaç delile göre doğru değildir;
1-Şüphesiz cerri civar kuralı gereği meksur olan kelime çok azdır. Ancak şiirlerde zaruret dolayısıyla olabilir. Kuran’ı Kerim’de böyle bir zaruret yoktur.
2-Cerri Civar kuralı gereği esre ‘cuhru zabbin harib’ gibi şüphe ve tereddüt doğurmadığı bir yerde gelir. Şu kesindir ki; ‘harib’ ‘zabbin’ kelimesine sıfat olamaz, sadece ‘cuhrun’ kelimesinin haberi olabilir. Ama abdest ayetinde de şüpheye düşmekten bir güvence yoktur.
3-Cerri civar kaidesi gereği esre atıf harfi olmadığı yerde olur. (Abdest ayetinde ise atıf harfi mevcuttur). Harfi atıfla birlikte cerri civar kaidesinin de gelmesini hiç kimse söylememiştir.
Daha sonra Fahri Razi sözlerine şöyle devam ediyor; Bazı alimlerde ‘ercul’ kelimesinin üstünle okunmasının meshetmeyi gerektirdiğini söylemişlerdir. Çünkü ‘erculekum’ ‘bi-rûusikum’ kelimesinin yerine matuftur. Bu kelime mef’ul- bih olduğundan dolayı mahallen mensuptur, fakat lafzen ba-i carreyle mecrurdur. ‘Erculekum’un ‘rûus’ kelimesinin mahalline atf olunup üstünle okunması caiz olduğu gibi ‘ercul’ kelimesini ‘rûus’ kelimesinin zahirine atfederek mecrur okunmakta caizdir.
Buna göre ‘ercul’ kelimesini üstün eden amilin ‘vemsehu’ veya ‘feğsilu’ olduğunu diyebiliriz. [216] Ama eğer iki amil bir mamul’da toplanırsa en yakın amilin amel etmesi daha uygundur. Öyleyse bu açıklamalarımızın doğrultusunda Allah’u Teala’nın buyruğundaki ‘erculekum’ kelimesine nasb (üstün) veren ‘vemsehu’ (meshedin) dur. Buna göre ‘erculekum’ kelimesindeki ‘lam’ harfini (nasb) üstün ile okumakta ayakların meshedilmesini gerektirmektedir. [217]
Ehl-i Sünnetin fıkıh ve Arap edebiyatı hakkında görüş sahibi olup da mahukkik olan bir grup, örneğin, Şeyh İbrahim Halebi, Gunyet’ul Mutemelli fi Şerhfi muniyet-il Musalli Elal Mehahib-il Hanefi adlı kitabından abdest ayetinde mezkur konudan bahsederken şöyle demiştir; Abdest ayetinde ‘Erculekum’ kelimesi yedi kıraatçi arasında hem esre hem de üstünle okunmuştur. Nasble okunması ‘vücuhekum’ yerine aftedilmesinden cerle okunması da cerri civarından dolayıdır. Ama doğru olan ‘ercul’ kelimesi her iki kıraatta da ‘rûüs’ yerine matuftur. Nasble okunduğu takdirde mahalline cerle de okunduğu taktirde lafzına matuftur. Daha sonra şöyle ekliyor; ‘erculekum’u ‘vucuhekum’ atfetmek caiz değildir. Çünkü matufla matufu aleyh arasında mu’terize (yabancı) bir cümle (yani, vemsehu bir rûusikum) geçmiş olur, bu da onların arasında ayrılık meydana getirir. Kurala göre onların arasında bir kelime dahi fasılaya sebep olmalı, nerede kaldı ki bir cümle fasıla olabilsin! Fesahatli hiçbir kimsenin sözünde ‘zerebtu zeyden ve merentu bi Halidin ve Amren’ diyerek, Amrı Zeydin yerine atfetmesini duymamışım. Cerri civara gelince bu kural sıfatta çok nadir kullanılmaktadır... Atıf harflerinde cerri civar kuralını uygulamak kesinlikle caiz değildir. Çünkü atıf cerri civarı men eder. [218]
Sindi ismiyle tanına Ebul Hasan Muhammed b. Abdulhadi Sünen-i İbni Maceye yazdığı haşiyede, Kuran’ın zahirinden meshin anlaşıldığına yakin ettikden sonra şöyle diyor. Kuran’ın zahiri meshi göstermektedir. Çünkü ‘erculikum’ esreyle okunduğunda ‘rûusikum’ yerine atfedilir ‘erculekum’ üstünle okunduğunda ‘rûusikum’ mahalline atfedilir. (Her iki takdirde meshi gösterir) ‘Ercul’ kelimesinin üstünle okunup mahalline atfedilmesi cerri civar denilip, ‘vücuh’ kelimesine atfedilmesinden daha uygundur. Nitekim Nahv ilminin bilginleri de bunun böyle olduğunu vurgulamışlardır. Zamehşari’de cerri civarın yerine, mahalle atfetmeyi uygun görüp, Kuran’ın zahirinin meshetmeye delalet ettiğini söylemiştir. [219]
İbni Hemmam, Sahabi ve tabiun silsilesine dayanarak verdiği tanıma göre iki organın (eller-kollar ve yüz) yıkanmasıyla iki organın (baş ve ayaklar) meshedilmesinden ibarettir şeklinde açıklamıştır. [220]
Sayın Okuyucu;
Ehl-i Sünnet değerlerinden ve büyük alimlerinden olan Fahri Razi, Halebi, Sindi, İbni Hammam ve İbni Hazm Endulüsinin sözlerini teyit ve tasdik eden bilginler oldukça çoktur ama bu beş şahsiyet bizler ve maksadımız için yeterlidir.
Carullah Zemahşari Keşşaf adlı tefsirinde abdest ayetine nadirin bile yapmadığı bir tefsir getirmiştir. O şöyle diyor; Yıkanan üç arza arasında yer alan ‘Ercul’ün (ayaklar) yıkanması suyun onun üzerine dökülmesiyle gerçekleşir. Yıkanmasının nehyedilmesi israfa yol açacağı zannından dolayı abdeste meshedilen üçüncü azaya (rûusa) atfedilmektedir. Bu atıf onun meshedilmesi için değil sadece suyun onun üzerine dökülmesinde iktisatlı davranmanın gerekliliği içindir. Allah’u Teala ile-l kabeyn tabiriyle de, ayağın meshedilmesini zannedenin zannını gidermek için onun nihayetini belirtmiştir. Çünkü meshetmenin İslam dininde nihayeti belirlenmemiştir.
Evet bu tür bir açıklama safsata ve edebiyat ayaklarına girmeden başka bir şey değildir. Görüldüğü gibi bu sözlerin şer’i hükümleri Kuran’dan istinbat etmek ve Kuran tefsiriyle hiçbir ilgisi yoktur. Onun kendi sözünü ispat edecek hiçbir delilde mevcut değildir. Zemahşari dini meseleleri asıl kaynağından istinbat edip İslam ümmetine sunma yerine ayeti kendi meşrebine ve mantığına göre tefsir etmiştir. Bu safsatasında öyle garip bir söylemiştir ki; ayakların yıkanmasının farzlığın kendi inancına yerleştiren birinden başkası onun bu safsatasına aldanmaz ve onu dinlemez. Oysa ki ayağı yıkamak ihtilaflı bir meseledir. O bu ihtilafa teveccüh bile etmemiştir. Oysa ki onların din bilginleri Kuran’ın zahirinden meshin anlaşıldığını söylemişlerdir.
Bu konuda ‘ercul’ kelimesinin ‘rûus’ kelimesine atfedilmesiyle ilgili edebiyat nahiv kurallarının gerektirdiği şey bizim için yeterlidir. İslam alimleri bundan ittifak etmişlerdir. Bazı Ehl-i Sünnet alimleri diyorlar ki; yıkamak meshi de kapsar. Ama mesh yıkamağı kapsamaz. Yani, ayaklarımızı yıkadığımızda onlara meshetmişde oluruz, ama meshettiğimizde yıkamış sayılmayız.
Bu tür görüş sahiplerine cevap olarak diyoruz ki; ‘yıkamak ve mesh’ iki ayrı söz ve iki ayrı hakikattir. Bunları birbirinin yerine bırakmak doğru değildir. Çünkü yıkamak, yıkanan azanın üstüne su dökmekle mesh ise mesh olunmasın istenen azanın üstüne el çekmekle-sürmekle gerçekleşir. Bu halde yıkadığımız takdirde mesh etmiş sayılmayız.
Bazıları, efendim ayakları mehsetmenin ne faydası olabilir! Oysa yıkamak maslahata daya uygun ve temizliğe de mutabıktır. Ayakları terli, kirli birisinin meshetmesi yoksa yıkaması mı daha makuldur?
Cevaben deriz ki; öncelikle dini ve şer’i meselelerde neyin daha uygun maslahat ve makul olduğunu beşer değil de Allah bilir. Eğer insan dini meselelerini bazılarının yaptığı gibi kendi mantığından yola çıkararak algılarsa, bu tür bir insan dini İlahilikten çıkarmış, beşerleştirmiştir demektir. Oysa yeryüzünde İslam’dan önce ki dinlerin tahrif olmasının ana sebep ve virüsü de işte bu tür hastalıklar olmuştur. Eğer Allah’ın Kitabı meshi emretmişse o yapılır, yıkamayı da emretmişse yıkanılır.
Evet yıkamanın temizliğe uygun olduğu bir gerçektir. Ama şahıs Rabb’inin emrini yapmak istiyorsa kirli, terli olan ayaklarını önce yıkasın ve kurulasın sonrasında abdestini alsın ve alırken de Kuran’ın emri gereği ayağına meshetsin. Böylelikle hem temizlik ilkesine hem de Kuran’ın emrine uymuş olur. Nitekim bu esnadan dolayı Caferilerin ziraat vb. işlerde yalın ayak çalışan işçi ve çiftçileri veya ayağı kirli veya terli olanlar abdest almak isterlerken önce ayaklarını yıkayıp temizlerler. Daha sonra yüz ve kollarını yıkayarak abdest almaya başlarlar, sonrasında kuru ve temiz ayaklarının üzerine elleri ıslaklığıyla meshederler.
Neticede, bu konu hususunda ‘ercul’ kelimesinin ‘rûus’ kelimesine aftedilmesiyle ilgili edebiyat nahiv kurallarının gerektirdiği şey konunun açıklığı için yeterlidir. İslam alimleri de bunda ittifak etmişlerdir.


[YUKARI]

HADİSLERE BAKIŞ

Ayağı yıkamakla ilgili hadislere gelince, bu hadisler iki kısımdır. Onlardan bazıları, Abdullah b. As’ın hadisi gibi kesinlikle yıkamaya delalet eden hadistir. Müslim ve Buhari’nin Abdullah’tan naklettiği hadisi bir daha zikrediyoruz;
‘Peygamberle birlikte yolculuktaydık... Abdest alırken ayaklarımızı meshediyorduk. Peygamber ateşten dolayı vay topukların haline’ diye seslendiler.
Bu hadisten yıkama neticesini alanlara sormak lazım, Peygamber onları görüp vay topuklara dedikten sonra sebebinde meshi göstermiş ve sonrasında yıkamayı emretmiş midir? Hayır, hadisi şerifte böyle bir kayıt yoktur. Oysa bu hadis sahih olduğu takdirde ayaklara meshetmeyi gerektirir. Çünkü Peygamber onları bu amelden nehyetmemiş aksine onların bu amelini onaylamıştır. Ama burada bir şeye karşı çıkmıştır. Buda topukların kir veya necaseti olsa gerek. Zira o günün koşullarında Hicaz bölgesinde yolculuk yapan insanların hali nasıl düşünülebilir. Özellikle onların içerisinde bir grup yalın ayaklı cahil bedevi Arab’ı varsa, bunları temizliğine dikkat etmeyen, yolculukta idrar ederlerken üzerlerine, ayaklarına sıçramasın diye titiz olmayan insanlar olmaları mümkündür. Bundan dolayı necis veya kirli ayaklarıyla namaz kılmamaları için Peygamber onları ateşle tehdit etmiştir. Onlarda bu sözü duyunca maksadı anlamamış ve Peygamberin bu sözü meshi gördüğü için buyurduğunu ve abdeste ayakların yıkanmasının gerekliliğini zannetmişlerdir.
Abdullah bin. Ömer ve onunla birlikte abdest alan bir grup sahabe ki abdestlerinde ayaklarına meshediyorlardı, Peygamberin seçkin sahabelerindendi. Dini vazifelerini ve ilahi kuralları direktif olarak Peygamber Efendimizden öğreniyorlardı. Hiç şüphesiz bu tür sahabeler dini meseleleri ve abdest alma şeklini bizlerden ve sizlerin dört mezhep imamınızdan daha iyi biliyorlardı. Zira onlar bir ameli Peygamber Efendimizden görmeyene veya duymayana kadar ona amel etmiyorlardı. Çünkü onlar insanı kimi zaman zanna sürükleyen içtihattansa yakine amel etmeyi tercih ediyorlardı. Zira o zaman ve mekan yakini hasıl etmek onlar için mümkündü. Binaenaleyh, Peygamberle birlikte yolculuk yapan sahabelerin meshin farz olduğunu bilmeyerek ayaklarını meshetmeleri şaşılacak şey olur doğrusu ve bu aklende gayri mümkündür. Bu hadis ayakların meshedilmesinin farz olduğuna delil olarak yeterlidir. Eğer ayakları yıkamak farz idiyse neden sahabe yıkama yerine meshi yapıyorlardı. Bu açıklamalardan sonra anlaşılan şudur ki; Abdest ayetinin, mesh ashabının yıkamak ashabına delil olması gibi yukarıdaki hadiste yıkamak ashabının değil de mesh ashabının diğerlerine olan delildir.
İbni Abbas’dan nakledip ona nisbet verdiğiniz şey ise, meşhur ve sahih kaynak ve nakillere muhaliftir. Zira kendi sahih kitaplarınız ve sizlerin Fahri Razi gibi büyük alimleriniz ve diğerleri İbni Abbas’ın görüşünün mesh olduğunu söylemişlerdir.
Ayağın yıkanmasına delalet eden hadislerden biri de Hz. İmam Ali (as.)’dan nakledilen hadistir. Hz. Ali’nin adına naklolunan hadisin benzerleri de Ehl-i Sünnetin kaynaklarında Osman’ın kölesi Hamran’dan, Abdullah b. Zeyd b. Asım-el Ensari’den ve diğerlerinden bu anlamda hadisler naklolunmuştur. Bu hadisler birkaç yönden doğru değildir:
1-Hz. İmam Ali’den ayağın yıkanmasına dair naklolunan hadisin hilafına Ehl-i Beyt kaynaklarından hem o hazretin kendisinden ve hem de pak ve temiz olan evlatlarından rivayetler naklolunmuştur. Sizin kaynaklarınız dahi İmam Muhammed Bagır ve İmam Cafer-i Sadık (as.)’dan bu hususta hadis nakletmişlerdir. Hiç şüphesiz bu yüce zatlar kendi babalarının yolunun sizden ve sizin dört mezhep imamınızdan daha iyi biliyorlardı.
2-Bu tür hadisler hem Kitapla ve hem de Ehl-i Beyt imamlarının uygulaması ile muhaliftir. Zira Ehl-i Beyt imamlarının tamamı istinasız olarak ayağa meshediyorlardı. Kuran ve Ehl-i Beytte, sakaleyn hadisine binaen birbirlerinden ayrılmaz iki sağlam emanettirler. İslam Ümmeti bunlara sarıldığı müddetçe kesinlikle sapmaz ve dalalete düşmezler. Dolayısıyla bu ikisine muhalif ve ters olan her şey ve her hadis terk olunandır. Çünkü bunlar sünneti öğrenme ve dini Rabbin istediği gibi yaşamada en sağlam ve en iyi ölçülerdir.
3-Eğer ayakları yıkamakla hususundaki hadisler doğru olsaydı tevatürle nakledilmiş olurdu. Zira abdest gibi zahirde gözüken ve namaza basamak olan bir ameli kadın, erkek, köle, büyük, küçük herkesin bilmesi veya en azından büyük bir kitlenin Peygamberden görmesi gerekir. Eğer yıkamak Müslümanlar arasında kesin olsaydı, tüm Müslümanlar hem asr-ı Saadette ve hem de sonra ki zamanlarda onu iyice öğrenip her dönemde onu tevatürle nakletmiş olurlardı. Böylelikle bu tür tartışma ve ihtilaflarda çıkmaz ve kimsede onu reddetmeye kalkışmazdı. Durun böyle olmadığından dolayı bu çeşit hadislerin zayıf oluşu ve konu hususundaki yetersizlikleri meselenin nasıl olduğu gayet açığa vurmaktadır.
4-Yıkamak hususunda nakledilen hadisler birbirleriyle çelişmektedir. Bazıları Hz. Ali, Hamran ve İbni Asim’in hadisleri gibi yıkamayı emretmektedir. Buhari, Müslim ve diğer hadis kaynaklarının İbni Abbas’dan ve diğerlerinden naklettikleri hadislerde meshi göstermektedir. Sahih-i Buhari’nin naklettiği hadisi Ahmed, İbn Ebi Şeybe, İbni Ebi Ömer, Beğavi Tabarani ve Maverdi de nakletmişlerdir. Bunların her birisi güvenilir bildikleri kişiler kanalıyla Ebu Esved’ten o da Ubdad b. Temim’den o da babasından şöyle nakletmişlerdir; ‘Resulullah (s.a.a)’i abdest alırken ayaklarını meshettiğini gördüm.’
Buhari’nin Sahihinde naklettiği gibi A’yen’in iki oğlu Zürare ve Bukeyr’de İmam Muhammed Bagır (as.)’ın Peygamberin nasıl abdest aldığın amelen gösterirken, abdeste ellerinin ıslaklığıyla yeniden elini suya dokundurmaksızın başına ve ayaklarının üzerine meshettiğini nakletmekteler. [221]
Ehl-i Beyt kaynaklarında Ehl-i Beyt imamlarından bu şekilde naklolunan rivayetlerin sayısı oldukça fazladır. Ama her ne hikmetse, bir çok konuda sünneti devre dışı bırakmaya çalışıp ‘Hesbuna Kitabullah’ Allah’ın kitabı bize yeterlidir görüşünü savunan zihniyet, abdest konusunda sünnet vesilesi ile Kuran’ı Kerim’in hükmünü devre dışı bırakmaya çalışmıştır. Abdest meselesinde meshi hem Kuran ve hem de Ehl-i Beyt ve Ehl-i Sünnet kaynaklarında naklolunan hadisler göstermektedir. Yıkamayı ise sadece Ehl-i Sünnet kaynaklarında geçen birkaç hadis göstermiştir ki o hadislerinde araştırma neticesinde hallerinin ne olduğu gayet açıkça ortaya serilmiştir. Bu konuda hadisler çelişkili olduğundan dolayı baş vurulması gereken tek kaynak Kuran’ı Kerim ve Peygamber Efendimizden naklolunan sahih sünnet olmalı ve bu ikisinden asla yüz çevrilmemelidir. Aksine ümmet bu konuda dalalete düşmüş olur
. Sayın Okuyucu; Kuran’ı Kerim’in açıkça ayağınıza meshedin buyurmasına rağmen Ehl-i Sünnet alimleri yıkama konusunda direnmiş ve bu doğrultuda fetvalar vermişlerdir. Ama ne yazık ki; her ne hikmettense Kuran’ın mevzu bahis bile etmediği meste ve çoraba meshetme hususunda fetvalar vermişlerdir. Bazıları mutlak olarak meste ve çoraba meshin caiz olduğunu ve bazıları da sadece yolculukta caiz olabileceğine dair fetvalar vermişlerdir. Bu konuda Ehl-i Sünnetin fıkıh hadıs, tefsir kitaplarına bakabilirsiniz. Neden Kuran mesh dediği halde sizler illa da yıkama diyor ve Kuran mest ve çorap meshinden bahsetmediği halde sizler bu doğrultuda fetvalar veriyorsunuz?
Acaba Kuran’ı Kerim’in Maide süresi veya o sürede geçen abdest ayeti mensuh mu oldu? Hayır, kesinlikle böyle değildir. Bu ayet kesinlikle nesh olmamıştır.
Peki, sizler bu konuda sünnet ve hadise göre fetva verdiğinizi mi savunacaksınız? Bu savunmayı da yapan sizler bu hadisi de duymadınız mı acaba ki, Peygamber şöyle buyurmuştur; Benden size bir hadis nakledildiğinde onu Allah’ın kitabına sunun, onunla uyum içerisinde olursa onu kabul edin. Aksi takdirde onu reddedin. [222]
Acaba bu doğrultuda sahih olmayan düzmece rivayetler Kuran’da meste ve çoraba mesh isminin bile geçmediği Allah’ın kitabı ile uyum içerisinde midir? Sünnete de baktığımızda, bu tür konularda hadisler arasında çelişkili hadisler vardır. Şimdi biz Müslümanların hükmü açık olduğu halde Kuran’ı bir kenara bırakıp bu çelişkili hadislerden hüküm çıkarma uğraşımız ne derece doğru olabilir acaba?
Hadis uydurma makinesi haline gelen düzmece raviler, bir çok düzmece hadisler uydurmuşlardır. Bu düzmecelerden birisi de ‘ben mestine mesh etmeyenin kafir olacağından korkuyorum’ [223] sözüdür.
Acaba bu düzmece sözlere ve uydurma rivayetlere mi inanalım, konu hakkında Ehl-i Sünnet kaynaklarında naklolunan ve Kuran’la uyum içerisinde olan diğer rivayetlere mi inanalım?
Peygamberin zevcesi Aişe ve amcasının oğlu, ümmetin bilgini, kitap ve sünnetin müfessiri İbni Abbas meste meshetmeyi şiddetle reddetmişlerdir. Aişe ve İbni Abbas ayağa meshetmeyi inkar edene kızgın bir halde karşı koymuş ve meste meshetmeyi de sert bir şekilde reddetmişlerdir.
Aişe bu hususta diyor ki; Mestlerime meshetmektense ayaklarımın kesilmesi bence daha iyidir. İbni Abbas mezkur konu hususunda da şöyle diyor. Eşeğin derisine meshetmek benim için mestlere meshetmekten daha iyidir. [224]
Hakikat şudur ki; meste meshetmek ne usulü dindendir, ne de furu-u dindendir. Ne de ümmetin icmasıyla kitap ve sünnetin farz kıldığı şeylerdendir. Öyleyse abdest ayetinin emrettiği üslupça ayağa meshetmek mi doğrudur yoksa yukarıda geçen bir takım düzmecelere uymak mı doğru olur? Neden bazı bağnazlar abdest ayetinin farzı gereğince mestlerine meshetmeyip de ayaklarına mesh eden müminlere kem gözle bakmaktalar. Bu tür zihniyetlerin hidayetini yüce Allah’tan dileriz.
Sayın Okuyucu konunun bu bölümünde abdeste ayakların meshedilmesine ilişkin Ehl-i Sünnet Sıhhah ve tefsirlerinde naklolunan birçok hadisten sadece bir kaçının nakledip konuyu hakikaten hidayet olmak isteyen insanların insafına bırakacak ve abdesteki diğer ihtilafı konuyu ele alacağız.
1-Ümmetin alimi kitap ve sünnetin müfessiri olan Abdullah bin Abbas şöyle diyor; Allah’u Teala abdeste iki yıkamayı ikide meshi farz etti; görmez misin teyemmümü zikrederken iki yıkama yerine iki meshi zikretmiş öbür iki meshi (baş ve ayakları meshetmeyi) ise terk etmiştir. [225]
2-İbni Abbas başka bir rivayette buyuruyor ki; ‘Abdest iki yıkayış iki meshediştir.’ [226]
3-Kenz-ul Ummal Şobi’den şöyle nakleder; ‘Doğrusu Cebrail ayaklara meshetme ile nazil oldu.’ [227]
4-Abdullah b. Abbas’a, Ensar’dan Muavvız b. Afranın kızı Rabia Peygamberin onun yanında ayaklarını yıkadığını sanmaktadır, dediklerinde: İbni Abbas Rabia’nın yanına gelerek durumu ondan sordu ve onun sözünü kabul etmeyip abdest alırken ayaklarını yıkayanlara şaşırdığını dile getirmiş ve şöyle buyurmuşlardır; Ben Allah’ın kitabında meshden başka bir şey görmüyorum.’ [228]
5-..Ebi Sehre diyor ki; Hümran’ın camide Ebu Berde’ye şöyle dediğini işittim; Osman bin Affan Peygamberin şöyle buyurduğunu diyordu; Kim abdestini Allah’ın emrettiği gibi tamamlarsa farz namazlar onun keffaresi olur [229].
6-Rifahe b. Rafi Peygamberin yanında oturuyorken o hazretin şöyle buyurduğunu söylemiştir; ‘Kim abdestini Allah’ın emrettiği gibi almazsa onun namazı tamam değildir; yüzünü ve ellerini dirseklerinden yıkamalı başına ve ayaklarına mafsala kadar meshetmelidir. [230] Celaleddin Siyuti yukarıda verilen adreste mesh hakkında çeşitli rivayetleri de nakletmiştir.
Sayın Okuyucu! Önceki konularda da gördüğünüz gibi Allah’ın Kuran’da emrettiği abdeste ayakların mesh olunması genişçe ve sağlam delillerle ortaya koyulmuştu. Yukarıdaki son iki hadisle Ehl-i Sünnetin uygulanmasını düşünmek lazım...
Netice olarak diyoruz ki; Bu ihtilaflı meselede de dört görüşün olduğunu konunun başında belirtmiştik. Bu ihtilaflı görüşler içerisinde Caferilerin yaptıklarının Kuran ve sünnete mutabık ve Ehl-i Sünnetin mezheplerinin bazı büyük ve değerli şahsiyetlerinin görüşleriyle de muvafık olduğu açıkça görülmektedir.
Sayın Okuyucu Abdest konusunda önemli olan ikinci ihtilaflı konuyu (ellerin yukarıdan aşağıya mı, aşağıdan yukarıya doğru mu yıkanmasını) sadece maddeler halinde vurgulayacağız;
1-Bu konudaki ihtilafların sebebi abdest ayetinde geçen ‘ila’ harfinin tefsiri ve açıklamasıdır. Şia’lar ayetin ‘ile’l merafik’ bölümündeki ‘ila’ harfinin ‘mee’ (ile) anlamında olduğunu söylemişler ve buna Kuran’ı Kerim’den de delil getirmişlerdir. Örneğin; ‘La te’kulu emvalehum ila emvalikum’ (Mallarınızı onların malları ile yemeyin) [231] veya ‘men ensari ile-llah’ ayetlerinde ‘ila’ harfi ‘mee’ harfi yani Türkçe’de ki ile anlamında geçmiştir.
2-Ehl-i Sünnet alimleri arasında ‘ila’ nın ‘mee’ anlamında olduğunu söyleyenler olmuştur. Örneğin Ehl-i Sünnet alimlerinden olan Şafii Sağir Muğnil Muhtac aldı kitabında ‘ila’ nın ‘mee’ anlamına geldiğini söylemiştir.
3-Ehl-i Sünnet mezheplerinin bazıları abdest alırken elleri aşağıdan yukarıya doğru yıkamayı müstehap bilmişlerdir vacib değil. Bazıları da yukarıdan aşağıya doğru yıkamayı müstehap bilmiştir. O mezheplerden bazıları da ellerin tamamen yukarıdan aşağıya doğru yıkanmasını abdestin adaplarından saymışlardır. [232]
4-Ehl-i Sünnetin naklettiği hadislerin çoğunluğunda Peygamber Efendimizin aldığı abdest şeklinde yukarıdan aşağıya veya aşağıdan yukarıya usulü mevcut değildir.
5-Ehl-i Sünnetin dört mezhep alimlerinin açıklamalarının ve fetvalarının çoğunluğundan anlaşılan şeyin bu konuda ihtiyar oluşudur. Şöyle ki; şahıs abdest alırken ellerini yukarıdan aşağıya veya aşağıdan yukarıya doğru yıkamada ihtiyar sahibidir. Dilediği gibi yıkayabilir. Ve yukarıdan aşağıya doğru yıkamak onların vermiş olduğu fetvaya göre batılda değildir.
6-Ehl-i Beyt imamlarının, hem Ehl-i Sünnetin yanında ve hem de Şia’nın kaynaklarında sahih ve mütevatir olan Sakaleyn hadisine binaen itaatleri gerekli vaciptir. Sakaleyn hadisine göre biz Müslümanlar onlarında emrine uymalıyız. Zira onlara itaat Resûle ve dolayısıyla Allah’a yapılan itaattir. Onlarda bu konuda buyurmuşlardır ki; Abdest alırken ellerinizi dirseklerinizden başlayarak yukarıdan aşağıya doğru yıkayınız. Nitekim Şia’larda bu şekilde abdest almaktalar.
7-Abdest ayetinde geçen ‘ila-l Merafik’ de ki ‘ila’ hanfini intiha (son) anlamında değil de yıkanan azanın haddi ve sınırı anlamında görmek daha doğrudur. Yani ellerinizi dirseklerinize kadar yıkayınız. Bu mana ellerin aşağıdan-parmak uçlarından yukarı-dirseklere doğru yıkanması anlamına gelmez. Dolayısıyla ‘ila’ harfi mağsulun (yıkanan aza) haddini ve sınırı bildirmektedir, yıkamanın haddini ve şeklini değil. Zira yıkamanın şekli ve keyfiyeti insanların örfüne göredir. İnsanlarda temizlik yaparlarken yukarıdan başlayarak aşağıya doğru temizlik yaparlar. Örneğin; eğer doktor hastanın ayağını dizine kadar yıkayın derse, onun ayağını yukarıdan aşağıya doğru yıkarlar, aşağıdan yukarıya doğru değil. İşte bu mezkur sebeplerden dolayı Caferiler abdest alırlarken yüzlerini ve ellerini yukarıdan aşağıya doğru yıkarlar ve bunun aksini de sahih olarak kabul etmezler.
Bu araştırmanın okuyuculara ışık tutması ümidiyle...


[YUKARI]


EBUTALİB’İN İMANI

Ehl-i Sünnet alileri arasında bazıları Ebu Talib’in imanın da şüpheye düşmüş, bazıları onun kafir olarak bu dünyadan gittiğine inanmış bazıları ise onun mümin olduğunu kabullenmiştir. Ehl-i Beyt camiası olan Şialar ise Ebu Talib’in imanında zerre kadar bile tereddüt etmemişlerdir.
Muhibbid-din Taberi tarihinde Abdulmuttalib’in çocuklarının ismini kaybettikten sonra şöyle diyor, Abdulmuttalib’in evlatlarından Hamza ve Abbas’dan başkası İslam getirmedi. [233]
Şeblenci de Abdulmuttalib’in evlatlarından bahsederken, şöyle yazıyor; Abdulmuttalib’in evlatlarından, Hamza ve Abbas’dan başkası İslam getirmedi. [234] Bu tür sahih olmayan rivayetlerin yanı sıra Hz Ebu Talib’in ölüm esnasında düzmece olan bir rivayeti o hazretin kafirliğine delil olarak getiriyorlar.
İnkar edilmez bir gerçek şudur ki; Hz. İmam Ali (as.)’ın şahadetinden sonra halifelik Emevilere ve sonrasında da Abbasi’lerin eline geçti. Bunlar da, Haşimoğullarını ve özellikle de Hz. Ali’nin evlatlarını hilafette tek rakipleri görüyorlardı. İşte bunun için kendi makamlarını ve konumlarını sağlamlaştırmak ve rakiplerini de saf dışı bırakmak için ellerinden geleni esirgemediler. Bu uğurda kendi çıkar ve faydalarına ve rakiplerinin zararına onları lekeleyecek düzmece hadisleri iftiraları uyduruyorlar. Ve bu tür zihniyetlerin tek gayesi hükümet ve riyasetti, diğer geri kalan her şey vesileydi.
İslam tarihinden azda olsu haberdar olan bir kişi için yukarıdaki satırları ispat etmek için delil ve hadise lüzum olmasa gerek.
Zira tarihe baktığımızda açıkça şunu görmekteyiz ki; Onlar Hz. Ali ve O Hazrete yakınlığı ve bağlılığı olan herkesin faziletlerini inkar ettiler ve karşılığında kendilerine yakın ve bağlı olan insanlar hakkında, faziletlerine dair hadisler uydurdular.
İbni Ebil Hadid şöyle diyor; Muaviye Şam ve Irak halkını ve diğerlerini, minberlerde, toplantılarda Ali’ye sebb ve ondan teberri etmeleri için memur kıldı. Bu iş amele döküldü ve Emeviler zamanında sünnet halini aldı. (En sonunda) Ömer b. Abdulaziz bunu yasakladı. [235]
Ebu Osman’dan şöyle rivayet olunur; Emevilerden bir grup Muaviye’ye dediler ki; Sen artık kendi arzularına kavuştun, bu adamın lanetini yasaklasan artık. Muaviye şöyle dedi; Hayır Allah’a andolsun ki, çocuklar onun laneti ile büyümedikçe, büyüklerde böylelikle yaşlanmadıkça bu olmaz. Daha sonra Hz. Ali’nin aleyhinde destanlar, hadisler uydurupda, Muaviye’den hediyeler alan Ali düşmanlarından bahsediyor ve onların isimlerini zikrediyor. Onların bazıları şunlardan ibarettir; Ebu Hureyre, Muğiye b. Şube, Urve b. Zübeyr, Zuhri, Semure b. Cundeb, Enes b. Malik, Said b. Müseyyib, Velid b. Ukbe ve diğerleri... [236]
Emeviler, işte bu doğrultuda, Hz. Fatıma, Hasan ve Hüseyin ve Hz. Ali’nin diğer evlatları, EbuTalib, Cafer, Akil ve O hazrete yakın olan nice insanların faziletlerini inkar ettiler ve karşılığında onları küçük düşürmek için bir çok düzmece uydurdular.
Es-Sahih min Siyre adlı kitapta deniliyor ki; Hz. Ebu Talib’in küfr ve şirk gibi ittihamlara maruz kalmasında, Hz. Ali’nin babası olmaktan başka suçu yoktu. Gerçekte bu kötü ve çirkin ittihamlardaki tek hedef, Emevilerin, Zübeyr oğullarının ve tüm İslam düşmanlarının gözüne bir diken gibi saplanan onun (Ebu Talib) cesur oğlu Ali idi.
Zira Ali onların İslam’a vurmak istedikleri darbelere engel oluyordu.
Muaviye’nin babası Ebu Süfyan Osman’ın meclisinde açıkça kalkıp şöyle diyor; ‘Andolsun Ebu Süfyan’ın yemin içtiğine ne cennet vardır, ne de cehennem’ böyle birisini mümin, takvalı olarak görmek, Hz. Ali’nin babası Ebu Talib’i de kafir, müşrik ve ateşte görmek gerçekten şaşılacak şey doğrusu...’ [237]
Asrımızdaki İslam yazarlarından bazıları ve yabancı yazarlardan bir grubu da Hz. Ebu Talib hakkında ki kötü ve çirkin satırları yazmışlardır. Ama gerçek şudur ki; Hz. Ebu Talib bu tür satırlardan uzaktır. O yazarlardan birisi şöyle diyor, ‘Ebu Talib İslam dinine inanmıyor ve Muhammed’i Peygamber bilmiyordu.’ [238]
Bir başkası şöyle yazıyor, ‘Ebu Talib’de diğer putperestler gibi Kabe’ye put bırakmış ve onlara tapıyordu...’ [239]
Bir diğeri ise şöyle yazıyor. ‘Ebu Talib iman getirmemesine rağmen kardeşinin oğlundan himayetini esirgemedi...’ [240]
Bu ve bunlara benzer aslı olmayan, safsata dolu iddialar mümin olarak bu dünyaya veda eden Hz. Ebu Talib hakkında çoktur. Ama konu gayet iyi bir şekilde incelendiğinde bu tür iddiaların asılsız olduğuna sizlerde tanıklık edip, tasdik edeceksiniz.

HZ. EBUTALİB’İN İMANINA DELİLLER

Bir insanın itikad, inanç, tuttuğu yol ve yordamını üç yolla öğrenmek mümkündür. Onlar şunlardan ibarettir.
1-Mezkur kişiden geriye kalan ilmi ve edebi eserlerin incelenmesi.
2-O kişinin toplumsal hayattaki hal ve hareketlerini incelemek.
3-Onun, garazsız dost ve akrabalarının kendisi hakkında görüşlerinin ne olduğunu incelemek.
Hz. Ebu Talib’den geriye kalan şiirler onun ihlas ve imanına tamamen şahitlik etmektedir. Yine o Hazretin, ömrünün son on yılında İslam ve Peygamber adına yapmış olduğu değerli hizmetleri onun imanının göstergesidir.
Onun garazsız ve marazsız dost ve akrabalarının görüşleri de, O Hazretin Müslüman, imanlı ve ihlaslı bir kişi oluşudur. Onun kavmi ve dostları içerisinden hiç kimse o hazret için iman ve ihlasdan başka bir şey söylememiştir. Şimdi konuyu yukarıda ki üç boyuttan ele alıyoruz.


[YUKARI]


EBU TALİB’İN İLMİ-EDEBİ ESERLERİ

Hz. Ebu Talib’den kalan ilmi-edebi eserler oldukça fazladır. Biz başlık altındaki konu aydınlık kazansın diye onlardan sadece bir kaçını zikredeceğiz;
Ebul Fidan kendi kitabında Hz. Ebu Talib’in Peygamber Efendimize hitap ettiği bir şiirini şu şekilde olduğu gibi naklediyor;
‘Sen beni davet ettin ve ben senin doğru olduğunu bildim.’
‘Sen doğru ve eminsin. İnsanların yöneldiği dinler içerisinde, en iyi dinin, dini Muhammed olduğunu öğrendim.’ [241]
Hz. Ebu Talib ‘Lamiye’ diye meşhur olan şiirinin bir bölümünde şöyle diyor;
‘Bize zarar verenlerden
Bizleri kötülüğe ve batıla nispet verenlerden
Bizim gıybetimizi edenlerin şerrinden
Dinde olmayanı dine mal edenlerin şerrinden
İnsanların Rabbine sığınırım
Muhammed’den uzak olmayı bana nispet veren sizler,
Onun aleyhine kılıç çekmeyi bana nispet veren sizler, Kabe’nin Rabb’ine yalan konuştunuz.
Asla, ona yar olup, onu savunacağız. Canımızı ona feda edene kadar. Eşim ve evlatlarımı unuturcasına
Yüzü ak ki, insanlar o yüzün bereketine yağmur talep ediyorlar
O yetimlerin ve kimsesiz kadınların feryadına koşandır
O Haşim oğullarının biçarelerinin sığınadır
Onları her türlü nimetten bi niyaz (ihtiyaçsız) eder Ömrüme andolsun, Ahmed’in (Muhammed) varlığıyla öyle bir sevinçliyim ki; Sevinç ve mesrurluğu zahmete düşürmüşüm
Onu öyle bir şekilde seviyorum ki
Dostunu kucaklayan birisi gibi
Canımı ona feda edeyim ve ondan himayet edeyim ve tüm vücudumla onu savunayım
Kulların Rabb’i ona yardım eylesin ki
O dünya ehlinin ziyneti ve düşmanların nefretidir
Cihanın yaratıcısı onu vadeleriyle teyit etti
Ve batıl olmayan hak dini zahir etti.’ [242]
Hz. Ebu Talib’in imanına delalet eden kasidelerden birisi de ‘Mimiye’ diye bilinen kasidesidir. Şu birkaç beyit o kasidendir. ‘Bizim İslam dininin aleyhine kıyam etmemize ve kılıç çekmemize ümitlidirler
Muhammed’i öldürmemize ve dini nesh etmemize ümitleri var
Kendimizi onun rikabında kana bulamamıza ümitleri var
Yalan konuşuyorsunuz, Kabe’nin Allah’ına yemin olsun ki; biz Muhammed’den el çekmeyiz
Hatim ve zemzem öldürülenlerin cesaretlerinin parçasıyla doldurulsa bile..
İnsanların hidayeti için seçilmiş Peygambere
Ve arşın yaratıcısı tarafından gönderilen kitaba
Zulüm etmek hata ve yanlıştır. [243]
‘Seçkin insanlar bilsinler ki
Doğrusu Muhammed’de Musa ve İsa gibi bir Peygamberdir.
O ikisinin sahip olduğu semavi nura oda sahiptir
Hepsi (Peygamberler) Allah’ın emriyle hidayet eder ve günahtan korunurlar
Sizler onu ele geçirip öldürmeyi temenni ediyorsunuz
Oysa kafanızdaki arzularınız derin uykuya dalanın boş arzuları gibidir
O Peygamberdir, O’na Allah tarafından vahiy nazil oluyor
Buna hayır diyen, pişmanlık parmağını ağzına alır.’ [244]
‘Acaba sizler, (Kureyş) bizlerin Muhammed’i Musa gibi Peygamber gördüğümüzü bilmiyor musunuz?
Onun adı ve nişaneleri semavi kitaplarda kaydolunmuştur
İnsanların O’na özel bir muhabbeti vardır
Allah’ın muhabbetini kalplere yerleştirdiği birisi hakkında eseflenmek doğru değildir.’ [245]
Hz. Ebu Talib bazı şiirlerinde Peygamber Efendimize hitaben şöyle diyor;
‘Kureyş’in sana eli ulaşmayacak
Ben toprağa defin olana kadar
Senden yardım elimi çekmeyeceğim
Memur olduğun şeyi açıkla
Hiçbir şeyden korkma, müjde ver ve gözleri aydınlat
Beni kendi yoluna davet ettin, Senin bana nasihatçi olduğunu biliyorum
Davetinde emin ve sadıksın
Doğrusu dinler içerisinde en iyi din Muhammed’in dinidir.’ [246]
‘Allah Muhammed Peygamberi kerim kıldı
Öyleyse Allah’ın en kerim kulu insanlar içerisinde Ahmed’tir
O’nun Celaletini bildirmek için, ismini kendi isminden seçti
Öyleyse arşın sahibi Mahmud’dur ve bu Muhammed’dir.’ [247]Hz.Ebu Talib’in imanına delalet
Şiirlerinden biriside gayet açık bir şekilde söylediği şu şiirdir;
‘Ey şahid Allah, şahid ol ki, ben Nebi Ahmed’in dini üzereyim.
Kim onun dışındaysa olsun, ben artık hidayet oldum.’ [248]
Bu şiirlerin tüm satırları ve tamamı söylenenin ihlas ve imanını ispat etmeye yeterlidir. Eğer bu şiirlerin sahibi garaz-marazlarından uzak, siyasi ortamın dışında birisi olmuş olsaydı, tüm İslam bilimcileri O’nun İslam ve iman hakkında görüş birliğine varırlardı. Ama bu sözlerin sahibi Hz. İmam Ali (as.)’ın babası olduğu için, Emeviler ve Abbasiler O Hazrete olan kin ve düşmanlıklarından dolayı, O Hazrete ait olan bütün kemalleri yok etmek ve unutturmak istiyorlardı. İşte bunun için Emevi, Abbasiler daima Hz. Ebu Talib’in hanedanının aleyhinde tebliğler yapıyorlardı.


[YUKARI]


HZ. EBU TALİB’İN İMANI İSPATINDA İKİNCİ YOL

Ebu Talib’in iman ve ihlasının ikinci nişane ve delili, O Hazretin İslam ve Peygamber adlına yaptığı hizmetlerdir. Hiç kimse O Hazretin Peygamber Efendimiz ve hedefi uğruna yaptığı on yıllık fedakarlık ve himayeti inkar edemez. Ebu Talib’in ona olan iman ve inancı öyle temiz ve yücedir ki; O Hazretin kendisiyle birlikte musellaya götürüyor ve Allah’ı onun makamına yemine vererek yağmur talebinde bulunuyor. Hz. Ebu Talib Peygambere olan inancından dolayı müşriklerin Müslümanlara olan işkencelerinden dolayı üç yıl çölde Şi’bi Ebu Talib adındaki derede derbederce yaşayarak risalet güneşini bu uğurda himayet etmiştir. Bu üç yıl neticesinde yıpranmış, çökmüş bir halde Mekke’ye dönmüş ve kısa bir müddet sonra hayata veda etmiştir. Onun Peygamber Efendimize olan imanı öyle bir şekildeydi ki; ona bir zarar gelmesin diye kendi çocuklarının tamamının ölmesine bile razıydı. Ali’yi onun yatağına yatırıyor ve bu vesileyle ona suikast yapmak istediklerinde zarar görmesini istemiyordu.
Bunlardan daha da önemlisi, O Hazret ölüm esnasında kendi evlatlarına ve Kureyş’e şöyle buyurdu:
“Ben Muhammed’i sizlere tavsiye ediyorum. Zira O Kureyş’in emini ve Arab’ın sadığıdır. O bütün kemallere haizdir. Öyle bir din getirdi ki, kalpler ona iman getirdiler, ama diller onu inkar ettiler. Ben şimdiden görüyorum ki; mustazaf ve zayıflar ona iman getirmiş, onun himayetine yeltenmişler ve Muhammed onların yardımıyla Kureyş saflarını dağıtmış, Kureyş’in ileri gelenlerini zelil, evlerini virane etmiş ve onların sığınaksız, kimsesiz olanlarını da kuvvetli ve iş merkezi haline getirmiştir.”
Daha sonra sözlerini şu cümlelerle bitirdi;
“Ey Kureyş topluluğu, onun dostlarından ve onun hizbinin (İslam) himayetçilerinden olun. Ona uyan ve tabi olan şüphesiz saadete kavuşur.” [249]
Hz. Ebu Talib, Abdulmuttalib’in evlatlarına hitaben şöyle buyurmuştur; “Sizler Muhammed’i dinlediğiniz ve O’na itaat ettiğiniz sürece daima hayır ve saadette olursunuz.” [250]
Hz. Ebu Talib Peygamber Efendimizin zafere ereceğini sadece ölüm esnasında söylemiyordu, aksine daha Peygamber Efendimizin peygamberliğinin ilk zamanlarında bile bu tür haberleri veriyordu. Rivayetlere göre, Peygamber Efendimiz bir gün bütün amcalarını ve akrabalarını bir araya toplayıp, onları İslam dinine davet etmiştir. Oradakilerin bazılarından Peygambere itinasızlık ve önemsememeyi gören Hz.Ebu Talib Peygamber Efendimize hitaben şöyle demiştir; Kardeş Oğlu! Kıyam et, senin makamın yücedir. Senin hizbin en değerli hiziptir. Sen büyük bir insanın evladısın. Bir dil seni incitmek istediğinde, keskin diler seni savunmak için harekete geçer ve keskin kılıçlar onları parçalar. Allah’a yemin olsun ki; Araplar, annesinin önünde alçalan bir yavru hayvan gibi senin önünde alçalacaklar.
Bunların hepsini babam kitaptan okuyor ve şöyle diyordu; Benim sulbümde bir Peygamber vardır. Onun zamanını derk etmeyi ve ona iman getirmeyi öyle arzuluyorum ki; Benim evlatlarımdan onu derk eden ona iman getirmelidir. [251]
Hz. Ebu Talib’in Peygambere yaptığı, hizmetlerinin sebebini ararken O’nun, Peygamberimizin mukaddes hedefine olan aşkından ve kardeşinin oğlunun maneviyatına olan alakasından başka bir sebep bulmak mümkün değildir.
Netice olarak özetle şunları söylemek mümkündür; tarihinde Hz. Ebu Talib’in Peygamber ve İslam dininden yana olan himayetlerine aşina olan ve O Hazretin fedakarlıklarını tasavvur eden art niyetli olmayan birisinin Ebu Talib’e kötü nispetleri vermesi mümkün olamaz ve aksine O Hazretin imanlı ve ihlaslı bir insan olduğuna kanaat getirir.


[YUKARI]


EBU TALİB’İN İMANININ İSPATINA ÜÇÜNCÜ YOL

Bir insanın inanç, akait, üslup, tarz ve kişiliğini öğrenmenin en iyi adresi, mezkur kişinin yakınlarına müracaat etmektir. Hz. Ebu Talib’in iman ve ihlasını öğrenmenin yollarından birisi de O Hazretin akrabalarına ve yakınlarına kavuşacak olacaktır. Zira ev halkı evin içerisinde olup bitenleri evin dışındakilere nazaran daha iyi bilirler.
Hz. Ebu Talib’in imanına açık bir şekilde delalet eden delillerden birisi şu rivayettir; Hz. Ali babası Ebu Talib’in ölüm haberini Peygamber Efendimize verdiğinde, O Hazret şiddetli bir şekilde hüzünlenerek ağlamış ve Hz. Ali’ye gusül, kefen ve defin işlerini emretmiş ve Allah’tan onun (Ebu Talib) için bağışlanma dilemiştir. [252]
Neuzubillah, eğer Ebu Talib kafir olsaydı ona gusül vermek, kefenlemek ve defnetmek kesinlikle Ali’ye caiz olmaz ve Peygamberde O’nun hakkında mağfirette bulunmazdı. Şeyh Saduk ve Fetal Nişaburi şöyle rivayet ediyorlar; Birisi İbni Abbas’a şöyle dedi; Ey
Peygamberin amcasının oğlu bana haber ver acaba Ebu Talib Müslüman mıydı?
İbni Abbas şöyle dedi; Ebu Talib nasıl Müslüman olmayabilir! Oysa o şöyle diyordu; ‘Acaba evladımızın (Muhammed) bizim yanımızda yalanlanmadığını bilmiyor musunuz? Oysa bizde faydasız sözlere itina olunmaz. O yüzü ak ve hayalıdır. O’nun vesilesi ile yağmur talep edilir. O yetimlerin imdadına koşan ve kimsesiz kadınların sığınadır. Ebu Talib Ashab-ı Kehf gibidir. Zira onlar İmanlarını kalplerinde gizliyor ve zahirde diğerleri gibi müşrikidirler.
İşte bunun için Allah onlara iki sevap vermiştir.
İmam Cafer Sadık (as.)’da şöyle buyuruyor; Ebu Talib Ashab-ı Kehf gibidir. Zira onların kalbinde iman vardı ama zahirde müşrik idiler. Allah onlara iki mükafat (biri iman ve diğeri de takiyye için) verdi. [253]
İmam Cafer Sadık (as.)’a bazıları, Ebu Talib’in kafir olduğunu zannediyorlar dediklerinde, O Hazret şöyle buyurdular; Yalan söylüyorlar. O nasıl kafirdir ki, Kureyş müşriklerinin karşısında şöyle diyordu; Sizler, bizim Muhammed’i Musa gibi bir Peygamber gördüğümüzü bilmiyor musunuz ki O’nun adı önce ki semavi kitaplarda yazılıdır. [254]
Hz. Ebu Talib’e bir takım davalara hizmet uğruna kötü nispetleri verenlere sormak lazım, acaba ‘Muhammed’in dini dinler içerisinde en iyi dindir. Biz onu Musa gibi Peygamber görüyoruz...’ sözleri bir insanının imanını açıkça ifade etmeye yetmez mi? İmana delil olarak bu tür ifadelerden daha açık kelimelerinin olması mümkün müdür?
Ehl-i Beyt imamlarından dördüncüsü olan İmam Zeynel Abidin (as.)’ın yanında Ebu Talib’in imanından söz açılınca O Hazret şöyle buyurdular; Şaşarım ki neden, insanların O’nun ihlasında tereddütleri vardır. Oysa Müslüman olduktan sonra hiçbir kadın kafir kocasıyla birlikte yaşayamaz. Esad kızı Fatıma’da ilk Müslüman’lardan ve Peygambere ilk iman getiren kadınlardan birisidir. İşte bu Müslüman kadın Ebu Talib’in nikahındaydı.
İmam Muhammed Bagır (as.)’dan, bazıları ‘Ebu Talib ateşin ortasındadır’ diyorlar, sözü sorulduğunda O Hazret şöyle buyurdular; Ebu Talib’in imanı terazinin bir kefesine ve insanların imanı da diğer kefeye bırakılsa, Ebu Talib’in imanı onların imanına ağırlık yapar. Daha sonra şöyle buyurdular; Sen, müminlerin emiri Hz. Ali’nin O’nun tarafından hacca gidilmesine emir verdiğini görmüyor musun? [255]
İmam Rıza (as.)’ın şöyle buyurduğu naklolunmuştur; ‘Ebu Talib’in yüzüğünün kaşına şu yazılıydı; Allah’ın Rab’liğine, kardeşim oğlu Muhammed’in nebiliğine ve Oğlum Ali’nin vasiliğine razı oldum.’ [256]
Hz. Peygamber Efendimizden de naklolunan hadisler Hz. Ebu Talib’in imanının açık bir göstergesidir. Şeyh Ali Hanizi şöyle diyor; Ebu Talib vefat ettiğinde Peygamber Efendimiz amcasının mateminde üzülerek şöyle diyordu; Vah babam, vah Ebu Talib, senin ölümünle ne kadar üzgünüm. Senin musibetini nasıl unutayım. Ey çocukluğumda beni büyüten ve büyüdüğümde davetime icabet eden, ben senin yanında göz bebeğindeki göz ve bedendeki ruh gibiydim. Bunların yanı sıra Peygamber Efendimiz O Hazretin vefatından sonra hep şöyle diyordu; Ebu Talib dünyadan gidene dek Kureyş bana zarar veremedi.” [257]
Hz. Peygamber Efendimiz, Ebu Talib’in vefatından haberdar olduğunda aşırı derecede üzülmüş, kendisinden geçmiş ve Ebu Talib’in cenazesinin yanına geldiğinde eliyle O’nun alnının sağ tarafını dört defa sol tarafında üç defa meshettikten sonra şunları söylemiştir; ‘Ey amca, ben küçükken bana bakıp, büyüttün. Yetimliğimde sahib oldun, büyüdüğümde bana yardımcı oldun. Bana yaptığın himayetlerden dolayı, Allah sana hayırlı mükafatlar versin.’
Yaşlı gözleriyle onun cenazesiyle ilgileniyordu. Cenazeyi defne götürülürken kendisi önden gidiyor ve şöyle diyordu; Sila-i Rahim ettin ve iyi mükafatlara nail oldu. Ve şöyle buyuruyordu; Bu günlerde bu ümmete iki musibet isabet etti. Onlardan hangisine daha fazla üzüleceğimi bilmiyorum. Bu musibetler, Hatice ve Ebu Talib’in vefatıdır. [258]
Abbas ibni Abdulmuttalib Peygamber Efendimizden, Ebu Talib’e bir ümidi olup olmadığını sorduğunda O Hazret şöyle buyurmuşur; O’na Rabb’imden bütün hayırlara ümidimim var. [259]
Eğer Peygamber Ebu Talib’in imansız olduğunu bilseydi, yukarıdaki hadisle geçen ümidi olmamış olurdu. Aban b. Muhammed, İmam Rıza (as.)’a bir mektupta Ebu Talib’in imanında şüphem olduğunu yazdığında, O Hazret bana mektubunda bir ayetten bahsetmiş ve bunun yanı sıra şu cevabı göndermişti; Eğer Ebu Talib’in imanına ikrar etmezsen, gideceğin yer cehennem ateşidir.
Bir rivayette, Hz. Ali’ye babasının mümin olmadığı ve azapta olduğu söylendiğinde, O Hazret sözün sahibine şöyle buyurmuştur; Sus, Allah ağzını kırsın. Muhammed’i hak üzere Peygamberliğe me’bus edene andolsun ki; eğer babam yeryüzündeki her günahkar için şefaat etse, Allah onun şefaatini onlar hakkında kabul eder. [260]
İkreme İbni Abbas’tan, O da babasından şöyle rivayet eder; Ebu Talib’in ölüm esnasında dudaklarının kıpırdadığını ve bir şeyler söylediğini gördüm. Kulağımı ağzına yaklaştırdığımda şunları söylediğini duydum; ‘La ilahe illallah Muhammed Resulullah Ve’bni (oğlum) Ali Veliyullah ve vasiyyihi’ Abbas Peygambere dedi ki; Ya Resulullah sevin, Ebu Talib kelimeyi söyledi. [261]
Ebu Bekir şöyle diyor; Ebu Talib, La ilahe illallah Muhammed Resulullah söylemeden önce ölmedi. [262]
Hz. Ebu Talib’in imanına delalet eden delillerden birisi de O Hazretin, Peygamber Efendimiz evlendiğinde okuduğu nikah hutbesidir. Zira O hutbe okuyucusunun iman ve tevhit ehli olduğunu açıkça göstermektedir. Hz. Ebu Talib’in okuduğu nikah hutbesi şudur; ‘Allah’a hamd-u sena olsun ki bizi İbrahim’in neslinden ve İsmail’in zürriyetinden kıldı. Bizleri emin kıldığı evinin yanına sakin etti ve bizleri insanlara hakim kıldı.’ [263]
Hz. Ebu Talib bu hutbeyi okuduğunda Peygamber Efendimiz daha Peygamberliğe seçilmemiş idi. Ama hutbenin mefhumu O Hazretin tevhit ehli olduğunu açıkça göstermektedir.
Peygamber Efendimizin değerli sahabelerinden olan Ebuzer-i Gaffari şöyle diyor; Andolsun Allah’a Ebu Talib İslam getirmeden önce ölmedi. [264]
Hz. Ali (as.) şöyle buyuruyor; Allah’a yemin olsun ki; Abdulmuttalib oğlu Ebu Talib Müslüman ve Mümin idi. Kureyş’in Haşimoğullarına eziyet etmesinden ve onları kendilerinden uzaklaştırmalarından korktuğu için imanını gizliyordu. [265]
Hz. Ali babasına, ben Allah’a ve Resulüne iman getirdim, O’na itaat ediyorum ve O’nunla namaz kılıyorum dediğinde, Ebu Talib’in oğluna şöyle dediği nakledilmiştir; O seni iyilik ve hayırdan başka bir şeye davet etmez, ona icabet et. [266]
Acaba bir insanın evladını hayra ve iyiye yönlendirip de, kendisinin o yönlendirdiği şeye inancının olmaması nasıl düşünülebilir?
İbni Abbas’tan şöyle rivayet olunur, bir gün Ebu Talib oğlu Cafer’le Kabe’nin yanından geçerken Peygamberi ve Ali’yi de O’nun sağ tarafında namaz kılarken gördü ve Cafer’e şöyle dedi; Sende amcan oğlunun sol tarafında durarak namaz kıldı. [267]
Cabir b. Abdullah Ensari, Peygambere halkın, Ebu Talib’in kafir olarak dünyadan gittiğini söylediklerini arz ettiğimizde, O Hazret şöyle buyurdular;
Ey Cabir, Allah gaybı bilendir. Doğrusu Allah’u Teala beni göklere (miraca) götürürken arşa ulaştığımda üç nur gördüm. Süal ettim, ya Rabb’i bu nurlar nedir? Hitap geldi ve dedi ki; ey Muhammed bunlar Abdulmuttalib, amcan Ebu Talip baban Abdullah ve kardeşin Talib’in nurlarıdır. Dedim ki; ya Rabb’i bunlar hangi amelin gölgesinde bu makama vardılar? Şöyle buyurdu; bunlar kendi imanlarını gizleyip küfrü izhar ettikleri ve böylece öldükleri için bu makama vardılar. [268]
Mevzu bahsimiz olan Hz. Ebu Talib’in imanını niçin gizlediği geçen konularda açıklanmıştı.
Hz. Ali (as.) bir rivayette şöyle buyuruyorlar; Allah’a yemin olsun ki; Ahirette Ebu Talib’in nuru, Peygamberin, benim, Fatıma’nın ve Masum evlatlarımızın nurları hariç tüm mahluklatın nurlarından fazla gelir. Zira O’nun nuru bizim nurumuzdandır. Allah’u Teala bizim nurumuzu, Adem yaratılmadan binlerce sene önce yaratmıştır. [269]
Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor; Ashab-ı Kefh imanlarını gizliyor ve küfrü izhar ediyorlardı. Bunun için Allah onlara iki mükafat verdi. (Biri iman için diğeri de takiyye için) Ebu Talib’de Onlar gibidir. O da kalbindeki imanı saklıyor ve zahirde müşriklerle oluyordu. [270] Ehl-i Sünnetin bazı büyük alimleri İslam-i meselelerde bir takım konularda insaf yolunu seçmiş ve gerçeklerden kaçmamışlardır. Cahiz (Ebu Osman Amr b. Behr Mutezili)
‘El-Beyan ve-t Tebyin’ adlı risalesinde Ehl-i Beyt imamlarının bir takım hakikatlerini zikredip, onlar hakkında kusur yapıldığında itiraf ettikten sonra Hz. Ebu Talib hakkında şöyle diyor; O Peygamberin himayetçisi, yardımcısıydı ve aşırı derecede onu seviyordu. O’nun kefili ve kontrolcüsüydü. O’nun nübüvvetini ikrar ve risaletine itiraf ediyordu. O Hazretin
(Peygamber) menakib ve mehdine dair bir çok şiir okumuştur... [271]
İbni Ebil Hadid şiirlerinde Hz. Ebu Talib’i şöyle methediyor;
‘Eğer Ebu Talib ve oğlu olmasaydı
Din asla kaim olmaz ve sabitleşmezdi
Ebu Talib Mekke’de ona himayetçi oldu ve onu korudu
Ali de Medine’de ona himayetçi oldu
Ebu Talib Abdulmuttalib’in emriyle ona yaşamında kefil olmuş
Ali’de bu hizmetleri devam ettirmiştir
Ebu Talib ilahi taktirle öldü, ama üzülmemeli
Zira kendi güzel kokusu Ali’yi yadigar bıraktı
Ebu Talib Allah rızası için O’nun dinine hizmet etti
Ali O hizmetleri son noktasına getirip tamamladı” [272]
İbni EbilHadid, Hz. Ebu Talib’in iman ve ihlas dolu şiirlerinden naklettikten sonra şöyle diyor, Bu şiirlerin Ebu Talib’den südur etmesi tevatür haddine ulaşmıştır. Bu şiirlerin tamamının mefhumu bir anlam ve bir şeye delalet etmektedir. O da Muhammed’in risaletini tasdik etmektedir. [273]
Ehl-i Sünnet alimlerinden olan Ebul Fida, Hz. Ebu Talib’in ölmeden önce şehadet getirdiğine dair İbni Abbas’tan rivayet nakletmiştir. [274]
Ebu Talib’in ölüm esnasında şahadet getirdiğini bildiren rivayeti ‘Şüberavi Şafii’ [275] ve ‘Şemsuddin Zehebi’ [276] de nakletmişlerdir. Mezkur rivayetin yanısıra Şüberavi şu rivayeti de nakletmiştir. ‘Ebu Bekir’in babası Ebu Kuhafe İslam getirdiğinde, Ebu Bekir Peygambere şöyle dedi; Seni hak üzere Peygamberliğe seçene yemin olsun ki; Ebu Talib’in İslam-ı Ebu Kuhafe’nin İslam’ından daha fazla aydınlattı. Zira Ebu Talib’in İslam’ı senin gözlerini aydınlattı. Peygamber Efendimiz ona, doğru söyledin’ diye buyurdu. [277]
Mescid-ul Haram’ın İmamı Allame Seyyid Ahmed b. Zeyni Dehlan şöyle diyor; Ebu Talib’in Peygamberi sevdiğine, O’nu koruduğuna dinin tebliğinde O’na yardım ettiğinde, O’nun söylediğini tasdik ettiğine, Cafer ve Ali gibi çocuklarını O’na itaata ve yardıma yönlerdiğine, O Hazreti mehfumu Peygamberi tasdik olan şiirleriyle methettiğine dair haberler tevatür haddine ulaşmıştır. O diyordu ki; O’nun getirdiği din haktır Hz. Ebu Talib’in meşhur sözlerinden birisi şudur: Muhammed’in dininin en iyi din olduğunu yakinen bildim.
Şemsuddin b. Fihar b. Mead Musevi, Hz. Ebu Talib’in imanı hakkında ‘Kitab’ul Hüccet’ diye bilinen bir kitap yazmış ve kitabın birinci bölümünde şöyle demiştir. ‘İman nedir? İmam, lügatta tasdik demektir ve İslam-i kelamcıların görüşünde, kalben tasdik etmek ve dilde ikrar etmektir. Biz bir insanın imanını tanımak istiyorsak, iki yoldan başka yolu yoktur. Birincisi mükellef şahısın, Alah’ı, Peygamber’i ve dini öğretileri tasdik ve ikrar ettiğine ve dini hükümleri yaptığına bakacağız.
İkincisi ise, sözüne güvenilir birisinden O’nun hakkında haberler işiteceğiz. Şimdi biz her iki yoldan da Ebu Talib’in İslam ve imanını öğrenebiliriz. Zira ondan geriye kalan şiirler tamamen açıkça O’nun Peygamberin nübüvvetine olan ikrar ve itirafını ve O’nu tasdik ettiğini göstermektedir. İnsanların O’nun hakkındaki haberlerine gelince, Peygamber ve Ehl-i Beyt imamları gibi insanlar O hazretin İslam ve imanından haber vermiştirler... [278]
Bazıları sual edebilir; Eğer Ebu Talib Müslüman’dı ise öyleyse, Peygamber O’nun cenaze kılınması için niçin emir vermedi? Veya O’nun cenaze namazından neden söz edilmez?
Bu tür şüphe ve sorular karşısında cevaben şunu ancak diyebiliriz ki; Peygamber Efendimiz Ebu Talib’in cenazesine namaz kılma emrini vermediler. Zira cenaze namazı daha o güne kadar teşri olmamıştı. Nitekim Allame Emini’den bu konuyu ‘Ebu Davud, İbni Carud ve Hezime’den’ nakletmiştir. [279]
Ebu Talib dünyadan gittiğinde meyyit namazı daha farz olmamıştı, işte bundan dolayı Peygamber Hatice ve Ebu Talib’in cenazelerine namaz kılmadı. [280] Ceziri’de şöyle diyor; O gün cenazelere namaz yoktu. [281]
Bunca inceleme ve açık delilden sonra, sormak lazım; Acaba böyle birisinin Müslüman olmayıp da müşrik olarak dünyadan gitmesi nasıl düşünülebilir?
Ne kadar şaşılacak şeydir ki; bugün Mekke’nin meşhur pazarının ismi ‘Ebu Süfyan pazarı’ olmuştur. Daha üzücü olanı ise ‘Suudi Arabistan’da lise okullarında ki ders kitaplarından birisi ‘Tarih-i İslam’ kitabıdır. Ve bu kitabın bölümlerinden birisinin ismi ise şudur; ‘Emir-el Müminin Yezid b. Muaviye’nin (reziyullahi anh) hilafeti’. Yukarıda ki; ibaret mezkur ders kitabındaki bölümün başlığıdır. Suudi kralları ve Vehhabi alimlerinin meşrebeleri Ebu Süfyan, Muaviye ve Yezidler olduğu için, onlar yeni genç nesillerini İslam’ın can damarları olan Peygamber evladı ile tanıştıracakları yerde, o can damarlarının canlıktan koparan Yezid gibi canileri tanıştırması uygun görmüşlerdir.
Hatta bunlar Hz. Ebu Talib’in imanında öyle bir bağnazlık ve taassuba kapılmışlar ki; O hazretin imanına dair bir şeyler söyleyip yazanları farklı gözlerde görmüşlerdir. Örneğin, son yıllarda Üstat Abdullah Henizi Hz. Ebu Talib’in iman ve ihlasından bahseden ‘Ebu Talib Mümini Kureyş’ adında bir kitap yazmıştır. Kitap yayınlandıktan sonra Emevi zihniyetine hizmet etmeye yeltenen oradaki alimlerin vasıtası ile Suudi yetkililerin tarafından zindana atılmıştır. Suudi yetkilileri onun sözlerinden ve inancından geri dönmesini istediklerinde o da bunu yapmamış ve dolayısıyla idamla cezalandırılmak istenmiştir. Daha sonra araya vesileler girince idam cezası hafifletilmiş ve ömür boyu hapse mahkum edilmiştir. Ama daha sonraları, Şia aleminin yegane müçtehitlerinden olan, Zamanının müçtehidi Merhum Ayetullah el-Uzma Burucerdi’nin gayretiyle hapisten kurtulmuş ama hapisten çıkarılmadan önce yine 80 kırbaçla cezalandırıldıktan sonra serbest bırakılmıştır.
Ehl-i Sünnet alimlerinin bazılarının, Ebu Talib iman getirmeden öldü sözüne sebep olan bir takım uydurma rivayetlerdir. Bu düzmecelerin bazıları, Ebu Talib’in ölüm anında iman getirdiği, bazıları asla iman getirmediği ve bazıları da şu an onun ateşte olduğundan bahsetmektedir. Ne yazık ki; bu tür düzmecelerde sadece Ehl-i Sünnet kaynaklarında naklolunmuştur. Bu tür düzmeceler Emevi tezgahının düzeninden geriye kalan acı hatıralardır. Onlar bu vesileyle Hz. Ali’ye olan iftiharların tamamını unutturmak istiyorlardı. İslam tarihinin Emevi dönemine baktığımızda, Emevi tezgahtarları tarafından yeni dünyaya gelen çocukların isminin Ali bırakılması yasaklanmıştı. Ama ne yazık ki; Emevi dönemi son bulduktan sonra, o günden bu güne kadar bazı Ehl-i Sünnet alimleir Muaviye ve Yezid gibilerinin çizgilerinin dışına çıkmamış ve hatta Ebu Süfyan ve Seyyidi Şüheda Hz. Hamza’nın ciğerlerini yiyen Hinde’yi Müslüman olarak görmüşlerdir. İşte risalet ve Peygamberin yar ve himayetçilerinden olan Ebu Talib gibi bir müminin kafir olarak öldüğünü söyleyen bu tür bir zihniyettir.
Ehl-i Sünet kaynaklarında Ebu Talib’in iman getirmediğine dair en meşhur rivayet şu hadistir; Peygamber Efendimiz (güya) şöyle buyurmuştur; ‘Doğrusu Ebu Talib suda ve biraz da ateştedir. Eğer ben olmasaydım o cehennemin en aşağı tabakasında yanacaktı.’ Bu düzmece rivayet ‘Zehhah’ ismiyle meşhurdur.
Zehzah hadisi ve ona benzer düzmece rivayetler Şia usul ve kaidelerine göre merdud ve düzmecedir. Zira Ehl-i Beyt imamları ve Şia alimleri Ebu Talib’im iman, İslam ve İhlasında icma etmişlerdir. Nitekim, hadisler bölümünde, Ehl-i Beyt imamlarının Ebu Talib’in menfi yönünü bildiren rivayetleri reddettiklerini gördük.
Bunların yanı sıra bu tür rivayetler Ehl-i Sünnet usul ve kaidelerine göre de senetleri bozuk olan itibarsız rivayetlerdir. Zira rivayetin senedinde şu üç kişi vardır; Abdulmalik b. Ümeyr, Ahmed b. İbrahim Dureki, Süfyan-ı Sevri. Ehl-i Sünnet usul ve kaidelerine göre bu üçünün de rivayeti merduttur. Ehl-i Sünnet, Abdullah b. Ümeyri muzteribul hadis olarak görmüşlerdir. Bunun yanı sıra O Hz. Ali’nin muhaliflerindendir. Ahmed b. Hanbel onu yanlışı söylemekle taz’if etmiştir.
Ahmed b. İbrahim hakkında Hatib-i Bağdadi şöyle diyor; Yahya b. Müine Ahmed b. İbrahim sen ondan hadis naklettiğini zannediyor, dediklerinde şöyle cevap verdi; Ben asla ondan hadis yazmadım, zira o divaneler gibidir.
Hezebi ‘Mizan’ul i’tidal’ da Süfyan-ı Sevri hakkında şöyle diyor; O rivayetleri naklederken tedlis (aldatma) yapıyor ve pak olmayan yalancı kişilerden rivayet ediyordu.
Allame Meclisi şöyle diyor; Bu bab da bu tür rivayetlerin Senedi Muğiyre B. Şu’be’ye ulaşmaktadır. O da Ali ve hanedanının düşmanlarından birisi olmakla meşhurdur. Bu kişinin Ehlibeyt karşısında düşmanlığı güneş ışığı gibi aydındır.
Bütün rivayetlerin senedi Muğiyrenin dışında Urve b. Zübeyr, Zuhri ve Said b. Müseyyib’e de ulaşmaktadır. [282] Bunlarında Hz. Aliye karşı muhalefet ve düşmanlığı ispat olunmuştur. Neticede naklolunan rivayetlerdeki raviler Ehli Sünnet alimleri tarafından bile kabul görmemiş, yalancılık ve hadis düzmeceliği ile suçlanmışlardır. [283]
Hz. Ebu Talib’in imanını gizlediğine dair rivayetlerde naklolunmuştur. Daha öncede belirttiğimiz gibi, O Hazretin imanını izhar etmemedeki gayesi, Hz. Peygamberi daha iyi bir şekilde muhafaza ve himayet etmekti. Bu tür bir himaye o günün şartlarına göre bir taktik idi.
Şayet, Hz. Ebu Talib’in bu tavrı ve İslam’ını izhar etmemesi, bazı Ehl-i Sünnet alimlerini yanlışlığı düşürmüş olabilir. Dolayısıyla bu yanlışlığa düşenlerde o Hazret küfür nispetini vermişlerdir. Bazen de bu konu etrafında şu şekilde Şia’lara itirazlar yağdırmışlardır. Eğer Ebu Talib Müslüman idiyse, öyleyse neden çocuklarının namaz kılması gibi onun da namaz kılması hiçbir yerde görülmemiştir. Peygamber Efendimiz bir toplantıda yakın akrabalarını İslam’a davet ederken, neden O ilk icabet edenlerden olmamıştır? Neden İslam adına yapılan hiçbir merasime katılıyordu?
Önceden de belirttiğimiz gibi, bu tür itiraz ve şüphelerin cevaplarını Ehl-i Beyt imamları vermişlerdir. Örneğin İmam Cafer Sadık (as.) bir hadiste şöyle buyuruyor; Doğrusu Ebu Talib kafirliği izhar edip kendi imanını saklıyordu. O vefat ettiğinde Allah’u Teala Peygambere, artık Mekke’de yaverin yoktur, Mekke’den dışarı çık, diye vahiy etti. Bunun üzerine Allah Resûlü Medine’ye hicret etti. [284]
Netice olarak diyoruz ki, Eğer Ehl-i Sünnet alimleri mezkur konuya insaf dairesi içerisinde bakacak olurlarsa Hz. Ebu Talib’in imanının yüksek bir mevkide olduğuna kanaat getireceklerdir. Ama ne yazık ki; bazı inat ve taassup ehli olanlar ‘Zehzah’ diye bilinen uydurma ve düzmece bir rivayete istinaden Peygamberin amcası ve himayetçisinin imansız olarak öldüğünü söylemişlerdir. Bu şahıslar inat ve taassup ehli olmasaydılar; hiç şüphesiz bu konuda onca sahih rivayetin içerisinden bir düzmece ve safsatasına istinat etmezlerdi. Ve kureyş’in mümine bu tür çirkinlikleri nispet vermezlerdi.
Son olarak diyoruz ki; Ebu Talib’in imanı hakkında çok bahis olmuş ve bu konu ünvanında ayrı-ayrı kitaplar yazılmıştır. Bu yazılan kitaplarda ise, Ebu Talib’in İslam ve imanı ispat olmamakta ve O yüce şahsiyetin kişiliği İslam ve Peygambere yaptığı hizmetleri ...konu olarak ele alınmıştır. O kitaplardan bir kaçı şunlardan ibarettir;
1-Ebu Talib Mümin-i Kureş, Abdullah Henizi
2-Esna-l Metalib fi Necatı Ebi Talib, Seyyid Ahmed Zeyni Dehlan
3-Şeyh-ul Ebteh ev Ebu Talib, Seyyid Muhammed Ali Al-i Şerefuddin
4-Eş-Şihab-us Sakıb, Şeyh Necmuddin
5-İman-ı Ebi Talib, Ebu Ali Kufi
6-İman-ı Ebi Talib, Merhum Şeyh Mufid
7-İman-ı Ebi Talib, Seyyid İbn Tavus
8-İman-ı Ebi Talib, Ahmed İbni Kasım
9-Bağyet-ut Talib, Seyyid Muhammed Abbas Tüsteri
10-Mevahib-ul Vahib fi fezail-i Ebi Talib, Şeyh Cafer Nakdi
11-El-Hüccet-u El-az Zahib ila tekfiri Ebi Talib Seyyid Fihar
12-Ebu Talib Şeyhu Ben-i Haşim, Abdul Aziz Seyyid-ul Ehl Merhum Allame Emin; Mükemmel bir esir olan El-Gadir’in yedinci cildinin sonlarında, Ebu Talib’in iman ve ihlasından bahseden 19 kitabın ismini zikretmiştir.


[YUKARI]


ABDUL MUTTALİB VE EBU TALİB’İ ZİYARET ETMEK VE ONLARIN İMANI


Hz. Peygamber Efendimizin ceddi Abdulmuttalib ile Hz. Ali’nin babası Ebu Talib’in mezarı Mekke’de yanyanadırlar. Caferiler Mekke’ye müşerref olduklarında imkan dahilinde o iki şahsiyeti ziyaret ederler. Ama Ehl-i Sünnet buna önem vermiyor ve önem vermedikleri gibi bunların ziyaretlerini reva görmüyorlar.
Caferi alimlerinden birisi; Mekke’de emr-i bi’l maruf grubunun reisleriyle bu konu etrafındaki münazarısını şu şekilde anlatır;
-Reis: Siz Caferiler hangi sebeple Abdulmuttalib ve Ebu Talib’i ziyaret ediyorsunuz?
-Alim: Bunun bir sakıncası mı var?
-Reis: Abdulmuttalib fetret (Peygamberin olmadığı zamanlar) döneminde yaşıyordu. O zaman Peygamber sekiz yaşında olup Peygamberlik makamına ulaşmamıştı. Abdulmuttalib bu zamanda dünyadan gitti, o zamanda ise Tevhid dini yok idi. Öyleyse sizler hangi unvan ile onun kabrini ziyaret ediyorsunuz? Ebu Talib’e gelince O’da müşrik olarak dünyadan gitti ve müşrikinde ziyareti caiz değildir.
-Alim: Abdulmuttalib hakkında şunlar söylenebilir; Acaba hangi Müslüman onu müşrik olarak niteleyebilir? O kendi döneminde Allah’ı tanıyan bir muvahhit idi. O ceddi Hz. İbrahim’in dinine tabi oluyordu veya Hz. İsa’nın vasilerinden birisiydi. O Ehl-i Sünnet’in kitaplarında dahi naklolunan Ebrehe’nin ordusu meselesinde (ki Ebrehe Kabe’yi yıkmak için gelmiş ama Fil süresine göre hepsi helak olmuşlardı) Ebrehe’nin yanına gittiğinde Ebrehe ona şöyle dedi; ‘Benim gözümde alçaldın. Zira sen develerini almak için buraya geldin ama mabedin, dinin ve yakınlarının olan Kabe’den söz bile etmedin!’
Abdulmuttalib O’nun cevabında şöyle buyurdu; Ben develerin sahibiyim ve bu evinde sahibi vardır, onu koruyacaktır.
Daha sonra Abdulmuttalib Kabe’nin kenarına gelerek Kabe’nin kapısının halkasından tutarak dua etti ve şiirler okudu; O Şiirlerden birisinin mefhumu şöyledir: Ya Rabbi herkes kendi ailesini korumaktadır, sende emin olan hareminin sakinlerini koru... [285]
Neticede, Abdulmuttalib’in duası müstecab oldu ve Allah’u Teala grup-grup kuşları gönderdi ve o kuşlar Ebrehe’nin ordusunu yerle bir ettiler. Kuran’ı Kerim’de ki fil süresinde bu olay hakkında nazil olmuştur.
Şia kaynaklarında naklolunur ki; Hz. Ali (as.) şöyle buyurdular; Andolsun Allah’a ki babam Ebu Talib, Ceddim Abdulmuttalib, Haşim, Ebdu Menaf asla puta tapmadılar. Onlar Kabe’ye doğru namaz kılıyor ve Hz. İbrahim’in dinine göre hareket ediyorlardı. [286]
Ama Hz. Ebu Talib’in imanına gelince.
1-Ehl-i Beyt imamlarının ve Şia alimlerinin icmasına göre O Müslüman ve mümin olarak dünyadan gitmiştir.
2-Ehl-i Sünnetin maruf ve tanınan alimlerinden olan İbni Ebil Hadid şöyle nakleder; Birisi İmam Seccad’tan Acaba Ebu Talib Mümin miydi? Diye sorunca, O Hazret evet diye cevap verdi.
Bir başkası ise şöyle sordu; Burada bazıları vardır ki; Ebu Talib’in kafir olduğunu söylüyorlar;
İmam Seccad (as.)’dan Onun cevabında şöyle buyurdu; Hayret onlar Allah Resulüne ve Ebu Talib’e yakışmayan nispetleri mi veriyorlar. Peygamber, imanlı bir kadının kafir bir erkekle evlenmesini nehyetti. Şüphesiz Fatıma Binti Esed İslam ve İmanda önde olanlarındandır. O ömrünün sonuna kadar Ebu Talib’in zevceliğiyle baki kaldı. [287]
2-Ehl-i Sünnetten olan bir çok ilim ve ravi şöyle nakletmişlerdir; Peygamber, Akil b. Ebu Talib’e şöyle buyurdular; Ben seni iki sebepten dolayı seviyorum;
1-Benimle olan yakınlık ve akrabalığından dolayı
2-Amcam Ebu Talib’in seni sevdiğin bildiğimden dolayı. [288] Bu söz Peygamber Efendimizin Ebu Talib’im imanının olduğuna inandığını gösterir. Aksi takdirde kafirin, muhabbet ve sevgisinin hiçbir değeri yoktur ki; Peygamber bu sebepten dolayı akili sevmiş olsun...
-Reis: Ebu Talib’in imanı bu şekilde açıksa, peki öyleyse neden bizim alimlerimiz Ebu Talib hakında muhtelif sözler söylemişler ve bazıları da onun kafirliğini tasrih etmişlerdir? Bu karışıklığın sırrı nedir?
-Alim: Hakikat şudur ki; Muaviye’nin hükümeti döneminde Hz. Ali’ye sebbetme ve hakareti hatta namazların kunutunda bile reva görüyorlardı. Yaklaşık seksen yıl o Hazreti, minberlerinden lanetlediler. Ebu Talib’i kafir olarak kabullendirmek ve Ali’ye de kafir oğlu olarak tanıtmak için meçhul ve satılmış eller devreye girdi.
Bunu kesinlikle böyle bilin ki; bu düzmece rivayetler sizin kitaplarınıza aktarıldı ve zihinleri darmadağın etti. Aksine Ebu Talib’in iman meselesi tamamen açık olan bir şeydi.
Diğer bir sırrı da şudur; Ebu Talib İslam hedefi doğrultusunda ve Peygamberi iyi bir şekilde himayet etmek için usta bir taktik ile takiyye perdesi altında hareket ediyordu. Eğer o açık bir şekilde imanını izhar etseydi, bi’setin (peygamberliğin) başlangıcında asla o Hazreti iyi bir şekilde himaye edemeyecekti.
İşte bu nedenden dolayı çeşitli rivayetlerde Ebu Talib dinin hedeflerinin ilerlemesi için imanları gizleyen ‘Mü’min-i Al-i Firavuna’ ve ‘Ashab-ı Kehf’e benzetilmiştir.
Tefsir-i İmam Hasan Askeri (as.)’da, İmam Hasan (as.)’ın şöyle buyurduğu naklolunur; Allah Peygambere, ben seni iki grubun vesilesiyle koruyacağım diye vahiy gönderdi. Gizlide olan grup ve aşikarda olan grup. Birinci grubun en üstün imamı Ebu Talib’tir ve ikinci grubunda en üstün imamı O’nun oğlu Ali’dir. [289] Okuyuculara ışık tutması dileği ile...


[YUKARI]


HZ. FATIMA’NIN ÖFKESİ

Sayın okuyucu, konuya başlamadan önce kısaca Hz. Fatıma’nın hayatını inceleyelim, konunun anlaşılması için daha faydalı olacaktır.
Hz. Fatıma (s.a) Hz. Resulullah Muhammed Mustafa (s.a.a)’in Hz. Haticeden dünyaya gelen kızıdır. Peygamber efendimizin Peygamberliğinin beşinci yılı Cemadiyel ahir ayının yirmisinde Cuma günü dünyaya gelmişlerdir. Hz. Peygamber efendimizin kızı Hz. Fatımaya olan muhabbet ve sevgisi vasıf edilmeyecek derecedeydi. O Hazret kızı Fatıma hakkında şöyle buyurmuştur; “Fatıma benim bir parçamdır, kim Fatıma’yı razı ederse beni razı etmiş ve beni razı edende Allah’ı razı etmiş olur. Kim Fatıma’yı gazaplandırırsa beni gazaplandırmış ve beni gazaplandıran da Allah’ı gazaplandırmıştır.” Peygamber efendimiz şehir dışına bir yere sefere çıktığında en son kızı Fatıma ile vedalaşır ve seferden geri döndüğünde ise ilk önce Fatıma’nın yanına gider onunla görüşürdü.
Hz. Fatıma, Hz. Ali (a.s)’ın eşidir. Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur; “Ali olmasaydı Fatıma’ya eş bulunmazdı.”
Hz. İmam Ali (a.s)’ın savaş meydanlarındaki en büyük yardımcılardan birisi eşi Fatıma idi. Hz. Fatıma Hz. Ali (a.s) evde bulunduğu veya bulunmadığı zamanlarda evi en iyi şekilde idare eder ve eşinin rızasını kazanırdı. Fatıma cennet gençlerinin efendileri, Peygamberin baharı olan Hasan ve Hüseyin’in annesidir. Hz. Fatıma’nın takva ve ibadetine gelince; Onun, bir çok geceleri sabahlara kadar ibadetle geçirdiği nakledilir. Her namazdan sonra okunması sünnet olan Fatıma’t-uz Zehra’ya Peygamber tarafından bir hediye olarak öğretilen Fatıma’tüz Zehra tesbihatı (34 defa Allahu Ekber 33 defa Elhamdulillah 33 defa Subhanellah) O Hazretin ibadetteki yüce makamına bir işarettir.
Hz. Fatıma’nın mübarek ömrü 18 yıl gibi çok kısa bir süre olmasına rağmen ilimdeki makamı öyle bir dereceye varmıştır ki, Kur’anı Kerimin tefsiriyle ilgili buyrukları Hz. Ali tarafından kaleme alınmış bu vesileyle meydana gelen kitap kaynak kitaplardan biri olmuştur. Hz. Fatıma babası Hz. Peygamberin hedef ve daveti yolunda O Hazrete yardımcı olanlardan birisiydi. O Peygambere nispet olarak “Babasının Annesi” unvanı almıştır. Hz. Fatıma babasından sonra üç ay ve bazı rivayetlere göre altı ay bazısına göre de 95 veya 100 gün yaşamıştır. Hz. Fatıma Medine de vefat etti. Vasiyet üzerine geceleyin gizlice Hz. Alinin eliyle defnedildi, bu yüzden o Hazretin kabrinin yeri şimdiye kadar gizli kalmıştır.
Sayın okuyucu! Hz. Fatıma’nın öfkesi başlığı altında ele aldığımız konunun mefhumu şudur; Acaba Hz. Fatıma vefat etmeden önce kimlere öfkeli ve kızgındı, bu öfke ve kızgınlığın neticesi nedir.?
Buhari kendi Sahihinde Aişe’den, Fatıma dünyadan giderken Ebubekir’e kızgın ve öfkeliydi. Zira Ebubekir Onu Peygamberden kalan mirastan mahrum ettiğini nakletmiştir.
Aişe şöyle diyor; “Peygamberin kızı Fatıma Resulullah’tan kalan mirasını talep etti.”Ebubekir ona dedi ki; Peygamber, biz miras bırakmayız diye buyurdular, bizden geriye kalan sadakadır. Bunun için Fatıma Ebubekir’e öfkelenerek ondan yüz çevirdi ve ölünceye kadar da onunla karşı karşıya gelmedi. Peygamberin vefatından sonra altı aydan fazla yaşamadı. Fatıma daima, Resulullah’tan Hayber ve Fedek’ten geriye kalandan ve Medine’deki mülkten kendi payına düşeni Ebubekir’den istiyordu. Ama Ebubekir vermekte diretiyor ve şöyle diyordu; Peygamberin amel ettiği şeyi ben terk edemem. [290]
Hz. Fatıma, Ebubekir’e öyle bir şekilde öfkeli ve kızgındı ki, Hz. Ali’den, vefatından sonra Ebubekir’in gelip cenazesine namazını kılmasına izin vermemesini istedi. Hatta cenaze merasimine katılmamasını bile istiyordu.
Buhari kendi Sahihinde bu hususta Aişe den şöyle naklediyor; Ebubekir Peygamberin mirasından ona bir şey vermedi, işte bunun için o Ebubekir’e kızgındı ve vefat edene kadar da onunla konuşmadı. Peygamberden sonra altı ay yaşadı, vefat ettiğinde eşi Ali onu gece defnetti. Ebubekirin ona namaz kılmasına izin vermeyip, kendisi ona namaz kıldı. [291]
Hz. Fatıma’nın Ebubekir’den mirası unvanında istediği Fedek Hicaz’da Yahudilerin ikamet ettiği bir köydü. Peygamber ve İslam ordusu Hayber kalesini büyük bir ihtişam ve şahametle fethettikten sonra, Peygamberin Fedek’te bulunan Yahudi düşmanlarının kalbini bir korku ve vahşettir ki, sardı. Bu sebepten dolayı savaş yapmamak için Peygamberle Fedek üzerinde anlaşmaya vardılar. Dolayısıyla Fedek Peygamber efendimizin şahsi mülkü oldu. Zira savaş ve kan dökme neticesinde alınmamıştı. Daha sonra Peygamber Fedeki ve Hayber’deki kendisine kalan Humsu ve diğer bir takım şahsi mallarını kızı Fatıma’ya bağışladı.
Ebubekir’e göre, Fatıma kendi hakkı olmayan bir şeyi ondan istiyordu. Ebubekir’in görüşüne göre, Fatıma babasından kalan mirasın hükmünü bilmediğinden dolayı ya cahildi veya da yalancıydı. Ama gerçek ve hakikatlere göre her iki ihtimalde Hz. Fatıma hakkında gayri mümkün olup bu tür ihtimaller hem o Hazrete hem de Resulullah’a karşı bir iftira ve ihanettir. Zira Fatıma öyle bir şahsiyet ve makama sahiptir ki, rivayete göre Allah’ın, onun gazabından gazap edeceği naklolunmuştur. Fatıma dünya ve cennet müminlerinin efendisidir. Allah onu her türlü günah, pislik ve çirkinlikten temizlemiştir. Buhari Sahihinde Peygamber efendimizin şöyle buyurduğunu nakletmiştir; Ey Fatıma mümin kadınlarının efendisi veya cennet kadınlarının efendisi olmaya razı değil misin.? [292] “Fatıma benim vücudumdan bir parçadır, onu gazaplandıran beni gazaplandırmiştır.” [293] “Fatıma cennet kadınlarının efendisidir.” [294] Hatta Fatıma’nın diğer kadınlar gibi normal bir kadın olduğunu ve hadislerde geçen faziletlerin onda olmadığını kabullensek bile, onun babasının insanlığın müjdecisi ve korkutucusu ve Allah’ın Resulü ve kocasının da Resulullah’tan sonra ümmetin en alimi olmasını inkar edemeyiz. Eğer durum Ebubekir’in söylediği gibiydi ise, acaba, Peygamber Efendimiz kızı Fatımaya miras hükmünü açıklamadı diye bilir miyiz.? Hal Ebubekir’in söylediği gibiydi ise peki neden sizinde, kabullendiğiniz gibi ümmetin en alimi olan Ali Fatıma’ya karşı gelip ona açıklık getirmedi! Eğer gerçekten Ebubekir’in söylediklerinin aslı olsaydı, Ali gibi birisinin Fatıma’ya açıklık getirmemesi o Hazrete yakışır mıydı.? Hayır, kesinlikle bu ihtimaller doğru değildir. Zira bu tür şeyler ne Peygamberlik makamı ile ne de risalet makamına en yakın olan Hz. Ali’nin konumu ile bağdaşır. Ama Fatıma’nın böyle olması mümkün değildir. Zira, Fedek’deki hakkının Ebubekir tarafından gasp olunduğunu duyunca bir grup muhacir ve ensarla Ebubekir’in yanına geldi ve öyle bir konuşma yaptı ki, oradakiler ağlamaya başladılar. O konuşmanın bir bölümünü sadece zikrediyoruz; “...Siz, bizim miras ve hakkımızın olmadığını iddia ediyorsunuz. Sizler cahilliye hükmüne mi tabi oluyorsunuz.? Yakin sahibi olan imanlı İnsanların yanında Allah’tan başka kim daha iyi hükmedebilir. Yazıklar olsun sizlere ey Müslümanlar. Ey Ebubekir! Acaba Allah’ın kitabında senin babandan miras alman ve benim miras almamam var mı? Sen büyük bir töhmet vurdun. Daha sonra şu ayeti tilavet ettiler; “Muhammed ancak bir Peygamberdir. Ondan öncede Peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür yada öldürülürse, gerisin geriye mi döneceksiniz.”?
Babamdan kalan mirasımı benden alırlarken sizler görüp, duyup sessiz mi kalacaksınız? Sizin buna karşı çıkmaya gücünüz var. Oysa sizler mazlumun davetini duyduğunuz halde buna cevap vermiyorsunuz...” [295]
Peygambere miras hakkında nispet verilen uydurma hadis, miras konusunun Peygamber hakkında icra olunmaması içindir. Ebu Bekir’inde kendisi bu konuda içtihat etmiştir. Oysa Kuran iki Peygamberin miras meselesinde buyuruyor ki; ‘Süleyman Davud’dan miras aldı.’ [296]
Kuran’ı Kerim Hz. Zekeriyya’dan bahsederken şöyle buyuruyor; ‘O bana varis olsun, Yakup hanedanına da varis olsun. Rabbim O’nu rızana layık kıl. Ey Zekeriyya biz sana bir oğul müjdeleriz ki; O’nun adı Yahya’dır...’ [297]
Yukarıdaki ayette geçen ‘Yerisuni’ (bana varis olsun) Peygamberliği miras alsın anlamında değildir. Zira Peygamberlik ve nübüvvet irsi değildir. Yukarıdaki ayetler Peygamber Efendimize nispet verilen hadisin uydurma olduğunu göstermektedir. Zira Peygamber Kuran’ın hilafına hiçbir şeyi söylemez. Zaten ‘Kuran’la çakışırsa’ hadisi de bunu gayet açık ve net bir şekilde ortaya koymuştur.
Bazıları diyorlar ki; Fedek’te ki ihtilaftan dolayı Ali Ebu Bekir’e biat etmedi. Hayır, kesinlikle bu doğru değildir. Ali Onu Peygamberin halifesi olarak görmediği ve kabullenmediğ için biat etmedi. Bu safsatayı savunanlara sormaz lazım; Peki, eğer Ali Fedek’teki ihtilaftan dolayı biat etmediyse, öyleyse biat etmeyen Salman-ı Farsi, Ammar Yasir, Miktad vs. gibi sahabeler neden Ebu Bekir’e biat etmediler.
Sayın Okuyucu! Konumuz Fedek dosyası olmadığı için, Fedek meselesine genişçe vermedik. Ama bu konuda İbni Ebil Hadid ile Üstadı Ali b. Elfan arasında geçen konuşmayı naklediyoruz;
İbni Ebil Hadid diyor ki; Ben üstadıma Fatıma’nın iddiasının doğruluğunu sorduğumda, O evet, Fatıma iddiasında doğruydu diye cevap verdi. Dedim ki; Halife onun doğru olduğunu bilmiyor muydu? Evet dedi.
Dedim ki; Öyleyse neden halife onun mutlak hakkını ona vermedi? Üstadım bunu duyunca gülümseyerek vakarlı bir halde şöyle dedi; O gün Halife, Fatıma doğru bir kadındır diye şahit istemeden, onun sözünü kabullenip Fedek’i geri çevirseydi, yarın Fatıma bu durumdan kocası Ali’nin yararına harekete geçip, halifeliğin kocası Ali’ye ait olduğunu söyleyecekti. Bu surette ise halife hilafet-i Ali’ye teslim etmek zorunda kalacaktı. Zira Ebu Bekir O’nun doğru olduğunu biliyordu. Ama istekler ve tartışmalar son bulsun diye O’nu kesin olan hakkından mahrum bıraktı. [298]
Netice olarak şu iyice anlaşılmaktadır ki; Peygamber Efendimizin aziz ve değerli kızı Hz. Fatıma’nın Ebu Bekir’e getirdiği deliller bir netice vermemiş ve dolayısıyla Fedek Hz. Fatıma’dan alınmış oldu. Hz. Fatıma’da dünyaya gözlerini kapamadan önce, Ebu Bekir’e öfkeli ve kızgın bir halde bu dünyadan ayrıldı.
Bu konu inkar edilmesi bile mümkün olmayacak bir halde açıkça, hadis ve siyer kitaplarında mevcuttur.


[YUKARI]


HZ. FATIMA’NIN ÖLÜMÜ CAHİLLİYE ÖLÜMÜ MÜDÜR?

Buhari kendi sahihinde İbni Abbas’tan Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu naklediyor; Hakim ve Emirine darılan sabretmelidir. Eğer bir veceb emiri aleyhine kıyam ederse, O’nun ölümü cahilliye ölümüdür. [299]
Sahih-i Müslim’de Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğu naklolunmuştur. Üzerinde biat olmadan ölen bir insan cahilliye ölümü gibi ölmüştür. [300]
Müsned-i Ahmed’de Peygamber Efendimizden şöyle naklolunmuştur; İmamsız ölen bir insan cahilliye döneminde ölen insanlar gibidir. [301]
Şia kaynaklarında da yukarıdaki hadisler şu şekilde naklolunmuştur; Kendi zamanının imamını tanımadan ölen bir kimse cahilliye döneminde ölmüş demektir. [302]
Yukarıdaki hadisler açıkça şunu gösteriyor ki, eğer bir insan İmam veya emire biat etmeden ölürse, bu tür bir insanın ölümü kesinlikle cahilliye zamanında ölen insanların ölüm hükmüne girer. Hadislerde geçen imam da her imam değil de şüphesiz itaati farz olan imamdır. İlahi şer’in emrine göre böyle bir imama itaat etmek gerekir.
Hz. Fatıma Ebu Bekir’e biat etmeden bu dünyadan gitti. Biat etmediği gibi ona kızgındı da. Hatta özellikle Ebu Bekir’in onun cenaze namazına ve defnine katılmaması için vasiyet etti.
Buhari Sahihinde Aişe’den şöyle nakleder; ‘...Peygamberin kızı Fatıma öfkelendi ve Ebu Bekir'’ kahretti ve bu kahrı ölünceye kadar da devam etti. O Peygamberden sonra altı aydan fazla yaşamadı...’ Dünyadan gittiğinde eşi O’nu gece defnetti ve Ebu Bekir’in O’na cenaze namazı kılmasına izin vermedi sadece kendisi O’na namaz kıldı. [303]
Acaba bir insan iddia edipte, Fatıma’nın yukarıda Peygamberden naklolunan hadislere, Halife Ebu Bekir’in yaptığı şeylere tahammül ve sabretmediği için O’na itaat etmediğini ve aksine itirazlar yağdırdığını ve O’na öfkelenip cenazesine ve defnine katılmaması için vasiyet ettiğini ve dolayısıyla o hadislere amel etmediğini söyleyebilir mi? Bu durumlar Fatıma’nın Ebu Bekir’in hükümet ve halifeliğinden değil bir veceb binlerce kilometre uzak olduğunu göstermektedir.
Öyleyse, Fatıma’nın ölümü cahilliye ölümüdür söylemek mümkün müdür?
Sayın Okuyucu! Peygamberin kızı Fatıma tüm Müslümanlarca, dünya ve cennet müminelerin efendisidir. Buhari Sahihinde bu konunun ispatında Peygamberden şöyle naklediyor; ‘Ey Fatım mümin kadınların veya bu ümmetin kadınları efendisi olmaya razı değil misin?’ [304]
‘Fatıma cennet kadınlarının efendisidir.’ [305]
Bunların yanı sıra Peygamber Fatıma’nın gazabı ile gazaplandığını önceden duyurmuştu. Bu demektir ki; Allah’ın gazabı Fatıma’nın gazap ettiği kişiye de şamil olur. Nitekim hadiste Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğu naklolunmuştur. ‘Fatıma benim vücudumdan bir parçadır. Onu gazaplandıran beni gazaplandırmış demektir.’ [306]
Öyleyse bu durumda Fatıma’nın ölümünün cahilliye ölümü olduğu nasıl mümkün olabilir? Ve bunu kim söyleyebilir? Neticede, naklolunan sahih hadislere göre, itaati farz olan imam veya halifeye biatsız ölenin cahilliye zamanında ölmüşler gibidir hali ile Fatıma’nın meselesi iki ihtimalin dışında değildir.
1-Fatıma cahilliye zamanının ehli gibi dünyadan gitmiştir ve Ebu Bekir’de itaati farz olan bir emirdir.
2-Fatıma’nın ölümü cahilliye ölümü değildir ve Ebu Bekir itaati farz olmayan bir emirdir.
Bu iki ihtimalden ikincisi doğrudur. Zira Fatıma Ebu Bekir’i Peygamberin halifesi ve itaati farz olan bir emir olarak kabul etmiyordu. Eğer Ebu Bekir gerçekten itaati farz ve Peygamberin halifesi olmuş olsaydı, Fatıma ona itiraz etmez ve gazaplanmaz ve cenazesine katılmaması için vasiyet etmezdi.
Peygamberden naklolunan hadisler sahih ve doğrudur ve Fatıma’da imamsız ve biatsız ölmemiştir. Ziar Fatıma’nın biat ettiği itaati farz olan imam Hz. Ali idi. Dolayısıyla Hz. Ali ve on bir evladı itaatleri farz olan imamlardır. Onlara biat ve itaat etmeyenlerinde ölümü cahilliye ölümüdür.
Bu araştırmanın okuyuculara ışık tutması ümidiyle...


[YUKARI]


TEMETTÜ HACCI

Bu konunun izahına ve tarihsel boyutuna girmeden önce konuyu fıkhı boyuttan ele alıp bu konudaki görüşleri önce zikredelim. Ehl-i Sünnetin dört mezhebinin tamamıda ister Mekke’li, isterse de gayri Mekke’li olsun üç kısım olan hac içerisinden şahıs birisini seçmede muhtardır demişlerdir. İster temettü, ister kıran ve isterse de ifrad niyetini edebilir.
Ama Hanefi mezhebine göre Mekke’li olan birisinin temettü ve kıran haccını yapması mekruhtur.
Ehl-i Sünnet mezhepleri bu üç hac içerisinde hangisinin daha faziletli oluşunu da ihtilaf etmişlerdir. Şafii, ifrat ve temettü haccının kırandan daha faziletli olduğunu söylemiştir.
Hanefi Haccı kıranın o ikisinden daha faziletli olduğunu söylemiştir.
Maliki; ifrad haccının faziletli olduğunu savunmuştur.
Hanbeli ve Caferi mezhebine göre ise temettü haccı diğerlerinden daha faziletlidir. Ama Caferi Mezhebine göre Mekke’nin 48 mil dışında olan birisine zaruretin dışında diğer haclar farz değil de temettü haccı farzdır. [307]
Bu konuda Allah’u Teala şöyle buyuruyor;
‘Kim hac yönlerine kadar umre ile faydalanmak isterse kolayına gelen bir kurban kesmek gerekir. Kurban kesmeyen kimse hac günlerinde üç gün memleketine döndüğü zaman yedi gün olmak üzere oruç tutar ki hepsi tam on gündür. Bu söylenenler ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah’tan korkun bilin ki Allah’ın vereceği ceza ağırdır.’ [308]
İslam dininde bir umre vardır, bir de hac vardır. Hac ibadeti de üç kısma ayrılır. Haccı Kıran, Haccı İfrad ve Haccı temettü. Umre bütün yıl boyunca yapılabilecek bir ameldir. Onun amelleri ise şunlardan ibarettir. Mikatta ihrama girmek, tavaf etmek, tavaf namazı kılmak, safa ve merve dağları arasında say etmek, taksir (saç veya tırnakları kısaltmak) tavafı nisa yapmak ve tavafı nisanın namazını kılmak.
Haccı ifrad Mekke’nin 48 mil sınırları içerisinde olan Mekke ahalisinin yaptığı hacdır. Onlar hac aylarında kendi evlerinde ihrama girer ve Arafat’a meş’ara ve Mina’ya giderler ve oraların amellerini tamamladıktan sonra Mekke’ye dönerler, tavaf ederler, tavaf namazı da kıldıktan sonra say ederler ve sonrasında da umre yaparlar. Temettü haccı, Mekke’den uzak olan Müslüman’ların hac aylarında yaptıkları ibadettir. Bu da hem umre ve hem de hac amellerini içermektedir.
Onlar mikatta temettü haccının umresini ihramına girerler ve Mekke’ye giderler. Tavaf yaparlar, tavaf namazı kılarlar, Sefa ve Merve arasında say ederler ve en sonunda taksir yaparak ihramdan çıkarlar. Zilhecce ayının sekizine kadar Mekke’de kalırlar ve o gün hac ihramına girer ve Arafat’ta, Meş’ar’a ve mina’ya giderler, oraların amellerini yaptıktan sonra tekrar Mekke’ye dönüp hac tavafını yapar ve namazını kılar ve say ederler sonrasında tavafı nisayı yapar ve onun namazını kılarlar. Görüldüğü gibi bu umre ve haccın arasında ihramıyla haram olan şeylerin tamamı ona helal olduğu için bu hacca temettü haccı denilmiştir.
Haccı Kıran, hacıların kurbanlıkları mikattan kendileriyle birlikte götürdükleri hacdır. Bu haccın amellerinde aynen haccı ifrad gibidir.
Cahilliye döneminde Mekke ehli tüccar oldukları için, halka yılda iki defa Mekke’ye gelmelerini söylüyorlardı. Bunlardan birisi umre ve diğeri de zilhicce ayında hac ibadeti içindir. Onlar Umre ile Haccın birlikte yapılmasını söylüyorlardı. İbni Abbas cahilliye döneminden şu şekilde haber vermektedir; Onlar (cahilliye zamanındaki insanlar) hac aylarında umrenin yapılmasını yeryüzünde yapılan en büyük fesat ve günah biliyorlardı. Onlar şöyle diyorlardı; Develerin sırtının yarası iyileştikten, yollardaki izleri kaybolduktan ve sefer ayı bittikten sonra umre yapmak caizdir. [309]
Peygamber efendimiz Medine’ye hicret ettikten sonra birkaç defa umre yaptı. Ama hicretin onuncu yılında Müslüman olan Medine dışındaki kabileler ve Medine ehline hacca gitmek ve onun amellerini öğrenmek için hazır olmalarını istedi. İmkanı olan Müslümanlar bu daveti icabet ettiler. O yıl Peygamberle birlikte hacca gidenlerin yetmiş binden yüz otuz bine kadar olduğu söylenmiştir. Eğer bu rakamın en azını yani yetmiş binini kabullenecek olursak, o yıl Peygamber Efendimizin etrafında yetmiş bin Müslüman’ın gözü hac amellerini iyi ve detaylı bir şekilde öğrenmek ve onun gibi amel etmek için Peygamberdeydi. Kurbanlıklarını Peygamber gibi kendileriyle birlikte getirenler Medine’nin dışında (Abar Ali) haccı kıran niyeti ve diğerleriyle de haccı ifrad niyeti ettiler.
Medine ile Mekke arasındaki Akik vadisine vardıklarında Peygamber Ömer b. Hattab’a şöyle buyurdu; ‘Allah tarafından bana umrenin hacda olduğu vahiy olundu. Ben kıyamete kadar umreyi hacca dahil ettim.’ [310]
Bu hüküm, yani Mekke ehli olmayanlar için haccın umreyle birlikte olması ve haccı müfredin olmaması ilk defa Allah tarafından nazil oluyordu. Bu hükmün ilk tebliği olunduğu kişi ise Ömer b. Hattab’tır. Asfan’da Sürage Peygambere şöyle diyor; Hac hükmünü biz dünyaya daha yeni gelmişiz gibi bize beyan buyur. Yani hac önceden nasıldı, bizim bunlarla bir işimiz yoktur. Şu an ne yapmalıyız. Peygamber efendimiz şöyle buyurdular; “Allahu Teala bu Haccınıza umreyi de dahil etti. Mekke’ye girip, Kabe’yi tavaf ettikten, Safa ve Merve arasında say ve sonrasında taksir yaptıktan sonra ihramdan çıkacaksınız. [311]
Aişe şöyle diyor; Sahabelerin arasında bazıları Peygamberin emrine uydular bazıları ise o emri terk ettiler. [312] Peygamber Mekke yakınlarında bir yerde piyade olduğu zaman bu hükmü tekrar tebliğ edip şöyle buyurdular; “isteyen Mekke’ye geldiği ihramı umre ihramı için karar kılsın”. [313]
Şunu iyice bilmek gerekir ki, Peygamber halk tarafından zor kabullenilen hükümleri yavaş-yavaş, tedricen beyan ediyordu. Zira Hac ve umrenin birlikte olması Kureyş muhacirleri için zordu. Önce Ömer’e ve sonra da Sürage’ye açıkladılar. Daha sonra da Mekke’nin girişlerinde tüm hacılara şöyle buyurdu; yanlarında kurbanlık getirmeyenler hac niyetini umreye bedel edebilirler. Burada vacip olduğunu buyurmadılar. Ama tavaf ve Safa- Merve arasındaki say’dan sonra Cebrail nazil oldu ve Peygambere hükmü getirdi. Peygamber Mervenin son sa’yında sahabesine şöyle buyurdu; yanında kurbanlığı olmayanlar bu haccın ihram niyetini umrenin ihramı niyetine dönüştürmeli ve taksirden sonra ihramdan çıkmalıdır. Surage tekrar Peygamberden sual etti; Bu işin böyle oluşu ve hac ile umrenin bir yoklukta birleştirilip yapılması sadece bu yıla mı aittir yoksa bu hüküm ebedi midir?
Peygamber Efendimiz iki elinin parmaklarını birleştirip tutarak iki defa şöyle buyurdu;
Umre artık hacca dahil oldu. [314]
Peygamberle gelenlerin tamamı, Peygamberin bu işini gördüler ve bu hükmü Peygamberin ağzından duydular. Ancak Peygamberin kendisi yanında kurban götürdüğü için, O’nun haccı, haccı kırandı, bundan dolayı Peygamber ihramında baki kaldı. Umreyi hac aylarında haram gören bazı Kureyş muhacirlerinin nazarında bu hüküm ağır geldi ve onları sıkılmaya başladılar. Bu yüzden Peygambere şöyle dediler. Şu an ihramdan çıksak neler bize helal olur? Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdular; Bu umre temettüsüdür. Yanında kurbanı olmayanlar, ihramdan çıksınlar ve artık her şey ona helal olur. Doğrusu umre artık kıyamete kadar hacca dahil olmuştur.
Başka bir rivayette Cabir’den Peygamberin şöyle buyurduğu naklolunmuştur; “İhramınızdan çıkınız, tavafı, sefa ve merve arasında sayı ve taksiri yapınız ve Mekke’de muhill (ihram dışı) olarak zilhecce ayının sekizine kadar bekleyiniz. Sonra hac için ihrama giriniz ve önceden yaptığınız bu ameli haccı temettünün umresi karar kılınız”.
Onlardan bazıları şöyle dediler; Bizler mikatta lebbeyk dediğimizde hac için lebbeyk dedik, onu şimdi nasıl umre edebiliriz? Peygamber şöyle buyurdular; “Emrettiğim şeyi yapınız”. [315]
Başka bir rivayette Peygamberin şöyle dediği naklolunmuştur; ihramdan çıkın ve kadınlarınızla birleşin. Bazıları itiraz ederek şöyle dediler; Bizimle Arefe arasında beş gün var, Peygamber diyor ki ihramınızdan çıkınız. (Bunu duyan Peygamber) ayağa kalkarak buyurdular ki; Bana bir grubun şöyle böyle dedikler haberi gelmiştir. Andolsun Allah’a ben onlardan daha iyi ve daha takvalıyım. [316] Onlar şöyle dediler; Ey Allah’ın Resûlü, acaba bizden birisinden meni döküldüğü halde Minaya mı gitsin? (eşiyle cinsel temasta bulunarak) Peygmaber (s.a.a) evet diye buyurdular. [317]
Peygamber tarafından umre-i temettünün tebliğ şeklini özeti yukarıdakilerden ibaretti. Şayet hiçbir hükmün tebliği Peygamberle ümmeti arasında bu hüküm kadar söz alış verişine sebep olmamıştır. Bu açıklıkla bu hüküm öyle bir şekilde konu edildi ki; bu hükmü kimsenin unutması mümkün değildir.

PEYGAMBERDEN SONRA UMRE

Peygamber (s.a.a) Efendimizden sonra Ebu Bekir halife oldu. O haccı temettünün yerine haccı müfredi yaptı. Yani cahilliye dönemindeki Kureyş’liler gibi umre temettüsü olmaksızın hac ibadetini yaptı. Ama diğerlerine karışmıyordu. Ondan sonra Ömer halife oldu. O da haccı müfredi yaptı. Ama Ömer’in etkinlik ve gücü çoğalınca, Müslüman’lara hac aylarında sadece haccı müfredi yapmalarını ve umreyi de hac aylarının dışında yapmalarını emretti. Ömer tarafından Basra’ya vali olarak atanan Ebu Musa Eş’ari Basra ahalisi ile hac için Mekke’ye gelmişti. Onun kendisi meseleyi şöyle anlatıyor; Hacer-ül Esved ve Hz. İbrahim’in makamının yanında halka hac hükümlerini açıklarken, birisi gelip yavaşça şöyle dedi; Fetva verme, çünkü halife Ömer hac amellerinde değişiklik yaptı. (bunun üzerine ben halka şöyle) seslendim; Kime fetva verdiysem el çeksin. Emir-el Müminin size geldiğinde konuyu ondan soracak ve ona itaat edeceksiniz. Ömer geldiğinde ben şöyle dedim; Ey müminlerin emiri; hac amellerinde icat ettiğiniz bu şey nedir? Ömer sinirlenerek dedi ki; Eğer Kuran’a amel etmek istiyorsak, Kuran haccı tamamlamağa emretmiştir. Öyleyse sizler hac ile umreyi birbirinden ayırınız. Haccı hac aylarında ve umreyi de hac aylarının dışında yapınız. Çünkü Kureyş’in baharı yoktur. Onların baharı insanların etrafından yılda iki defa Mekke’ye gelmeleridir ki; bu vesileyle onların yaşamı düzen ve rahat içerisine girmiş olur.
Hz. Emir-ül Müminin Ali (as.) Ömer’e şöyle buyurdu; Peygamber hac ile umreyi birleştirdi. Halife bu sözün mantıklı olduğunu ve kendisinin ise bu söze bir karşılık bir cevabı olmadığını görünce, diğerlerinin de bu sözü söyleyerek itiraz edeceklerinin zannına kapılarak, mecbur kalmış ve zora başvurarak şöyle demiştir. Bu benim emrimdir. Peygamber zamanında helal olan iki mutayı ben yasaklıyorum ve amel edeni de cezalandıracağım. Bunlar, kadınlar mutası ve temettü haccının umresidir. [318]
Ehl-i Sünnet mektebinin Ömer’in rey ve sözünü tasdik ve doğrulamak için naklettikleri ‘Peygamber haccı mufredi yapın emrini verdi’ türünden rivayetlerin uydurma olduğu Ömer’in bu sözünden açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
Bu konuda Hz. Ali kısa ve anlamlı sözüyle şunu açıklamış ve ispatlamış oldu ki; İslam’ın hakiki ve gerçek hükmü başka bir şeydir, halifenin içtihadı ise başka bir şey.
Ama bunlara rağmen, halife sinirli ve öfkeli bir tabiata sahip olduğu için kimse onun karşısında konuşmaya cesaret edemiyor ve onun emrinin tersine amel etmiyordu. İşte bunlardan dolayı İslam Peygamberinin buyurduğu haccı temettü ortadan kalkmış oldu. O zamandan sonra kim hacca gidiyordu ise, haccı mufred yapıyor ve haccı temettünün umresini yapmıyordu.
Ömer’in zamanı tamam oldu ve ondan sonra Osman halife oldu. Onunla Ebu Bekir ve Ömer’in sünnetine binaen biat ettikleri için, o da aynı şeyi uyguladı. Ama ikinci halife gibi bu konu üzerinde öfkeli, hassas ve sıkı değildi. Özellikle halifeliğinin ikinci yarısında ona karşı muhalefetler çoğaldığı için itiraz etme zeminesi bulunmuş oldu.
Hz. Ali (as.) İslam için bu fırsattan yararlanarak haccı temettünün umresinin hükmü hakkında onunla tartıştı.
Abdullah b. Zübeyr şöyle diyor; Hac günlerinde Osman ve Şam ehlinden bir grup Cuhfede idi. Söz umre temettüsünden açıldı. Osman şöyle dedi, Umreyi hac aylarından yapmayınız. Allah’ın evini yılda iki defa ziyaret etmek için umreyi geciktirmeniz daha iyi olur. Bu esna da müminlerin emiri Hz. Ali (as.) sahra da develerini otlatırken halifenin bu sözü O’na ulaştı. Bunun üzerin Hz. Ali (as.) gelerek halifenin karşısında durup şöyle buyurdu; Allah Resûlünün bıraktığı sünneti ve Allah’ın Kuran’da kullarına izin verdiği ibadetimi nehyediyorsun? Daha sonra Hz. Ali (a.s) oracıkta herkesin gözü önünde haccı temettü umresinin ihramına girdi ve Peygamberin emrettiği gibi hac ve umre için ikisine birden Lebbeyk dedi. Osman burada aşağı düşünce halka dönerek şöyle seslendi. Ben nehyetmedim sadece görüş bildirdim. İsteyen amel etsin ve isteyende terk etsin... [319]
Başka bir rivayette şöyle naklolunur; Ali ve Osman hac ibadetini yapıyorlardı. Yol arasında Osman temettüden nehyetti. Hz. Ali (as.) şöyle buyurdu, Osman binerken sizlerde bininiz. Daha sonra Hz. Ali gelerek onların önünde umre için Lebbeyk dedi. Onun ashabı da böyle yaptılar. Osman onları nehyetmedi, daha sonra Hz. Ali (a.s) Osman’a şöyle dedi, Duyduğuma göre sen Umreden men ediyormuşsun? Osman, evet diye cevap verdi. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu; peygamberin umre için Lebbeyk dediğini duymadın mı? Osman, evet işittim, diye cevap verdi. [320]
Başka bir rivayette şöyle naklolunmuştur; Hz. Ali ve Osman Asfan’da karşılaştıklarında, Osman Umre temettüsünden men ediyordu. Bunun üzerine Hz. Ali (as.) şöyle buyurdu; Acaba Allah Resulünün yaptığı bir işimi nehyediyorsun? Osman, bizi bırak dedi. Hz. Ali ise seni bırakamam diye cevap verdi ve sonrasında hac ve umre için Lebbeyk dedi. [321]
Hz. Ali bu yöntem ve bu şekilde unutulmaya ve terk olunmağa yüz tutulan bu İslam hükmünü İslam-i topluma geri getirdi ve tahrif olunan İslam hükmünün gerçeklerini Müslümanlara aşikar etmiş oldu. Bunlardan sonra kendi hilafeti zamanında rahat bir şekilde, karşısında engel olmaksızın bu şekilde amel ediyordu.
Ama o Hazretin şahadetinden sonra, Şam’da kendisi halife zanneden Muvavi’ye Peygamberin sünneti karşısında ilk üç halifenin sünnetini ihya etmek için gayret ve çaba sarfediyordu. Muaviye’nin çirkef çabaları hac konusunda da olmuştur. Zira O, bu meselede de haccı umreden ayırmak istiyordu. Ama Hz. Ali’nin açık ve net beyanatları bazılarının, Muaviye’nin sünneti nebeviyi unutturma ve Ebu Bekir ve Ömer’in sünnetini ihya etme çalışmalarına itiraz etmelerine ve aksine tebliğatlarda bulunmalarına sebep olmuştur.
Örneğin; Sad b. Vakkas umre ile haccı birlikte yapmıştır. Ama Muaviye’nin memuru Zehhak b. Kays, Allah’ın hükmünü bilmeyenden başkası hac ve umreyi birleştirmez demiştir. (Bunun üzerine) Sad ona şöyle demiştir. Kardeş oğlu kötü konuştun. Zehhak, Ömer b. Hattab’ın onu nehyettiğini söyledi. Sad ise şöyle cevap verdi. Peygamber böyle yaptı ve biz onunla birlikte hac ve umreyi beraber yaptık. [322] Oysa daha o zaman bu Muaviye kafirdi.
Yukarıdaki örnekte önemli olan nokta şudur ki; Muaviye’nin sözü ve emri karşısında bu şekilde cesaretle Allah’ın hükmünü açıklayan Sad Vakkas, Ömer’in döneminde Medine’den Mekke’ye hacca gidip, dönen ve Peygamberden bir hadis dahi nakletmeyen Sad Vakkas’tır. Onun Muaviye karşısında ki bu cesaretinin zeminesi Hz. Ali’nin sünneti Nebevi karşısındaki hizmet ve takındığı üslubundan doğmuştur.
Eğer Hz. Ali, Ömer’in karşısında Peygamber Efendimizin sünnetini söylemeseydi, Ömer’de mecbur kalıp, Peygamber hac ve umreyi beraber yapıyordu ama ben yasaklıyorum demezdi. Ondan sonra, Hz. Ali, Osman’ın karşısına dikilip İslam’ın asıl hükmünü beyan etmeyip, hac ve umre için Lebbeyk demeseydi halifeler karşısında Allah ve Resulünün hükmünü kim söylemeye cesaret edebilirdi?
Hz.Ali (a.s) bu hizmet ve gayretleri, Peygamberin sünnetini kendi kafalarınca değiştirmek isteyenlerin hedeflerini gırtlaklarında bırakmıştır. Elbette Ehl-i Sünnet kaynaklarında halifelerinin hedefleri doğrultusunda uydurma rivayetler naklolunmuştur. Örneğin, Hz. Ali (as.) güya oğluna demiştir ki; Evladım haccı mufred yap. Yani bir yolculukta umre ile haccı birlikte yapma.
Bu tür rivayetlerin düzmeceliğine en açık delil, daha önce naklettiğimiz bu konudaki Hz. Ali’nin tavır ve buyruklarıdır. Zira O Hazret bu tür düzmecelerin tam aksini söylüyor ve amel ediyordu.
Umrenin haccı temettü ile birlikte yapılmasını, öngören Ehl-i Sünnet kaynaklarındaki rivayetleri ve bu konuyu inceledikten sonra şunu açıkça anlayabiliyor ve görüyoruz ki; Ehl-i Sünnet arasında bazılarının özellikle de Vahhabilerin umre ile haccı bir arada yapmalarına bu konudaki hadisler ve o hadislerin ve bu amelinde günümüze kadar bu şekliyle bizlerle ulaşmasına, Hz. Ali (as.)’ın hizmet ve sünnet için göstermiş olduğu gayretleri sebep olmuştur.
Bu konu bizlere açıkça şunu gösteriyor ki; Peygamberin sünnetini öğrenmemiz gereken en yakın adres Ehl-i Beyt imamları ve Onların başlarında olan ilim şehrinin kapısı Hz. Ali’dir. Bu adres ve yolun dışında sünnete ulaşmak isteyen, serap gören kişi hükmündedir.



[YUKARI]

EHLİ SÜNNETTE MATEM VE AŞURA

Hicretin 50. Yılında, İmam Hasanın şahadetinden sonra, Iraktaki Şialar İmam Hüseyin’e mektuplar yazarak Muaviye’yi Müslümanların liderliğinden azletmesini istediler. Ama İmam Hüseyin Muaviye ile aralarında bir anlaşmanın olduğunu ve onu bozamayacağını bildirdi.
Muaviye yirmi yıl hükümeti boyunca, kendisinden sonra rezil, alçak ve tüm İslam-i ve İnsani değerlerden yoksun olan oğlu Yezidi başa getirme tasası ve planı içerisindeydi. Muaviye bu işiyle sadece İmam Hüseyin’le kendi arasında olan anlaşmayı bozmuş olmuyor. Bunun yanı sıra Ehli Sünnetin inanç ve itikadına ters düşen bir fiilide yapmış oluyordu. Zira Ehli Sünnete göre halifelik şura’ya bırakılmalı, maslahat ve takvada halife olmanın şartlarındandır. İslam tarihini geniş bir şekilde incelediğimizde İslamın omurgasına indirilen darbe ve İslam’da yapılan feci cinayetlere ilk imza atanın Muaviye olduğunu görmek mümkündür. Zira Muaviye’den sonraki Emevi, Abbasi ve Osmanlı halifeleri Muaviye’nin icat ettiği ve imza attığı yolu izlemiş ve bu vesileyle bir çok fitnelere, fesatlara ve cinayetlere sebep olmuşlardır.
Hicretin 60. Yılında kral Muaviyenin ölümünden sonra Yezid hükümeti ele aldı. Yezidin sarayı bütün fesatların, fücurların günah ve fehşaların merkezi haline gelmişti. Bütün Müslüman grupların itirafına göre o halkın karşısında açıkça içki içiyor, gece ziyafet ve oturumlarında anlamsız ve İslam inancına ters düşen Cahili ye şiirleri okuyan ve aşırı içkiden kendisini kaybediyordu. Bunlarda hiç de şaşılacak şey yoktur. Zira tarihçilerin de itirafına göre Nasrani birisinin kontrolü altında eğitilen birisinden ne beklenebilir ki!
Naklolunan rivayetlere göre o bir gün Cuma namazını Çarşamba günü ve sabah namazını da dört rekat olarak kılmıştır. Zira o sabah içkili ve sarhoş bir halde seccadenin başına geçmiştir. Yezidin hayatında bu tür rezalet ve siyah lekeleri görmek fazlasıyla mümkündür. Konumuz bu olmadığı için sadece işaret etmeği yeterli gördük.
İşte bu dönemde, daha yıllar önce İslam-ı yıkmak veya mesirinden uzaklaştırmak için atılan temeller Yezid ve hükümeti tarafından hedefine ulaştırılmak istenince, İmam Hüseyin yok olmağa yüz tutmuş ve mesirinden uzaklaştırılmış Muhammed-i İslam-ı asıl mesirine oturtmak için kıyam etmeyi bir zaruret görmüştür.
Bilindiği üzere Aşura günü (muharremin 10’u) Resulü Ekremin kızı Hz. Fatıma ve Hz. Alinin oğlu imam Hüseynin Kerbelada 72 yandaşı ile beraber hünharca şehit edildiği gündür. Böyle bir günde her Müslümanın Peygamber evladının katlediliş ve hunharca-canice öldürülmesi ardından matem tutması ve bu vesileyle o Hazreti, hedeflerini ve vermek istediği mesajlarını yaşamak ve yaşatması olağandır. İşte bu sebeplerden dolayı Caferilerin Peygambere ve Ehlibeyte olan muhabbet ve aşkları, onları Ehlibeytin umumen ve Hüseynin ise hususen şahadet yıl dönümlerinde matem tutmağa sebep göstermiştir. Hatta Hindistan’da yaşayan putperestlerden bazı grupları dahi bu yaslı günü matemli geçirirler. Ama ne yazık ki, Hz. Hüseyin Peygamber efendimizin torunu olmasına rağmen ve Peygamberimizin de aşırı derecede sevgisine mazhar olmasına rağmen hatta ve hatta Ehli Sünnet kaynaklarında matem hadislerinin yer almasına rağmen onlar bu günü matem değil de bir bayram günü bilmektedirler. Matem günü bilmedikleri gibi de Muharrem aylarında Ehlibeytin ve Hüseynin acısı anısına yas ve matem tutan Ehlibeyt aşıklarıyla alay etmiş onların matemlerine asılsızlık nispetleri vermişlerdir.
Onlar asıl matem günleri olan muharremin ilk onu günü sevinçli ve neşelidirler. Kısaca Ehl-i Sünnetin görüşü şunlardan ibarettir; Muharrem ayının 10. Günü aşure pişirmek çok faziletli ibadetlerdendir. O gün eve ufak-tefek yiyecek alınır ise bir yıl boyunca o eve bereketten başka bir şey girmez. O gün fakir fukara sevindirilir. O gün gusledilirse bir yıl boyunca ufak-tefek hastalıklardan korunmuş olurlar. Hatta Mekke ve Medine’de ve bu bölgelerin civarlarında yaşayan bazıları aşura günlerinde birbirlerini bayram unvanında tebrik ederler. Bu günü sevinçli ve bayram günü olarak geçirenler şunu unutmasınlar ki; yüzyıllar önce aşura günü Yezid’in sevinç ve mutluluğuna şerik olmuşlardır.
Emeviler Birinci aşamada önlerinde olan en büyük engel Hüseyin’i, ortadan kaldırmaktan başka bir şey düşünmüyorlardı. Zira Hüseyin varlığı onların korkulu rüyası ve kabusu olmuştu. Yezid ve dolayısıyla Emevi’ler birinci aşamada bu hedeflerini gerçekleştirdikten sonra, gerçek kimliklerinin ortaya çıktığını görünce ve halkın hakikatleri öğrenip de başkaldırmaları endişesinden dolayı ikinci aşama ve taktiğe başvurdular. O da şudur; Yezid, Ubeydullah b. Ziyad ve Ömer Sa’d’a sitem etmeye başladı; Allah onları kahretsin ben Onlara Hüseyin’i öldürün diye emretmedim ki; ben Hüseyin’i yakalayıp bana getirin diye emrettim. Yezid’in bu planı da tutmadı. Bu arada halk Hz. Zeyneb ve Hz. İmam Zeynel Abidin’in ateşli konuşmaları neticesinde gaflet uykusundan uyanmış ve gerçekleri tüm çıplaklığıyla görmüş oldular. Dolayısıyla Emevi’lerin Peygamber zürriyesine yaptıkları insanlık tarihinin de bir leke olarak onların alınlarında kalacaktı.
Emeviler o lekeyi temizlemek ve olanları özellikle ‘aşura’ gününü unutturmak için o günü mukaddes bir bayram günü göstermeye çalışmış ve bu uğurda bir sürü düzmece hadis uydurmuşlardır. O hadisleri doğru bilerek nakledenlerde şunu unutmasınlar ki; Emevilerin düzen ve planlarına hizmet etmektedirler. Bugün Aşuranın mukaddes, sevinç, neşe ve bir bayram günü olduğunu varsayan sözlerin tümü o çirkef planın bir kalıntısıdır.
Ehl-i Sünnetin bu günü bayram olarak kutlaması birbirlerine tebrik arzetmeleri kendilerine göre şu sebeplerdendir.
‘O gün yerin ve göğün yaratılması, Hz. Adem’in tevbesinin kabul edilmesi, Hz. Musa’nın Firavun’un şerrinden kurtulması, Firavun’un helak olması, Hz. İbrahim’in dünyaya gelmesi, Hz. İbrahim’in ateşten kurtulması, Hz. Eyyüb’ün hastalıklardan şifa bulması, Hz. Yunus’un balığın karnından kurtulması ve Hz. Nuh’un gemisinin karaya oturması vb... Daha önce de belirttiğimiz gibi bu tür rivayetler Ben-i Ümeyye tarafından, Kerbela kıyamının ve O günün matem havasından çıkıp bayram havasına dönmesi hasebi ile uydurulmuş olan düzmece rivayetlerdir.
Faraza bizim uydurma ve düzmece diye nitelendirdiğimiz rivayetler doğru dahi olsa, bu tür rivayetlerin hiçbirisi o günün bayram olması anlamına gelmez. Yine bu rivayetleri doğru varsayalım ve o günde İmam Hüseyin’in mel’un Yezid’in emri ile canice katledildiğini tarih göstermiştir. Öyleyse Hz. Hüeseyin’den sonra matem günü olması doğal değil midir? Acaba o gün Hz. Peygamber, Hz. Ali, Hz. Fatıma hayatta olsalardı ve o gün bu olaylar gerçekleşmiş olsaydı onlar o günü bayram olarak kutlarlar mıydı?
Burada isterseniz konuyu biraz daha açalım. Varsayalım ki insanın bir çocuğu herhangi bir ayın beşinde dünyaya geldi. Anne ve baba doğal olarak her o ayın beşi olduğu zaman tebrikleşir veya o günü daha bir sevinçle geçirirler. Bu her yıl böyle olur. Daha sonra o ayın beşinci günü diğer bir çocukları ölür ise gelecek yılda aynı doğum günü sevincini paylaşırlar mı? Artık o günde öz evlatlarının ölümünü görmüşlerdir. Dolayısı ile sevincin yerini hüznün olması gayet doğaldır. Ama ne yazık ki, insan bunu üzülerek söylemek zorunda kalıyor ki; matem günü olması gereken günü çokları bayram diye kabullenmiş, kabullenmezse bile o günde matem adına kılını bile oynatmamıştır. Örneğin; Ehl-i Sünnet Emevileri taklit edip Ehl-i Beytin imamet ve vilayetlerini kabullenmedikleri veya ayrı bir tarzla söyleyecek olursak Şiaları sevmediklerinden dolayı bu günü matem olarak değil de bayram olarak kabul etmişlerdir.
Bu günü bayram olarak kabullenmeyen sözde bazı Ehl-i Beyt dostları da bu günü diğer günler gibi normal olarak geçirmişlerdir.
Oysa bütün hadis kaynaklarında özellikle de Ehl-i Sünnet kaynaklarında, Hz. İmam Hüseyin’in şehadeti münasebeti ile ilgili matem hadisleri mevcuttur. O hadislerden bazıları şu unvanlar altında genelleme olarak şunlardan ibarettirler; Cebrail’in, Hz. Hüseyin’in şehit olacağı haberini Peygambere vermesi ve Kerbela toprağından bir miktar Peygambere getirmesi hakkında 17 hadis nakletmişlerdir. Hz. İmam Ali (as.)’ın İmam Hüseyin’in şahedetini önceden haber vermesi hakkında 6 hadis, Resulullah’ın emri ile İmam Hüseyin’e yardımın vacip oluşu hakkında bir hadis, Resulullah’ın İmam Hüseyin’in katillerini lanetledikleri hakkında da 8 hadis, Peygamberin Kerbela toprağından Ümmü Seleme’ye vermesi hakkında 5 hadis, Cin taifesinin Hz. Hüseyin’in mateminde ağlaması hakkında 5 hadis, o gün gökyüzünün kararması, gökten kan yağması, şafağın kızarması, Yezid askerlerinin yiyeceklerinin toprak olması, Beyt’ul mukaddes, Şam, Horasan, Kufe’nin dar-ul emmaresinin duvarından kan kaynaması hakkında toplam 26 hadis nakletmişlerdir.
Biz bu tür hadislerden sadece bir kaçını nakledeceğiz;
Ahmed b. Hanbel kendi müsnedinde şöyle nakleder;
‘Hüseyin öldürülmesinde gözleri yaşlanan veya bir damla göz yaşı dökene, Hak Teala cennete yer verir....’ [323]
Tefsir-i Taberi’de ‘Gök ve yer onların ardından ağlamadı’ [324] ayetinin tefsirinde şöyle naklolunmuştur; Hüseyin İbni Ali öldürüldüğünde gökyüzü ağladı ve onun ağlaması onun kızarmasıydı’ [325]
Salebi kendi tefsirinde bu rivayeti Suddi’den şu şekilde nakletmiştir;
‘Hüseyin öldürüldüğü günler (gökten) bize kan yağdı.’ [326]
İbni Hacer Hafız Ebu Naim’den şöyle rivayet eder; ‘Hüseyin öldürüldüğünde gökyüzü kan yağdı. Sabahladığımızda bizim saksı ve testilerimiz kanla doluydu.’ [327]
İbni Esir Şafii ‘Kamil-ut Tevarih’ de şöyle rivayet ediyor;
İmam Hüseyin katlinden sonra iki veya üç ay güneşin doğuşundan yükselişine kadar halkın duvarları kana bulanıyordu. [328]
İbni Hacer, Sevaik-ul Muhrika da şöyle nakleder; Hüseyin öldürüldüğü gün gündüz vakti yıldızlar gözükürcesine hava kapkaranlık oldu. Hüseyin’in kesik başını İbni Ziyad’ın evine getirdiklerinde o evin duvarlarından kan akmaya başladı. O gün olan esrarengiz şeylerden biriside, o gün hangi taş yerinden kaldırılsaydı altında taze kan görülüyordu. [329]
İbni Cevzi Hanbeli, İbni Sirin’den şöyle rivayet eder; ‘Hüseyin’in öldürülmesinden sonra dünya üç gün boyunca karanlık oldu.’ [330]
Tefsir-i Salebi’de İbni Sirin’den şöyle rivayet olunur, Hüseyin katloluncaya kadar şafaktaki kızıllık yok idi. [331]
Celaleddin Suyuti Durrul Mensur adlı tefsir kitabının c.5, s.749’da şöyle nakleder. ‘Hüseyin öldürülünce gökyüzünün derinlikleri dört ay boyunca kızıllaştı.’
İbni Cevzi Hanefi bu tür rivayetleri naklettikten sonra şöyle diyor; Kızıllığın meydana gelmesindeki hikmet şundan ibarettir; Bizim gazap ve öfkemiz yüzümüzün kızarmasında tesir etmektedir. Allahu Teala cismiyyetten münezzeh olduğu için, onların (Hüseyin katillerinin) günah ve kusurlarının büyüklüğünü belirtmek için gazabını ufuktaki kızarıklıkla semaya yansıtmıştır. [332]
Fazil Muhammed b. Yusuf Zerendi Şafii “Nezm-u Dürer” adlı eserinde şafağın kızarmasına dair İbni Cevzinin yorumunu naklettikten sonra şöyle diyor; “Yine İbni Cevzi şöyle demiştir; Bedir savaşında Abbas esir düştüğünde, Peygamber onun feryadını duyduğu zaman sabaha kadar uyumamıştı. Acaba Hüseynin feryadını işitseydi nasıl olurdu? Hamza’nın katili vahşi Müslüman olduğunda Hz. Peygamber şöyle buyurdu; Kendini benden sakla, zira ben dostların katilini görmek istemiyorum. Öyleyse O Hazret Hüseynin katilini veya onun öldürülmesine emredeni, ve ailesini deveye bindirerek esir alanı nasıl görmeğe tahammülü olacaktır.? [333]
Zerendi mezkur kitabında Ümmü Seleme’nin, bir cinden Hüseyin için ettiklerini duyduğunu nakletmiştir. [334] Bunca rivayet ve bunca senet ve delil yanı sıra, hatta gayri Müslimler dahi Hüseynin matemine dair şiirler yazmış ve demeçler vermişlerdir. Onlardan sadece bir kaçını örnek olarak zikrediyoruz. İngiliz doğu bilimcisi profösör Edvard Bron şöyle diyor; Acaba Kerbela hakkında bir söz duyup da kalbi hüzünlenmeyen bir İnsan olabilir mi? Hatta gayri Müslimler dahi bu temiz ruhun altında gerçekleşen savaşı inkar edemezler. [335]
Alman felsefecisi Marbin İslam siyaseti adlı eserinde şöyle diyor; Eğer bir İnsan tarihi iyi bir şekilde araştıracak olursa şunu gayet iyi bir şekilde anlayacaktır ki, Hüseyin kıyamı ve şahadeti vasıtası ile ceddinin dinine ve İslam kanunlarına hayat vermiştir. Eğer o kıyam o şekilde gerçekleşmeseydi bugünkü İslam başka bir İslam olurdu. [336]
Meşhur Mesihi yazar Corci Zeydan şöyle diyor; İmam Hüseynin süt içen yavrusu Ali Asker onun mazlumiyetini tüm dünyaya duyurmuştur. Zira Yezidiler biz kendimizi korumak için savaştık dediklerinde, vicdan ehli onlara şu cevabı verecekti; Öyleyse o çocuk size kılıç mı çekti siz onu hünharca şehit ettiniz. [337]
Hindistanın özgürlükçü lideri İndra Gandi şöyle diyor; Ben Hindistan halkına yeni bir şey getirmedim. Sadece Kerbela kahramanının hayatını okuyup ondan aldığım neticeleri Hindistan halkına armağan getirdim. Eğer biz Hindistan’ı kurtarmak istiyorsak Hüseynin gittiği yolu gitmeliyiz. [338]
Napolyon Bnapart İmam Hüseynin kıyamı hakkında şöyle diyor; Bizler toplumsal veya siyasi bir iş için toplantı yapmak istediğimizde bir çok zorluklarla on binlerce davetiye kartı bastırıp o kartları zorluklarla on binlerce İnsana dağıtıyoruz. Netice de on bin davetliden sadece bin tanesi davete icabet ediyor. Dolayısıyla iş tamamlanmıyor ve kesin bir karara varılmıyor. Ama Şialar evlerinin önüne astıkları matemi andıran siyah bayraklar ile biz azizimiz Hüseyin’e matem yapmak istiyoruz diyorlar ve iki saat içerisinde on binlerce insan bir mecliste bir araya toplanıp bütün mezhebi siyasi ve toplumsal sorunlarını konuşup onları hallediyorlar. İşte bu imam Hüseyin’in kıyamının faydalarından sadece bir tanesidir. [339]
Fransız şark (doğu) bilimcisi Juzef İslam ve Müslümanlar adlı kitabında şöyle diyor; İslam’ın ilk asırlarında Şia Ehl-i Sünnete nazaran çok azdı. Şianın az olmasında iki sebebi olabilir;1- Kudret ve hüküm diğerlerinin elindeydi. 2-Zalim ve asi hükümdarlar Şiaları daima öldürüyor ve onların mallarını yağmalıyorlardı. Ama daha sonraları Şialar takiyye vasıtası ile canlarını korumaya başladılar. Neticede düşman onları öldürmek için bir bahane bulamadı. Şialar gizlice matem merasimleri düzenleyip Hüseyin’in musibetlerine ağlıyorlardı. Bu duygu ve kalbi sıcaklık şiaların ruhuna yerleşti ve yavaş-yavaş çoğalıp ilerlediler...Neticede Timar’dan sonra saltanat Safevilerin eline düştü ve İran Şianın merkezi haline geldi. Fransa’nın yapmış olduğu nüfus sayımına göre Şialar, dünya Müslümanlarının altıda birini oluşturmaktadırlar. Şianın kısa bir zamanda buraya ulaşması şunu gösteriyor ki; bir iki asır sonra Şia diğer mezheplerin önüne geçecektir. Bu ilerlemedeki en büyük ve önemli sebep Hüseyin’in matemini canlı tutmaktır...Hindistan’daki Şiaların fazla oluşunun nedeni Hüseyin’in matemini yaşamalarıdır. Evet Şia, mektebini zor ve kılıç ile ilerletmedi aksine, Şia bu dereceye eseri kılıçtan daha keskin olan söz ve tebliğ vasıtasıyla ulaştı. [340]
Alman doğu bilimcisiMarbin ‘Siyaseti islam’ adlı kitabında şöyle diyor; Bizim bir takım tarihçilerimiz gerçeklerden habersiz olması Şianın yapmış olduğu yas merasimine delilik nispetini vermesine sebep olmuştur. Ama hakikatte bunlar boş konuşmuş ve Şialara iftira atmışlardır. Biz milletler arasında Şia kadar heyecanlı ve ateşli bir grup görmedik. Çünkü Şialar yas merasimlerini yaparak siyasetlerini akıllı bir şekilde gerçekleştirmiş ve faydalı mezhebi hareketler ortaya çıkarmışlardır... Siz Hindistan’a bakınız, yüz yıl bundan önce Hindistan’daki Şialar parmakla sayılacak kadar azdılar. Ama bugün Hindistan’daki Şialar mezhebi açıdan üçüncü derecededirler ve aynı şekilde diğer bölgelerde böyledir. Bizim tarihçilerimizin Şia ve başkaları hakkında güzel bir araştırma yapması ve onların yaptıklarına delilik nispeti vermemeleri gerekir. Benim inancıma göre İslam’ın bekasına ve Müslümanların ilerlemesine sebep olan Hüseyin’in şehadetidir... Bu merasimler onların arasında olduğu müddetçe onlar asla zillet altına girmeyeceklerdir... Gerçekte Şialar bu vesile ile birbirlerine mertlik ve cesaret dersi verip şöyle diyorlar; Eğer sizler Hüseyin Şiası iseniz, şeref ve haysiyet istiyorsanız, Yezid ve Yezidilerin sultası altına girmeyiniz, zillet ve utancı kabullenmeyiniz... Evet böyle bir millet en yüce derecelere ulaşmaya layıktır... [341]
İngiliz doğu bilimcisi Edvard Bron ‘Tarih-i Edebii İran’ adlı eserinde şöyle diyor; Yezid’in saltanatı üç buçuk yıl sürdü.
Birinci yıl Hüseyin İbni Ali’yi katletti. İkinci yıl Medine’ye saldırıp orayı yerle bir edip yağmaladı. Üçüncü yıl ise Kabe’ye saldırdı.
Bu üç faciadan, özellikle Hüseyin İbni Ali’nin katlinden dolayı bütün alem sarsıldı. Bu sarsılma kin, nefret ve buğzdan ibaretti. Ruhunda azda olsa duygusu olan bir insan, o gamlı olayı duyduğu zaman üzülmemesi mümkün değildir. Hüseyin’in öldürülmesinden önce zamanın insanlarında sessizlik vardı. Ama onun katlinden sonra insanlar gaflet uykusundan uyanıp zalimlere karşı harekete geçtiler.
...Her yıl Muharrem ayının onunda İran, Hindistan, Türkiye, Mısır ve dünyanın neresinde Şia varsa Kerbela musibetini yaşayıp onu canlı tutuyorlar. Başka bir mezhepten dahi olsa, Şiaların mezhebi duygularının yüce hakikati olan yas merasimlerini görüp de etkilenmeyen olabilir mi?
Ben bu faciayı genişçe anlatmak istemiyorum. Zira hadsiz bir elem, gam ve sınırsız bir vahşet ve nefret verici bir şeydir. Gerçekte İslam’da bundan daha vahşetli bir olay olmamıştır... Bu işte parmağı olan veya bu işe emir veren veya bu olayın olmasına sevinenlere Allah lanet etsin ve onların tövbesini kabul etmesin, Allah bu tür insanları ziyankarlar zümresinin içine soksun. [342] Bunca rivayet, delil ve sadece bir kaçını zikrettiğimiz batı bilimcilerinin Hüseyin’in katledilmesinde duydukları esef ve hüzünden dolayı isimlerini ümmeti Muhammed bırakıp da bu acılı günü matem yerine bayram görenlere ve dolayısıyla sünneti Muhammed’e tabi olduklarını zannedip de gerçekte sünneti Emeviye tabi olanlara şaşarız doğrusu. Bu tür zihniyetler kendi dünyalarında Aşurayı hakikatinden saptırmakla kalmadıkları gibi, hakikati matem ve yas olan Aşura günün matem ve yasını yaşayanlar da alaycı ve iftiracı gözlerle bakmışlardır.
Bunların yanı sıra, birde bu günde oruç tutulmasının çok sevap olduğunu söylemişler, bu sözlerini ve inançlarını da ne yazık ki, Ehl-i Beyt dostu olan bazı Alevi çevrelere de inandırmışlardır.
Ehl-i Sünnetin Aşura orucuna bakışı şunlardan ibarettir; İslam fıkhı ansiklopedisi adlı fıkıh eserinde şöyle geçer; ‘Nafile oruç ittifakla aşağıdaki günlerde tutulur...7-Muharrem ayının dokuzuncu ve onuncu günlerinde oruç tutmak sünnettir. Çünkü İbni Abbas’tan merfu olarak rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır; ‘Gelecek seneye varırsam aşura gününde oruç tutmak müekked sünnettir. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyuruyor; Allah’tan aşure orucunun önceki senenin günahlarını örteceğini umarım. Aşure orucunun farz olmamasının sebebi, Buhari ve Müslim’de rivayet edilen şu hadisi şeriftir: Bu gün Aşure günüdür. Bu günde oruç tutmak sizlere farz olmamıştır. Dileyen oruç tutsun, dileyen tutmasın. Aşure gününde oruç tutmayı emreden hadisleri kuvvetle müstehap olduğu manasında almışlardır.
Aşure gününde oruç tutmanın hikmeti ise İbni Abbas’ın şu sözleridir. Resulullah Medine’ye gelince Yahudilerin Aşure gününde oruç tuttuklarını gördü ve: Bu oruç nedir? Diye sordu. Kendisine şöyle cevap verildi. Bu gün iyi bir gündür. Allah Teala bu günde Musa ile İsrailoğullarını düşmandan kurtarmıştır. Bu sebeple Musa bu günde oruç tutmuştur. Hz. Peygamberde, ben Musa’ya sizden daha yakınım buyurdu ve bu günde oruç tutulmasını emretti.
Kişi Aşure günü ile birlikte dokuzuncu günde oruç tutmamışsa, Şafiilere göre bu gün ile beraber on birinci günde oruç tutmak sünnetir. Hatta İmam Şafii el-Ümmue vel imla adlı eserlerinde üç günde (dokuzuncu, onuncu ve on birinci gün) oruç tutmanın müstehap olduğunu açıkça belirtmiştir. Habeniler ise, eğer Müslüman ayın ilk gününde şüpheye düşerse, o zaman üç gün oruç tutması gerektiğini zikretmişlerdir. Böyle olunca dokuzuncu gün ile onuncu günde kesin olarak oruç tutmuş olur. Çünkü muharremin dokuzuncu ve onuncu günleri muharrem ayının en hayırlı ve faziletli günleridir. [343]
Ne yazık ki; yukarıdaki inanç ve sözler Ehl-i Beyt dostu olan bazı Alevi kesimlerde yansımıştır.
Öncelikle şunu belirtelim ki; bazı fetvalarda aşure orucunun sünnet olduğu geçmiştir. Sormak lazım, acaba bu sünnet Peygamberin mi sünnetidir yoksa Emevilerin mi? Biz diyoruz ki bu sünnet Peygamberin sünneti değildir. Zira eğer Peygamberin sünneti olmuş olsaydı, peygamber tarafından ilmin kapısı diye tanıtılan Hz. Ali bu doğrultu da bir şeyler buyurmuş olmalıydı. Bu olmadığı gibi diğer Ehl-i Beyt imamlarından Aşura günü orucunun yanlışlığına dair hadisler naklolunmuştur. Ehl-i Sünnet kaynaklarında merfu unvanında naklolunan rivayetler vahyin ve ilmin hazinesi olan Ehl-i Beyt imamlarının buyruklarıyla çakışmaktadır.
İbni Abbas’ın Aşura gününün orucunun hikmetine dair naklettiği rivayete gelince; Öncelikle şunu belirtelim ki; Peygamber Allah’a uymak ile görevliydi, Yahudilere değil. Aksine Yahudilerin Peygambere uymaları gerekir. Ama İbni Abbas’ın rivayetinde Peygamberin Yahudilere uyduğu görülmektedir.
Diğer bir husus ise Peygamberin o günün anlam ve önemini bilmeyip Yahudilerden öğrenmek istemesi mümkün değildir.
Rivayetin sonunda şöyle geçer; ‘Ben Musa’ya sizden daha yakınım’ Musa’ya yakın olan Hz. Peygamberimiz gibi birisinin bütün konularda özelliklede Musa meselelerinde Yahudilerden daha vakıf olması gerekirken tam aksi görülmektedir. Bunlardan anlaşılan şudur ki; Birileri Aşurayı asıl hedefinden çıkarıp, tahrif etmek için hadisler uydurmağa yeltenmiş ve bu uğurda Peygamber Efendimizin yüce makamı ile dahi oynamayı göze almıştır.
Aşura günü oruç tutmanın sünnet oluşuna dair fetvaların verilmesine bu tür düzmece rivayetler veya çirkef planlar sebep olmuştur.
Oysa Ehl-i Sünnet kaynaklarında bile Aşura günü orucunun terkine dair rivayetler vardır.
Hamid-i ‘el-cem’u Beyn-es Sahiheyn’ adlı eserinde Abdullah b. Abbas’tan şöyle rivayet eder; Peygamberin huzurunda Aşura orucundan söz açılınca, O Hazret şöyle buyurdular; O gün cahilliye dönemi halkının oruç tuttuğu bir gündür. Şu andan itibaren isteyen oruç tutabilir, isteyen ise orucu (o günde) terk edebilir. [344]
Hamid-i yine mezkur eserinde 19. Hadiste Abdullah b. Mesud’tan şöyle rivayet eder; Aşura günü Ali b. Mes’ud’un yanına gittim ve o gün yemek yediğini gördüm. Dedim ki; Ey Abdullah bugün Aşura günüdür. (Neden oruçlu değilsin) Cevaben şöyle dedi; Ramazan orucu nazil olmadan önce Aşura orucu tutuluyordu. Ramazan orucu farz olduktan sonra aşura orucu terk olundu. [345]
Yukarıdaki rivayeti Abdullah b. Ömer’de Peygamber’den nakletmiştir. [346]
İslam Fıkhına göre tutulması sünnet olan oruçlar vardır. Bunlar tutulmadığı zaman kişiye günah olmayan ve tutulduğunda sevabı olan müstehap oruçlardır. İşte Muharrem ayı orucu da bunlardan birisidir. Nitekim muharrem ayının ilk günü ve üçüncü günü oruç tutmak sünnettir. [347]
Bazı fetvalara göre de bir üç ve yedinci günlerde oruç tutmak sünnettir. [348]
Anca Caferi mezhebine göre Aşura günü oruç tutmak mekruhtur. Çünkü o gün Yezid oruç tutmasını istemiştir. Bu yüzden Ehl-i Beyt mektebine inanan Ali ve Ehl-i Beyt dostları aşura günü oruç tutmazlar.
Bazı kesimler teoride müstehap olan bu orucu Allah’ın farz orucu olan Ramazan ayı orucunu yok etmek için kullanmışlardır. Bu sinsi tuzakla Alevi toplumu kandırılmış ve Ramazan orucundan koparılmaya çalışılmıştır. Oysa Muharrem ayı byas ve matem ayıdır. Dünyanın her yerindeki ister Alevi olsun ister Caferi’si (bunlar aynı kapıya çıkar) tüm Ehl-i Beyt dostları camilerinde, evlerinde, toplantı merkezlerinde toplanarak namazlar kılıp, dualar ederler, mersiyeler okuyup gözyaşı dökerler, Kuran okuyup İmam Hüseyin ve dostlarının başlarına getirilen zulüm ve musibetleri birbirlerine anlatarak onun anılarının canlı kalmasını, onların uğrunda can verdikleri davanın ayakta kalmasını sağlamaya çalışırlarken, matem ve yas merasimleri yaparlarken bir takım kesimler Kuran’da farz olan ramazan orucunu yok etmeye çalışarak muharrem ayını oruç ayı ilan ettiler. İşin ilginç tarafı ise bu yanlış dava avukatlığına soyunanların çoğunluğu da muharrem ayında oruç tutmazlar. Burada ki asıl maksadın Kuran’ın emrettiği ramazan orucunu devre dışı bırakmaktır. Aksine orucu sevdiklerinden veya kabul ettiklerinden dolayı muharrem ayına herhangi bir yönelme söz konusu değildir.
Ehl-i Beyt dostları, on iki İmam dostları muharrem ayında karalara bürünüp yas ve matem yaparlarken, Ehl-i Beyt dostluğunu iddia eden bir takım çevrelerde Muharremi bayrama çeviremeye çalışanların uydurdukları masallara inanarak, o günü kutsal ve mübarek bir gün ilan ederek ‘aşura tatlıları’ dağıtılmasına yardımcı olmuşlardır. Bu tavır ve aldanışlarla, Ehl-i Beyt inancı ve sevgisini benimsemeyen çirkef Emevi zihniyetine ve hedeflerinin ilerlemesine katkıda bulunmuşlardır.
Bu tür zihniyetler veya Ehl-i Beyt muhabbetini taşıdıklarını iddia eden bazı çevreler bu konuda asıl Ehl-i Beyt camiası olan bir takım Alevileri muharrem ayının gerçek felsefesinden koparmaya çalışmışlardır. Hatta bazılarına şunu bile dedirtebilmişlerdir ki; aleviliğin orucu namazı yoktur. Bu tür safsatalara hangi akıl hangi mantık sahibi kanabilir. Diğer mezheplerin orucu zekatı, haccı, namazı vardır, ama İslam’ın özü ve hakikati olduğunu iddia ettiğimiz Ehl-i Beyt muhabbetiyle yoğrulan Alevinin orucu namazı olmasın. Bu görüş akıl ve fikir işi değildir.
Olsa-olsa bu tarih boyunca Ehl-i Beyt camiasını rahat bırakmayan, onların kanlarının akmasından çıkar bekleyen bir kısım çıkarcılarının oyunudur. Bu tür sözlerin akli ve ilmi bir dayanağı yoktur. Aleviliğin orucu, namazı yoktur, demek Alevilik İslam-i değildir demekle eş değerdedir.
Tarih boyunca çoğunlukla olan batıl cephesi Ehl-i Beyt çatısı alında toplanan Alevileri asimileştirmek için bir çok oyunlar oynadılar. Bunların çoğunluğu hedefini bulamadı. Ama bu oyanlardan bazıları tam hedefine isabet etti. Örneğin yıllarca bazı çevrelere kan şırıngalarmış gibi ‘Ehl-i Beyt söyle’ gerisi önemli değil inançlarını aşıladılar. Evet bu bir gerçektir ki; İslam’ın hakikatine İnsanı götüren tek yol ve yöntem Ehl-i Beyt yoludur. Ama Ehl-i Beyt’i de Kuran’dan ayrı düşünmemek lazım. Çünkü İslam Peygamberi bizlere iki ağır emanet bırakmıştır, Kuran ve Ehl-i Beyt. Kuran’ı Ehl-i Beyt’ten ayrı ve Ehl-i Beyt’i de Kuran’dan ayrı düşünmek doğru değildir. Aksine bu sapmanın ilk adımı olur. İşte ne yazık ki; Ehl-i Beyt karşıtı zihinler bu ilk adımı bazılarına attırdılar.
Asıl Ehl-i Beyt mektebi inancına göre muharrem ayının onuncu Aşura günü oruç tutmak mekruhtur. Bir hadisi şerifte İmam Cafer Sadık (as.) şöyle buyuruyor; Ben-i Ümeyye, Hüseyin’i öldürmeye başarabilseler, O’nun öldürüldüğü günü bayram edip mübarek sayacaklarına ve oruç tutacaklarına dair nezir (ahd) ettiler. O gün oruç tutmak Ben-i Ümeyye’nin sünnetidir. İşte bunun için Ehl-i Beyt imamları bu taifeye muhalefet etmek için ve Onlarla hem-renk gözükmemek için aşura orucundan nehyettiler. [349]
Necebe b. Haris diyor ki; İmam Muhammed Bagır (as.)’dan aşura günü orucunu sordum; O şöyle cevap verdi; Ramazan orucunun nazil olmasıyla, o terk olundu, terk olunan bir şey(in yapılması) ise bid’attır. Necebe diyor ki; İmam Muhammed Bagır (as.)’dan sonra aynı soruyu İmam Cafer Sadık (as.)’a sorduğumda bana, babasının cevabı gibi bir cevap verdi ve şöyle buyurdu; O günün (aşura) orucu kitapta nazil olmamış ve sünnette de ona göre cari olmamıştır. Bu sadece Al-i Ziyadın (Ziyad hanedanı) İmam Hüseyin’in öldürülmesinde yapmış oldukları bir sünnettir. [350]
Cafer b. İsa diyor ki; İmam Rıza (as.)’dan aşura günü orucunu ve insanların o gün hakkında ne dediklerini sordum; şöyle buyurdu: Sen benden İbni Mercane’nin orucunu mu soruyorsun? O gün Hüseyin öldürüldüğü için Al-i Ziyad evlatlarının oruç tuttuğu gündür. O gün Al-i Muhammed ve İslam ehlinin başlarına getirilen uğursuzluk (musibet-namübarek) günüdür. İslam ehline namübarek olan günde oruç tutulmaz, o gün mübarek bilinmez...
Aşura günü Hüseyin’in öldürüldüğü gündür. O günü İbni Mercane mübarek görmüş ve o günde Al-i Muhammed musibetlere uğramıştır. Kim o günlerde oruç tutarsa veya o günleri mübarek sayarsa, Allah’ı kalbi değişmiş bir halde mülakat edecektir. Allah bu tür insanları, bu günlerde oruç tutmayı veya bu günleri mübarek gündür diye sünnet haline getirenlerle haşr edecektir. [351]
Übeyd b. Zürare İmam Sadık’dan şöyle sormuştur;Aşura günün orucu nasıldı? İmam cevaben şöyle buyurmuştur; O gün oruç tutan insanın o günden alacağı nasip, İbni Mercane ve Al-i Ziyad’ın alacağı nasiptir. Dedim ki; Onların o günden olan nasibi nedir? Buyurdular ki; Ateştir, Allah bizleri ateşten ve ateşe yaklaştıran amelden korusun. [352]
Abdul Melik diyor ki; İmam Cafer Sadık (as.)’dan Tasua (Muharremin dokuzu) ve Aşura gününün orucunu sorduğumda şöyle buyurdular; Tasua (Muharrem ayının dokuzu) İmam Hüseyin ve ashabının Kerbela’da muhasara olunduğu gündür. O gün Şam ehli develeriyle onların etrafında toplanmışlardı. İbni Mercane ve Ömer b. Sa’d toplulukların fazlalığından dolayı ferahlamışlardı. O gün Hüseyin ve ashabı zayıf bırakılmıştı. Onlar, Hüseyin’e yardım gelmesine mani olmuş ve Irak ehlinin imdatlarını engellemişlerdi...
(Daha sonra İmam (as.) aşura gününün büyük musibetlerini anlattıktan sonra sözlerine şöyle devam etmiştir.) Acaba böyle bir günde oruç olur mu? Asla, andolsun beyt-ul Harem’in Rabb’ine ki o gün Oruç günü değildir. O gün sadece hüzün, sema, gök ve müminlere isabet eden, musibet günüdür. O gün İbni Mercane’nin, Al-i Ziyad’ın ve Şam ehlinin sevinç ve neşe günüdür. Allah onlara ve soylarına gazap etsin. O gün Şam hariç tüm yer küresinin Hüseyin’e ağladığı gündür. Kim O günde oruç tutar veya o günü mübarek sayarsa Allah onu Al-i Ziyad’la haşr edecek, kalbini değiştirecek ve ona gazap edecektir. O gün evine bir şey alanı, bereketini ondan, ehlinden ve evladından alacak ve bunların tamamında şeytanı şerik edecektir. [353]
Bunca inceleme, araştırma, sahih hadis ve akli delillerden sonra netice olarak şunları söylemek mümkündür.
Acaba bu ümmetin Peygamberi Muhammed değil midir? Acaba bu ümmetin Peygamberi olan Muhammed’in kalbinin baharı, vücudunun bir parçası ve cennet gençlerinin Efendisi Hüseyin midir yoksa Yezid mi?
Tabii ki tüm İslam alemi Hüseyin’in peygambere olan yakınlık derecesini bilmekte ve O Hazretin yüce makamının olduğuna inanmaktadırlar. Ayrıca Yezid gibi melunlar tarafından O Hazret ve Ehl-i Beytine yapılanlar tamamen tarih ve hadis kaynaklarında mevcuttur. Hal böyleyken, neden kendilerini ümmet gören büyük bir kitle bugünde matem yerine bayram yaparlar veya bayram yapmasalar bile, matem adına en ufak bir şey bile yapmazlar.
İsimlerini Ehl-i Beyt dostu, Ehl-i Beyt aşığı bırakan diğer bir kitle ise bu günde sadece Aşura tatlısını yaygınlaştırmış ve Hüseyin adına yapılan yas ve matem meclislerine kitılmamış, katılmadıkları gibi matem yapan insanları alaya almışlardır. Bu tür zihniyetler Yezid ve Yezidi’lerin hedeflerlerinin ilerlemesine yardımcı olduklarını bilmelidirler.
Ehl-i Sünnet kitaplarından Resulullah’ın bu olayı haber vermesi ve bu olaya ağlaması ve yukarıda zikredilen meseleleri nakleden kaynaklardan bazıları şunlardır. Kaynaklar Bkz.
1-Sünen-i Tirmizi, c.2, s.306
2-Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.2, s.85 ve 93-153 ve 2:4
3-Sünen-i Ebi Davud, c.8, s.160
4-Mecme-uz Zevaidi Haysemi, c.9, s.189
5-Hasaisi Suyuti, c.2, s.125-126
6-Kenz-ul Ummal, c.6, s.223 7-Tefsir-i Dur-rul Mensul, Duhan süresi, 29. Ayetin tefsirinde
8-Tefsir-i Taberi, c.25, s.74
9-Sahih-i Müslim, c.2, s.793
10-Muvatta Malik, c.1, s.219
11-Yenaibi-ul Mevedde, (İstanbul çapı) s.322
12-Tefsir-i Salebi, s.338
13-Kamil-i İbni Esir, c.4, s.90
Bu kadar rivayet ve kaynağın hadis, tefsir ve tarih kitaplarında olmasına rağmen ve gayri Müslim bilimcilerin dahi bu günü matemle anmalarından sonra bu günü bayram olarak kutlayanları ve bu musibet günü matem olarak yaşamayanları tefekküre ve müteakibinde de ilahi mateme davet ediyoruz.

[YUKARI]



TERAVİH NAMAZI

İslam’daki ibadetlerin bir farz boyutu vardır ve bir de sünnet boyutu. Bu farz ve sünnet ibadetlerin sünnete göre kılınma şekilleri vardır. Zira Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; Benim namaz kıldığım şekilde sizde namaz kılınız. Bu sünnet ibadetlerden bir tanesi de, Ramazan ayı akşamlarında kılınan Caferilere göre nafile ve Ehl-i Sünnete göre de teravih namazıdır.
Teravih namazı ikinci halife Ömer b. Hattab’ın nassa karşı yapmış olduğu içtihatlar neticesinde ortaya çıkan bir namazdır. Zira teravih namazını Peygamber getirmedi. Bu namaz ne Peygamberin zamanında ve ne de birinci halife Ebu Bekir’in döneminde vardı. Allah’u Teala istiska [354] namazı dışında hiçbir sünnet namazda cemaata davet etmemiştir.
Allah’u Teala sadece günlük farz namazlarda cemaatla kılınmasının sünnet olduğunu Peygamber aracılığı ile emir buyurmuştur. Yine bunların yanı sıra, Tavaf, fıtır bayramı, kurban bayramı, ayat namazı ve meyyit namazlarının da cemaatla kılına bileceğinin meşruluğunu bildirmiştir.
Peygamber bilakis şahsen, Ramazan ayındaki sünnet namazları cemaat olmaksızın tek olarak kılıyor ve insanların kılması içinde onları da teşvik ediyordu.
İnsanlarda Peygamberin yaptığı gibi bu namazları kılıyorlardı. Hicretin on üçüncü yılına kadarda Ebu Bekir hayatta iken bu namazlar bu şekilde kılınıyordu.
Ömer b. Hattab başa geldiğinde o yılın Ramazan orucunda bir değişiklik yapmadan amel etti. Ama hicretin on dördüncü yılının Ramazan ayında bir grup sahabe ile birlikte camiye geldi, insanların kimisini rükuda, kimisini kıyamda, kimisini secde de ve kimisini de oturmuş halde müstehap namaz kıldıklarını gördü. Bir grup cemaatta tesbih getirmekle, Kuran okumakla Tekbir getirmekle veya namazın selamını vermek ile meşguldüler. Ömer bu manzaradan hoşlanmadı ve onu daha iyi bir hale getirmeyi kararlaştırdı. Sonrasında da Ramazan ayının ilk akşamlarında onlara teravih namazını teşr’i etti ve herkesin cemaat halinde ona katılmalarını emretti. Daha sonra bu emri bütün İslam beldelerine yaydı. Medine’de teravih namazında imam-ı cemaat olmaları için iki kişiyi görevlendirdi. Bunlardan biri erkekler ve diğeri de kadınlar içindi. Bu konuda naklolunan rivayetler tevatür haddine ulaşmıştır.
Buhari ve Müslim kendi sahihlerinde naklederlerdi ki; Peygamber şöyle buyurdu; Ramazan ayının sünnet namazlarını kılanın günahları bağışlanır. Peygamber hayatta olduğu müddetçe durum böyleydi. Yani insanlar Peygamberin yaptığı gibi Ramazan ayının sünnet namazlarını kılıyorlardı. Ebu Bekir’in döneminde ve Ömer’in hilafetinin evvellerinde de böyleydi. [355]
Buhari Teravih adlı kitabında sahih bir hadiste Abdurrahman b. Abdu Kari’den şöyle rivayet eder; Ramazan ayı akşamlarından birisinde Ömer ile birlikte camiye gittik, insanları, grup-grup dağınık bir halde gördük. Ömer şöyle dedi; Bana göre eğer bunlar bir imama bağlansaydılar daha iyi olurdu. Daha sonra Ubeyy b. Ka’b’ın onlara cemaat imamı olmasına dair emir verdi. Ertesi akşam onunla birlikte camiye gittiğimizde milletin müstehap namazları cemaatle kıldıklarını gördük. Ömer şöyle dedi; Bu ne güzel bir bid’attır. [356]
Allame Kastalani, Ömer’in ‘bu ne güzel bir bid’attır’ sözüne gelince şöyle diyor; Onu bid’at olarak nitelemesinin sebebi, çünkü Resul-ü Ekrem Ramazan ayının müstehab namazlarının cemaatle kılınmasının emir buyurmamıştı. Ebu Bekir’in zamanında da böyle bir şey yoktu. Akşamın evvelinde de değildi ve bu kadar rekat sayısı da yoktu. Bu sözün bir benzerini de Tuhfet-ul Bari’de söylemiştir.
Ebu Velid Muhammed b. Şehne Revzat-ul Menazir adlı tarih kitabında hicri 23 yılının olaylarını anlatırken Ömer’in vefatından bahsediyor ve şöyle diyor; Ömer çocuğu olan kenizlerin satılmasını nehyeden ilk kişiydi. Cenaze namazında dört tekbir söylenmesini emreden ilk kişiydi. Ve teravih namazının cemaatle kılınmasını insanlara emreden ilk kişiydi!..
Celaleddin Suyuti’de Tarih-ul Hülefa adlı kitabında Ebu Hilal Askeri’den, Ömer’in ilk olarak yaptığı işleri anlatırken şöyle diyor; Ömer Emir-el Müminin olarak adlandırılan ilk kişidir! O teravih namazının cemaatle kılınmasını ilk olarak emredendir, O mutayı ilk olarak haram eden kişidir ve O cenaze namazında dört tekbir söylenmesini emreden ilk kişidir!..
Muhammed b. Sad ‘Tabakat’ adlı kitabının üçüncü cildinde Ömer’den söz ederken şöyle diyor; O Ramazan ayında akşamları kılınan müstehap namazlarının cemaatle kılınmasını emreden ve bu emri İslam beldelerine gönderen ilk insandır. Bu mesele hicretin on dördüncü yılının Ramazan ayında idi. Medine’de kadınlara ve erkeklere cemaat imamı olmaları için iki kişiyi tayin etti.
İbni Abdul Birr, ‘El-İstiab’ adlı kitabında Ömer’in hayatını yazarken şöyle diyor; ‘Ramazan ayını müstehap ile cemaatleştirip nurlandıran O’dur..!’
Bu safsata dolu düşüncelerin sahipleri güya Allah ve Resulünün hikmetinden gafil oldukları şeyi, Ömer’in kendi teravih namazı ile tedarik ettiğini mi zannetmektedirler. Oysa ilahi hükümlerin hikmetinde, Allah ve Resulün değil de onları ilahi hükümleri kendi kafalarınca değiştirip ve bunların yorumunu yapanlar gaflete daha da layıktırlar. Allah ve Resulü onun cemaatle kılınmasının hikmetine vakıf olmadıkları için mi tek olarak kılınmasını emrettiler. Acaba Ömer, Allah ve Resulünden daha mı iyi vakıftı? Bu sözü söylemek doğru olur mu? Eğer doğru değilse, Peki Ömer neden Allah ve Resulü tarafından tek olarak kılınması emrolunan ve cemaatle kılınmasına emir verilmeyen, Ramazan ayı müstehab namazlarını cemaate dönüştürdü? Acaba Ömer bu yaptığı işle Allah ve Resulünden öne düşmüyor mu? Allah kullarının Ramazan ayının gecelerinin sessiz derinliklerinde Rableri ile halvet etmeleri, O’nun huzurunda ağlayarak dua ve niyazlarda bulunmaları, O’nun rahmetine göz dikmeleri için müstehab namazları cemaat kaydından çıkarmış ve bu vesileyle kullarının istedikleri gibi tenha bir halde Rablerine yaklaşmalarını sağlamıştır.
Bunun yanı sıra, müstehab namazların cemaat kaydından çıkarılıp ayrı-ayrı olarak kılınması, Müslümanların evlerinin namazın bereket ve şerafetinden boş kalmamasına neden olur. Bu vesileyle evde bulunan çocuklarda baba-anne ve büyüklerinde görmüş oldukları namazın neşad ve lezzetinin tesiri altında girip ve böylelikle dini öğretileri öğrenirler.
Abdullah b. Mesud Peygamber Efendimizden şöyle sual etti; Müstehab namazı evde kılmam mı yoksa camide kılmam mı daha iyidir?
Peygamber Efendimiz şöyle buyurdular; Benim evimin camiye ne kadar yakın olduğunu görmüyor musun? Buna rağmen ben farz namazların dışındaki namazları evde kılmayı severim.
Bu rivayeti Ahmed b. Hanbel, İbni Mace ve İbni Hazime kendi müsned ve sahihlerinde nakletmişlerdir.
Rüknu-d din Abdul Azim b. Abdul Kaviyy Münziri ‘Tarğib ve Tarhib’ adlı kitabının müstehab namazlara tarğib adlı babında Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu nakleder; Ey millet namazlarınızı evlerinizde kılınız. Zira farz namazların dışında en iyi namaz kişinin evinde kıldığı namazlardır. Bu dalda naklolunan rivayetlerin sayıları oldukça fazladır.
Ama ne yazık ki; ikinci halife bu ilahi değerleri ve hükümleri görmezlikten gelmiş ve kendi mantığına göre farklı-farklı kararlar almıştır.
Ama şunu iyi bilmek gerekir ki; İslam Şeriatı bu konuya tamamen teveccüh etmişti. İslam dini namazları ikiye ayırmıştır. Vacib namazların cemaatle kılınmasını müstehap etmiş ve müstehap namazları da ayrı sebeplerden dolayı tek kılınmasını emretmiştir. Bu emirleri de böylelikle Allah Resulü İslam ümmetine sünneti aracılığı ile duyurmuştur. Kuran’ı Kerim de Allah’u Teala şöyle buyuruyor; Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. [357]
Acaba ikinci halife Ramazan ayında akşam kılınan müstehab namazlar meselesinde takınmış olduğu bu tavır ile yukarıdaki ayete göre hangi konuma girmiş olur. Yorumu ve neticeyi okuyuculara bırakıyor ve bu satırların okuyuculara ışık tutmasını diliyoruz.

[YUKARI]



ŞİA İNANÇLARI

İnançlara ait olan bu satırlar ve bu bölüm Ehl-i Beyt yoluna uygun olan İslam’ın özünü, özetini içermektedir. Özellikle çağımızda Ehl-i beyt yolunu bilerek, bilmeyerek veyahut bilmezlikten gelerek bir çok kişi kaleme sarılıp, Şiaya, Şia inançlarına kendi görüş ve mantıklarına göre hücumlarda bulunuyor ve dolayısıyla büyük bir kitleye ve hakikatlere zulmetmiş oluyorlar. Okuyanlara bilgiyi değil bilgisizliği yayıyorlar. İslam vahdet ve birliğini bölüyor ve tefrikalar yaratıyorlar ve gönüllerinde gizlemiş oldukları hasedi izhar etmiş oluyorlar ve bu vesileyle bulanık sudan balık avlamak istiyorlar.
Oysa ki bugün Müslüman toplumun gaflarını düzüp, koşmak, bölüklerini birleştirmek, bütün Müslümanları bir çatı altında toplamak imkanı bulunmasa bile, onların aralarını bulmak, onları birbirlerine yakınlaştırmak, hasetlerini köreltmek zorundayız.
Bu hedefler Kuran’ın yücelttiği ideal değerlerdir. Bunu, bu gerçeği, bilmeyende yoktur, kalmamıştır. İşte bu hedef doğrultusunda Şiayı daha iyi tanımaları için kısaca maddeler halinde Şianın inançlarını zikrediyoruz.
Bu konuda geniş bilgi almak isteyenler Şianın akait dalında yazılan kitaplarına müracaat edebilirler.
1-İslam dini, dünya ve dini hakikatlerin tüm boyutlarını öğrenmenin yollarını ve his akıl ve vahiy çerçevesinde sınırlamıştır.
Bir insan, ister dini öğretiler veya isterde fen ilimleri olsun, bunları ancak bu üç yolla öğrenebilir.
2-Peygamberlerin daveti amel ile iç içe ve beraberdir. Zira dini inanca göre amelsiz inanç veya inançsız amel hiçbir değere haiz değildir. Çünkü İslam dinine göre amelsiz inanç veya inançsız amel meyvasız bir ağaca benzer.
3-İslam inancına göre dini akideleri ve hükümleri öğrenmenin dayanağı akıl ve vahiydir.
4-Akıl ve vahyin her ikisi de ilahi hüccet ve delil olduğu için bu ikisi arasında kesinlikle gerçek bir şekilde çelişki meydana gelmez. Nitekim ilim ve vahiyde böyledir.
5-Alemin gerçekleri insanın düşünce ve tasavvurlarının dışında, müstakil bir varlık olup, bir hakikatte sahiptirler. Bu hakikatler bir noktada durmaz ve ebedidirler.
6-Alem Allah’ın mahlukudur. Varlık tüm ayrıntıları ile birlikte Allah’a bağlı ve her an ona muhtaçtırlar. Zira Allah’ın her hangi bir varlıktan iradesini ve feyzini kesmesi o varlığın yokluğu ile eşittir.
7-Dünyanın şu an ki düzeni sonsuz ve ebedi bir düzen değildir. Bir gün bu düzen dağılacak ve yerini başka bir düzene bırakacaktır.
8-Dünya düzeni illet ve malul üzerine kuruludur. Varlıkların birbirleri üzerinde olan tesir ve etki Allah’ın iradesine göredir.
9-Varlık sadece maddi ile sınırlı değildir. Aksine varlığın büyük bir kısmını madde üstü (metafizik) varlıklar teşkil etmektedir.
10-Cihan külliyat ve cüziyatında hidayet üzeredir. Her derecede olan tüm varlıklar kendi hallerine ve durumlarına göre Allah’ın genel ve umumi hidayeti ile iç içedirler.
11-Varlık alemi kamil ve güzel bir düzene sahiptir. Bunlar en iyi bir biçimde yaratılmış ve yörüngelendirilmiştir.
12-Alem mutlak ve sonsuz hak olan Allah’ın varlığı ve fiili olduğu için, kendisinde abes ve boş olarak, hedefsiz değil de bir hedef üzerine yaratılmıştır.
13-İnsan iki boyutu olan bir varlıktır. İnsanda bir maddi ve bir de ruhi boyut vardır. Beden ve ruh dünya hayatında birbirleri ile daima bağımlı bir atmosfer çizerler. Ama ruh beden ile yani maddi boyut ile olan ilişkisini kestikten yani insan öldükten sonra beden çürür yok olur ama onun ruhu Allah’ın izniyle baki ve ebedi kalır.
14-Her insan temiz, pak ve tevhit fıtratı ile yaratılmıştır. Hiçbir insan annesinden, bedbaht veya saadetli bir halde dünyaya gelmez.
15-Her insan muhtar olarak yaratılmıştır. İnsana salim ve İlahi fiillerde, kötü ve şeytani fiiller de ilham olmuş ve gösterilmiştir. İnsan akıl yolu ile hangisini isterse seçmede muhtardır. Çünkü insanın seçmede ve amelde tam bir özgürlüğü vardır.
16-İnsan zatında, eğitime, tekamüle ve tarakkiye müsait bir varlıktır. İnsanın Rabb’ine doğru dönüp ve o mesire göre hareket etmesi daima mümkündür. Bu vadide insan, için kapalı bir kapı yoktur.
17-İnsan akıl ve ihtiyar nimetleri gölgesinde Allah, Peygamberler ve diğer insanlar karşısında sorumludur.
18-Hiçbir insanın başka bir insana karşın, özellik ve üstünlüğü yoktur. Yüce Allah katında üstünlüğün ölçüsü, manevi kemalleri kazanma ve takvada ileri bir konuma gelmektedir. Zira Allah’ın katında en üstün ve en değerli olan en fazla takvaya sahip olanıdır.
19-Ahlak usullerinin insanda fıtri kökleri vardır ve bunlar sabit ve ebedidir. Zamanın ilerlemesi o ahlaki değerli değiştiremez yok edemez.
20-İnsanın amellerinin ahiret aleminde mükafat ve cezası olacağı gibi, o amellerin neticesi dünyadaki yaşantıya da yansıyabilir.
21-Dış etkenlerin yanı sıra, milletlerin ilerlemesi veya geri kalması insanların inanç, ahlak, tarz ve hareketlerinden kaynaklanmaktadır. Bunun böyle oluşu, ilahi kaza ve kader ile asla çakışmamaktadır, aksine ilahi kaza ve kaderin bir parçasıdır.
22-Beşer tarihinin geleceği aydındır. O nur devrinde dünyanın hakimiyeti salihlerinin elinde olacaktır.
23-İnsan özel bir kerametle içiçedir ve bu sıfatlarda yaratılmıştır. Nitekim yaratıldığı zaman meleklere secdegâh olmuştur. Bu sebepten dolayı o kerameti korumak insana şart olup ve keramete hilaf olan şeylerden kaçınması zaruridir.
24-İnsanın akli yaşamının ve ilerlemesinin, İslam’da önemli ve özel bir değeri vardır. İşte bunun için ölçüsüz-tartısız işlerden, körü körüne yapılan taklitlerden uzak durmalıdır.
25-İnsanın iktisadi, siyasi... çerçeveler içerisindeki ferdi özgürlüğü, onun maneviyatı ve umumun maslahatları ile sınırlanmış ve şartlanmıştır.
26-İman kalpteki bir bağdır. O zorluk ile bir insanın kalbine girmez. İslam dünyası dini zorla insanlara kabullendirmenin aksine ilahi mesajların önündeki engelleri bertaraf edip toplumu fesat unsurlarından temizlemek istemektedir.
27-Allah’ın varlığına olan inanç bütün dinlerin esas ve ortak inancıdır. Çeşitli yollar ile buna istidlal olunmuştur.
28-Tevhidin ilk derece ve mertebesi ‘zati tevhid’tir. Yani Alah tek ve benzersiz olup zatında mürekkeb (cüz-cüz) değildir.
29-Allah’ın kemali sıfatları mefhum ve mana yönünden değişik ve çeşitlidirler ama gerçekte Allah’ın zatında birbirleriyle bağlıdırlar.
30-Alemde Allah’tan başka yaratıcı yoktur. İnsan tam bir özgürlükle varlıktan feyzini almaktadır. İşte bunun için kendi amellerinin mesulüdür.
31-Alemin Allah’tan başka Rabb’i ve müdebbiri yoktur. Melekler gibi diğer müdebbirler (idareciler) sadece Allah’ın iradesi üzere vazifelerini yaparlar.
32-Allah alemin tek müdebbiri olduğuna göre, dini meselelerde o mutlak hakimiyet sahibi olup ve mutlak olarak da emrine itaat olunmalıdır. Peygamberlerin dinin bir takım hükümlerinde hareket etmeleri Allah’ın izni ve iradesi dahilindedir.
33-İbadette tevhit bütün dinlerin müşterek esasıdır. Peygamberlerin gönderilmesindeki hedef bu esası hatırlatmak ve insanları ona doğru davet etmektir.
34-Allah’u Teala; celal ve cemal veya sübuti ve selbi sıfatlarla sahiptir. Yüce Allah’ın pak zatı her çeşit kusur ve noksanlıklardan münezzeh olup, bütün kemallere sahiptir. O, mutlak kemal ve kemalin kıymeti tümüdür. Başka bir deyişle, varlık alemindeki bütün kemaller onun temiz ve yüce zatından kaynaklanmaktadır.
35-Allah’ın sıfatlarını tanınmanın yolları akıl ve vahiy yoludur. Bu iki unsur Allah’ı en iyi bir biçimde vasıflandırırlar.
36-Allah’ın sıfatları zati ve fiili olmak kaydıyla ikiye ayrılırlar. Allah’ın fiilleri onun mutlak ve kemali zatından kaynaklanır.
37-Allah’ın, ilim, kudret, hayat, irade sıfatları O’nun zati sıfatlarındandır. Allah’ın iradesinin hakikati onun fiillerde ihtiyarının oluşudur.
38-Allah’ın fiili sıfatlarından birisi beşer ile konuşmasıdır. Bu kelamın ise üç boyutu vardır. Yüce Allah Kuran’ı Kerimde şöyle buyuruyor; ‘Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahiy eder.’ [358] Bu üç boyutun yanı sıra, bir başka itibara göre bütün alem Allah’ın kelamıdır. Nitekim bu itibara göre Hz. İsa, Allah’ın kelimesidir.
39-Allah’ın fiili sıfatlarından olan kelam hadistir ve kadim değildir. Zati kadimlik Allah’a mahsustur. Allah’tan başka her çeşit kadim-i ezeliyi tasavvur etmek zati tevhit ile çakışır.
40-Allah’ın fiili sıfatlarından bir tanesi hikmettir. Onun isimlerinden biriside ‘Hekim’dir. Allah’ın tüm fiilleri kemal ve tamamla içiçe olup ve bütün noksanlık ve abeslerden münezzeh olduğu için ona ‘hekim’ denilmiştir.
41-Allah ister dünya aleminde ve isterde ahiret aleminde, hiçbir zaman gözle görülemez. Zira bir şeyin gözle görülebilmesi demek, onun cisim, mekan, şekil ve yönünün olması demektir ki bunlarında tamamı yaratıklara has vasıflardır. Ama iman çerçevesi içerisinde kalp gözüyle Allah’ı görmek mümkündür.
42-Adalet Allah’ın cemal sıfatlarından birisidir. Nitekim vahiy ve akılda buna delalet eder. Zira Allah’ın pak ve sonsuz zatı zulmünden münezzehtir. Çünkü zulüm, cehaletin, acizliğin ve muhtaçlığın acı meyvasıdır ve Allah’ta bunlardan tamamen beridir.
43-İnsan aklı bazı nesnelerin iyi ve kötü yanını teşhis edebilir niteliktedir. Bu kapı insana kapalı olmuş olsa, bütün şeylerin iyi ve kötülüğü şer’i açıdan da sabitleşmemiş olur. Yani insan aklı iyi ve kötüyü idrak etme özelliğine sahiptir.
44-Adl-i İlahinin tevkinde (yaratılışta) ve teşride (kanun bırakmada) tecellileri vardır. İyi şeylere davet etme, kötü şeylerden nehyetme, güç ve kudret miktarınca vazife verme ve muhakemede adalet, teşride adaletin tecellilerindendir.
45-İnsan ve alemin yaratılışı abes ve hedefsiz değildir. Hakkın fiilleri her türlü abes boş ve hedefsiz şeylerden münezzehtir. Allah’ın hedef üzere olan fiilde onun muhtaçlığından dolayı değildir.
46-Kaza ve kader keseni İslam-i inançlardandır. Bu karışık konunun izahında zeminesi ve ihtisası olmayanlar onun beyanı için girişimde bulunmamalıdırlar. Bu tür zeminesi olmayanların konunun esasına iman getirmeleri onlar için yeterlidir.
47-Kader, her şeyin ölçüsü ve kaderde onların vuku bulmasının kesinliği anlamına gelir. Bunların her ikisi de ikiye ayrılır. 1-İlmi kaza ve kader. 2-Fiili kaza ve kader.
48-İlahi kaza ve kaderin insanın ihtiyar ve özgürlüğü ile bir çelişkisi yoktur. Aksine Allah’ın takdiri insanın fiillerini tam bir ihtiyar ve özgürlükle yapmasına cari olmuştur.
49-insanın ihtiyar ve özgürlüğü inkar edilemez bir gerçektir. Her insanın vicdanı ve akıl sahiplerinin yöntemi buna şahadet eder. Eğer bu böyle olmazda aksi olursa, o zaman Peygamberlerin gönderilmesi de (haşa) boşuna olmuş olur.
50-İnsan kendi fiillerinde mecbur olmadığı gibi tamamen kendi başına bırakılan bir varlıkta değildir. Başka bir tabire göre ‘ne cebir ne de tefviz (hakikat) bu ikisinin arasında bir şeydir.
51-Allah ezelden insanın fiillerine alimdir. Bu ezeli ilim insanın özgürlük ve ihtiyarını kesinlikle elinden almaz.
52-İnsanların tekamül yolunu kat etmeleri için, Allah’ın hikmeti gereği insanın yaratılışının yüce hedeflerinde sadece akıla iktifa etmemeleri için, onlara Peygamberler göndermesi gerekir.
53-Kuran’ı Kerim, Peygamberlerin gönderilmelerinin sebeplerini, tevhidin temel esaslarını takviye etmek nefis tezkiyesi, kitabın talimi ve halkın adalet ile kıyam etmesi ile açıklanmıştır.
54-Doğru ve Sadık Peygamberleri yalancı iddiacılardan üç yol ile ayırt etmek ve tanımak mümkündür. Bunlar, mucize, önceki Peygamberlerin tasdiki ve onun doğruluğuna delalet eden diğer şahitler.
55-Peygamberlik iddiası ile birlikte, yapılan akıllar üstü bir iş mucize olarak adlandırılır. Ama bu iddia olmaksızın, fiilin sahibi eğer salih birisi olursa, o zaman keramet olarak adlandırılır.
56-Peygamberlerin gaybi alemle olan ilişkisi ve bağları akıl, his ve zahiri bulgularla değil de, vahiy vesilesi ile gerçekleşir. İlahi vahyin hakikatinde normal ölçülerle derk olunup, anlaşılmaz.
57-Maddecilerin düşüncelerinin tam aksine, vahiy, Peygamberlerin üstün zekalarının ve düşüncelerinin meyvası olmadığı gibi, onların ruh hallerinin tecellisi de değildir.
58-Peygamberler, vahyi alışta, korumakta ve olduğu gibi insanlara onu tebliğ etmede ve o vahye amel etmede tamamen masumdurlar. Onlar, ister Peygamberlikle görevlendirilmeden önce ve isterde Peygamberlikleri döneminde olsun, hayatları boyunca her çeşit hata, yanlış ve günahtan uzaktırlar ve Allah’u Teala özel koruması altındadırlar.
59-Peygamberler her türlü günah ve çirkin işten masumdurlar. İnsanların onların davetinin doğruluğuna inanmaları, onların her türlü günahtan uzak olmaları ile gerçekleşir. Bunun yanı sıra, onlar hidayet olundukları için onların yüce ilmi ve manevi makamlarının kesinlikle zelalet ve dalalet ile bağdaşması mümkün değildir.
60-Peygamberler günahtan masum oldukları gibi niza ve tartışmalardaki hükümlerde, dini hükümlerin yerinin teşhisinde, normal hayat meselelerinde dahi her türlü hatadan ve yanlışlıktan masumdurlar. Aslında insanların onlara itimadı ve Peygamberliğin hedefleri kapsamlı ismet gölgesinde celp olunur ve sağlanır.
61-Peygamberler zikrolunan ismet ve masumluk derecelerinin yanı sıra, nefret uyandıracak hastalıklar, insanı aşağı düşürecek hareketler ve genel olarak ruhun aşağılığını gösteren her türlü fiilden münezzehtirler.
62-Peygamberlerin masumluğu onların yüce marifetleri ve derin ilimlerinden kaynaklanmaktadır. Onlar kamil bir ilimle iyi fiillerin nurlu nihayetini ve kötü fiillerinde çirkin ve vahim sonunu görürler. Dolayısı ile o yüce marifet, ilim ve akli kamil ile daima iyi fiilleri yaparlar.
63-Peygamberlerin masumluğu onların ihtiyar ve özgürlüğü ile çelişmez. Zira onlar çirkin ve kötü şeyleri de yapmaya kadirdirler, ama bununla birlikte o filleri yapmazlar.
64-Bütün Peygamberler masumdurlar. Ama birisinin masum olup da, Peygamber olmaması da mümkündür. Nitekim Hz. İsa’nın annesi ve İmran’ın kızı Hz. Meryem Kuran-ı Kerimin buyruğuna göre pak ve seçkin bir şahsiyettir ama Peygamber değildir.
65-Hz. Muhammed (s.a.a) Peygamberlerin hatemi ve Peygamberlik zincirinin son halkasıdır. O Peygamberliğini ebedi mucize olan Kuran’ı Kerim ile başlattı ve muhaliflerini de Kuran’ın süreleri gibi sadece bir tanesini getirmeye davet etti. Ama hiç kimse bunu başaramadı.
66-Kuran’ın nüzul döneminde, onun güzel kelimeleri, yeni terkip ve üslubu ve bu kitabın manalarının derinliği, belagat ve fesahat üstatlarını, onun üstünlüğüne itiraf ve ikrar etmelerine mecbur bıraktı. O dönemden sonra da düşünür ve bilim adamlarının bu kitaba karşı olan hüzuları çoğaldı.
67-Kuran edebi muciliğin yanı sıra, muhtelif açılardan ve yönlerden de mucizedir. Kuran’ı Kerimi getiren ‘Ümmi’ ve herhangi birisinden ders almayan bir şahsiyettir. Kuran’ın muhtevea ve içeriği seferde ve hazırda, barışta ve savaşta, zorlukta ve kolaylıkta, yavaş-yavaş tamamlanmasına rağmen onda en ufak bir çelişki ve ikilik mevcut değildir.
68-Kuran ilahi ayetlerin içeriğini teşri ederken, o dönemde beşerin vahiy yolundan başka yolla anlayamayacağı ve derk edemeyeceği varlık aleminin bir takım ilmi sırlarının üzerinden perdeyi kaldırmıştır. Bu kitabın bir takım hadiseleri, vuku bulmadan önce kesin olarak ve önceden haber vermesi ve bu haberlerin verildiği gibi doğru çıkması, onu söyleyen ve getirenin gaybi alem ile olan rabıtasını gösterir.
69-Bir önceki Peygamberlerin tasdiki Peygamberleri tanımanın yollarından birisidir. İslam Peygamberinin zuhur edeceğine dair önceki semavi kitaplarda (özellikle İncil’i Yuhenna’nın 16. ve17. bölümlerinde) müjdeler gelmiştir.
70-İslam Peygamberi Kuran’ın yanı sıra diğer mucize ve kerametlere de sahipti. Örneğin, ayın yarılması, miraca gidişi, kitap ehli ile yaptığı mübahele de muzaffer oluşu, gayıptan haber vermesi vb. gibi mucizeler.
71-İslam dini umumi ve cihan şümuldur. Sadece bir bölgeye, bir kıtaya veya bir kavime gelmemiştir. Bu dinin kitabının lisanının Arapça oluşunun sebebi şudur; İlahi sünnet gereği bütün Peygamberler kendi kavimlerinin lisanı ile konuşuyorlardı.
72-İslam Peygamberi son Peygamber, Onun getirdiği kitap son kitap ve şeriatı ise bütün şeriatlarının tamamı ve sonudur. Ondan sonra ne Peygamber, ne kitap ve ne de şeriat gelmeyecektir.
73-İslam dini beşerin bütün fıtri ihtiyaçlarını temin edecek üslubu da sahip olup, sabit ve ebedi esaslara haizdir. Nitekim yeni ortaya atılan güncel meselelerde ve sıkıntılarda, akıl yoluyla ehemmi mühimmin (daha önemliyi önemliden) ön planına çıkarmakla, içtihat kapısının açıklığı ve devamı ile ve ikinci hükümlerin birinci hükümlerin yerine geçmesi ile cevap vermiş ve dini alandaki zorlukların üstesinden gelmiştir.
74-İslam dininin özelliklerinden birisi, onun akait ve amel boyutunun kolay oluşu, programlarda orta halli ve kapsamlı oluşudur. Bu özellik diğer şeriatlar da (özellikle şimdi ki tahrif halinde olan şeriatlar da) mevcut değildir.
75-Müslümanların semavi kitabı Kuran’ı Kerim her türlü tahrifinden korunmuştur. Ondan ne bir şey alınmış ve ne de ona bir şey ilave edilmiştir. İslam Peygamberi, İslam camiasına 114 tane kamil süre emanet etti, O günden bu güne kadar o halini korumuştur. Akli ve nakli deliller Kuran’ın tahrif olunamayacağına delalet eder.
76-Peygamberden sonra İslam camiasının rehberliğinin Hz. Ali ve O’nun masum evlatlarına ait olduğunu söyleyenler Şia ismiyle adlandırılmıştır. Nitekim Peygamberden, Hz. Ali’nin halifeliğini duyup da, O’nun vefatından sonra bu asla göre yaşayan sahabeler tarihte Ali Şiası diye adlandırılmışlardır. Bu esasa göre, Şianın İslam’dan başka bir tarihi yoktur.
77-Peygamberin ebedi ve cihanşümul şeriatın esas ve temellerini atıp da, O’nun devamı ve bekası için kendisinden sonra bir kişiyi yerine bırakmaması makul değildir.
78-İslam’ın o gün ki, Rum, İran, münafıklar, müşrikler ve Yahudiler gibi azılı düşmanlarının tamamı Peygamberin ölümünü bekliyorlardı. Bu durumda Peygamberin kendisinden sonra yerine birini atamadan gitmesi Müslümanlar içerisinde büyük sorunlar ve kargaşalıklara neden olacaktı. Böyle bir halde Peygamberin bu yüce ve önemli vazifeyi ifa etmeden gitmeyi düşünülemez. Çünkü rehberin tayini her türlü niza ve ihtilafın kökünün kazınmasına en büyük vesiledir. Şianın inancına göre, Peygamber ümmetinin ihtilafa düşmemesi için Allah'’n emri gereği kendi yerine birisini tayin ederek bu vazifesini ifa etti.
Ama sonradan bazıları kendi üzerlerine düşen vazifeyi yapmayıp Peygamberin tayin ettiğini arka plana çıkararak ihtilaf yarattılar. Bu da ayrı bir meseledir.
79-Allah’ın iradesi, Peygamberin kendisinden sonra kendi yerine bir halife tayin etmesi üzerindeydi. Peygamberde muhtelif yerlerde, defalarca kendisinden sonraki halifenin Hz. Ali olduğunu buyurarak bu vazifesin en iyi bir şekilde gerçekleştirdi.
80-Hicretin onuncu yılında zilhecce ayının on sekizinde, ‘Ey Peygamber Rabb’inden sana indirileni tebliğ et’ [359] ayeti nazil oldu. Bu ayete göre Allah Peygamber Efendimizi böyle bir günde camianın gelecekteki imamı ve liderini tayin etmesi ile memur kıldı. Peygamberde on binlerce hacının huzurunda uzun bir hutbeden sonra Hz. Ali’yi, kendisine halife unvanında kendi ümmetine tanıttı.
81-Gadir-i Hum hadisi, İslam’daki mütevatir hadislerdendir. O münasebeti ve o münasebette ki Peygamber Efendimizin ‘Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır’ hadisini 110 tane sahabe ve 89 tane de tabiun nakletmiş ve Ehl-i Sünnetinde 356 tane alimleri kendi kitaplarında bu meseleye yer vermişlerdir.
82-İslam Peygamberi kendisinden sonraki halifeyi tayin etmekle İslam düşmanlarının, Peygamberden sonra İslam nurunu söndürme planlarını boşa çıkarmış oldu. Onlar böylelikle bu planlarının icrasında ümitsiz oldular.
83-Peygamberin vefatından sonra halifenin tayin meselesi sahabenin zihninde meşru bir usul ve zaruri görülmekteydi. İşte bunun için ikinci halife birinci halifenin ve üçüncü halifenin de ikinci halifenin oluşturduğu şura vesilesi ile seçildi. Ama Şiada bu inanç farklıdır. Şiaya göre halife, içinde ve kararında hata ihtimali olabilecek bir önceki halifenin veya şuranın vesilesi ile seçimle değil de ilahi nasla gerçekleşmelidir.
84-Peygamberden sonra ki, imam veya halifenin vazifeleri şunlardan ibarettir. Kuran’ı Kerimin mefhum ve manalarını beyan etme, şer’i hükümleri açıklama, camianın her türlü hurafeden ve inhiraftan arındırılması, dini ve akidevi sorulara cevap vermesi, İslam düşmanları karşısında İslam-i hudutları koruma, camiada adaleti icra edip kökleştirme vb.. işte bunun için böyle bir şahıs Allah’ın has inayetinin gölgesi altında olmalı ve Allah’ın gaybi eğitimi ve terbiyesi ile Allah tarafından böyle bir makama nail olmalıdır.
85-Yukarıdaki hassas, önemli ve tehlikeli vazifelere göre, imamında Peygamber gibi her türlü hata ve günahtan masum olması gerekir. Nitekim, Tathir ayeti ve sakaleyn hadisi de Ehl-i Beyt imamlarının masumluğuna en büyük delildir.
86-Peygamberin vasileri on iki kişidir. Buna dair Ehl-i Sünnet kaynaklarında ‘isna aşer’ (on iki) halife tabiri zikrolunmuştur. Bunun yanı sıra Peygamber gibi, her imam kendisinden sonraki imamı tayin etmiştir. Onların birincisi Emir-ul Müminin Ali b. Ebu Talib ve sonuncusu da zamanın imamı Hz. Mehdi Hüccet b. Hasan Askeri’dir.
87-Risaletin hanedanı olan Ehl-i Beytin muhabbet ve meveddeti Kuran’ın bir aslı ve İslam’ın farzıdır. Bu hanedanın ilmi ve ameli kemallerine tabi olmak insanın tekamülüne ve terakkisine sebep olur.
88-Peygamberin hanedanından olan İmam Mehdi’nin ahir-uz zamanda yeryüzüne adaleti yaymak için zuhur edeceği İslam’ın kesin bilinen inançlarından birisidir. Ehl-i Sünnet ve Şia kaynaklarında ki konu etrafındaki hadisler buna delalet eder.
89-Bu cihani ıslahçının tüm özellikleri rivayetler de naklolunmuştur. Bazı fırkaların ihtilafı onun varlık ve vücudunda değil de, dünyaya gelip gelmediğindedir.
Bazı fırkalar onun dünyaya gelmediğini ve ahiruz zaman da geleceğini söylemişlerdir. Ama Şiaya göre, O hazret hicretin 255. yılında on beş şabanda İmam Hasan Askeri’nin evinde Nercis hatundan dünyaya gelmiş ve bu güne kadar da hayatta olup zuhur ve kıyam için ilahi emri beklemektedir.
90-İlahi evliya ve veliler iki kısımdır. Zahirde olup da gözle gözükenler ve gaipte olup da gözle gözükmeyenler. Kuran’ı Kerim Kehf süresinde Hz. Musa ve Hz. Hızır’ın görüşme meselelerinde her ikisinden de söz etmiştir. Hz. İmam Mehdi (as.) gaybet döneminde Allah’ın gaip evliyalarındandır.
91-İmam Mehdi (as.)’ın bir takım vazifeleri gaybet döneminde şartlara haiz olan fakihlere bırakılmıştır. İnsanların o Hazretin zuhurunun bereketinden mahrum olmaları, O Hazretin gaybetini kaçınılmaz ve mecburi kılan sebeplerdir. Onlardan sadece bir tanesi insanların yeterli derecede zeminesi ve salahiyetinin olmayışıdır.
92-İslam’dan önce, geçmişteki bazı Peygamberlerin gaybetinden dolayı İmam Mehdi’nin gaybeti de şaşkınlık yaratmamalıdır. İmam Mehdinin gaybetinin sırlarından bir tanesi şudur; O tüm dünya insanlığının adaleti kabul ve icra etme ve buna hazırlıklı oldukları bir dönemde zuhur edecektir. Zira insanlığın zeminesi olmadan zuhur ve kıyam ederse vermesi gereken semereleri vermemiş olur.
93-İmamın varlığı yüce Allah’ın büyük lütuflarından birisidir. Eğer insanlar onu olduğu gibi kabullenseler, ondan mutlak bir kemalde faydalanacaklardır. Buna göre insanların ondan mahrum kalmalarının unsuru insanların kendisinden kaynaklanmaktadır. Elbette şunu unutmamak gerekir ki; O Hazret gaybet döneminde de bulutun arkasındaki güneş misali bereket ve semerelere haizdir.
94-İmam Mehdi (as.) hicretin 255. Yılında dünyaya gelmiştir. Dolayısıyla O Hazretin on bir asırdan fazladır ömrü geçmektedir. Böyle bir ilahi hüccetin ömründen bu kadar geçmesine rağmen hayatta olması Allah’ın sonsuz ve nihayetsiz kudretinden kaynaklanmaktadır.
95-O Hazretin zuhur zamanı kıyamet gibi hiç kimse tarafından bilinmemektedir. Ama, O Hazretin zuhur alametlerinin bir çoğu rivayetlerde naklolunmuştur.
96-Ölümden sonraki hayata inanmak bütün semavi dinlerin ortak inancıdır. Zira hesap gününe inanç olmayan bir dinin mefhumu olmaz. Bu akide ve inancın öneminden dolayı, Kuran’ı Kerim’deki ayetlerin büyük bir bölümü bu konu hakkındadır.
97-Allah’u Teala mutlak hak olduğu için O’nun fiili de her türlü abeslikten uzak olup kendisi gibi mutlak hak olmalıdır. Bu kaideye ve insan yaratılışının ebedi hayat olmaksızın boş ve abes olacağına göre, meadın zaruriyeti ve gererliliği ortaya çıkmaktadır. Zira İlahi adalet iyi ve kötü insanlar için gelecekte böyle bir günü gerektirmektedir.
98-Kuran mead etrafındaki mevcut şüphelere bazen Allah’ın mutlak ve sonsuz kudreti ile bazen insaların ilk yaratılışını mead yeniden hayat buluşun nişanesi olarak ve bazen de insanların dirilişini baharda zeminin dirilişine benzeterek... cevaplar vermiştir.
99-İnsanların kıyametteki meadı hem cismi ve hem de ruhidir. Şöyle ki; ahiret aleminde insan, bir takım ceza veya mükafatlara şayan olacaktır ki; bu ceza ve mükafatlar beden olmadan mümkünleşmez. Aynı zamanda bir takım ceza ve mükafatlarda ruhi olacaktır. Yani, onların sadece insanın ruhi boyutu kabul edilebilir.
100-Ölüm insanın hayat ve yaşamının sonu değildir. Aksine insan ölüm ile sadece bu dünyadan başka bir aleme göç eder. Bunun yanı sıra dünya ve ahiret alemleri arasında ‘berzah’ denilen bir durak (alem) vardır. Bu aleminde kendisine özgü hayat tarzı nimeti ve azabı vardır.
101-Berzah hayatı ruhun bedenden ayrılmasıyla başlar. İnsan defnolunduktan sonra ilahi melekler vasıtası ile ondan sorgu sual sorulmaya başlanır. Berzah alemi müminler için ilahi rahmetin mazharı, münafıklar ve kafirler içinde azabın sunuluşudur.
102-Bir grup, bütün dinlerde olan mezkur mead inancı yerine tenasuha (reankarnasyon) inanmışlardır. Reankarnasyon İslam inancı ve mantığına göre batıl ve gayri mümkün bir şeydir. Böyle bir safsataya inanmak insanı mead inancından uzaklaştırır.
103-Geçmişteki bir takım ümmetlerin insanlık tabiatının değişmesi tenasuh şeklinde değildi. Aksine insanlar zahiri yüzlerinde domuza, maymuna... dönüşüyorlardı ama onların insanı şahsiyeti baki kalıyordu. İşte bunun için değişimin bir çok farkları vardır.
104-Kıyamet gününden önce süra iki defa üflenecek. İlkinde insanların tamamı ölecekler ve ikincisinde insanlar dirileceklerdir.
105-Kıyamette hesap gününe has bir üslupla bütün insanlar hesaba tabi tutulacaklardır. İnsanların ellerine verilen amel defterlerinin yanı sıra, onların dünyada yapmış oldukları iyilik veya kötülüklere çeşitli şekillerde şahadet edeceklerdir.
106-Kıyamette günahkarlar için olacak, şefaatçilerin şefaati İslam’ın asıl bilinen inançlarındandır. Buna delalet eden bir çok ayet ve İslam-i hadisler mevcuttur.
107-Allah’ın şefaat için izin verdiği şefaatçilerin şefaat talebinde bulunmalarının hiçbir sakıncası yoktur. Zira şefaat talebinde bulunmak insan hakkında dua etmeye benzer. Müminden birisi hakkında dua istemek ve etmekte Kuran’ın ve hadisin caiz bildiği ve buna davet ettiği bir ameldir.
108-Tövbe kapıları ölüm anının dışında her zaman Allah’ın kullarına açıktır. Tövbeye olan inanç şefaate olan inanç gibidir. Eğer tövbenin felsefesine, adabına ve şartlarına riayet olunursa, bu insanları günaha teşvik edip, rağbetlendirmez. Aksine tövbe kapısının açık olması insanı Allah’ın rahmetine nazaran ümitlendirir ve onun dönüm unsuru olabilir.
109-İnsan diğer alemde iyi veya kötü amellerin karşılığını görecektir. İnsanın yapmış olduğu kötü amelleri onun iyi amellerini yok etmez. Sadece birkaç halde, örneğin, murted olmak (dinden çıkma, dönme) vb. gibi hallerde insanın iyi amelleri yok olur.
Kuran bu konuda açıklık getirmiş ve bu meseleyi amellerin yok olması ismiyle nitelemiştir.
110-Cehennemde ebedi olarak kalmak sadece kafirlere mahsustur. Ama mümin olup da nefislerden dolayı bir takım günahlara mürtekip olanlar, günahları miktarınca cezalarını cehennemde çektikten sonra bağışlanıp cehennemden kurtulacaklardır.
111-Kuran ve hadislerden anlaşılan cennet ve cehennemin şu an yaratılmış olmasıdır. Ama onun yeri ve mekanı insan tarafından bilinmemektedir.
112-İmanın asıl mekanı kalptir. Bir insana Müslüman söyleyebilmek için onun Allah’ın vahdaniyetine, kıyamet gününe, Peygamberin risaletine şahadet getirmesi ve Peygamberin getirdiklerine iman etmesi yeterlidir. Bunların tam karşısında ise kafirlik yatar.
113-Kalbi iman zuhur ettiği zaman veya onun aksine kendini göstermediği müddetçe eserini gösterir. Bunun yanı sıra insanın kurtuluşuna sadece kalbi inanç yetmez. Eğer iman amel ile birlikte olursa insanın kurtuluşuna sebep olur.
114-Üç temel inanç ve yasaya inanan her Müslüman’ı diğer bir takım meselelerde muhalif olsa bile tekfir etmek haramdır.
115-Bidat lügat’ ta önceliği olmayan yeni bir şey anlamına gelir. Istılahta ise, dinde olmayan bir şeyi dine nispet vermek ve dine mal etmek anlamındadır. Bir takım şeylerin dine nispet verilmesi, o şeyin meşruluğuna dair dini metinlerde genel veya hususi deliller olmadığın da ona bidat ismi verilir.
116-İnsan gerçek sahih inancını izhar edip açıklamak istediğinde, eğer onun malına, canına, namusuna ve haysiyetine bir zarar gelme ihtimali doğarsa, akıl yoluna ve Kuran’ın hükmüne göre asil ve sahih inancını gizleyip inancının tam tersini söyleyebilir veya yapabilir. Bu konu Şiada takiyye olarak bilinmektedir. Takiyye nifak ve iki yüzlülüğün tam karşısında ve onun zıddınadır. Zira takiyye imanı ve doğruyu gizleyip, küfrü ve yanlışı göstermektir ama nifak tam aksine imanı gösterip küfrü gizlemektir.
117-Bazı şartlarda takiyye etmek, vaciptir. Ama dinin aslının zarara ve tehlikeye gireceği yerlerde takiyye etmek haramdır.
118-İnsan hayatı ve yaşamı sebepler zincirine bağlıdır. Bu meselede tabii sebeplerle gaybi sebepler arasında hiçbir fark yoktur. Tevhit ehli olan bir insan sebeplere sadece vesile gözüyle bakmalı ve onların etki ve eserde bağımsız olduklarına inanmalıdır.
119-Allah’ın isimlerine ve salihlerin dualarına olan tevessül gaybi ve madde üstü sebeplerden birisidir. Kuran’ı Kerim bunu açıklıkla beyan buyurmuştur.
120-Allah’ın kesin mukadderatı değişmez. Ama şartlı ve muallak olan mukadderat değişebilir. Bu Şianın inandığı beda inancıdır. Bunun anlam ve manası Allah’ın tüm varlıkta sonsuz ve mutlak kudretine olan inanç ve insanın iyi veya kötü amellerinin Allah’ın takdiriyle onun hayatında tesir etmesinden başka bir şey değildir.
121-Geçmiş ümmetlerden bir grubunun ilahi iradeyle dünyaya dönmesi gibi, ahir-uz zamanda da bir grup bu dünyaya geri dönecektir. Bu Şia inancında olan ‘ricat’ (dönüş) akidesidir.
122-Peygamber Efendimizin, Bedir, Uhud, Ahzab ve Huneyn savaşlarında şehit olan sahabeleri ve Peygamberden sonra yaşayıp da O Harzerin hedefleri doğrultusunda yaşayan sahabeler Şia tarafından büyük bir ihtirama ve yüce bir değer sahiptirler.
Bunun yanı sıra sırf Peygamberi görmek ve onunla bir an beraber olmak sahabeyi adil kılmaz ve onu her türlü günah ve hatadan uzak tutmaz. Bu meselede tabiunda sahabeyle eşittir. Sadece Peygamberle beraber olmak yetmez aksine O Hazret ile beraber olup da O Hazretin yüce değer ve hedefleri doğrultusunda hareket etmek kişiye değer kazandırır.
123-Peygamberi ve O’nun Ehl-i Beytini sevmek Kuran ve Sünnete göre İslam’ın asıl inançlarından birisidir. Yıl boyunca Peygamber ve Ehl-i Beytini anmak bu muhabbetin gereksimidir. Bunun Kuran’da kökü olduğu için bidat olarak nitelemek doğru değildir.
124-Şehitlerin arkasından yapılan ağıtlar ve yas merasimlerinin felsefelerinden bir tanesi Hz. Yakub’a ve Uhud savaşında İslam Peygamberine uymaktır. Bunun yanı sıra özel gün ve münasebetlerde o şehitleri anmak onların mektebinin korunmasına ve bekasına vesile olur.
125-Dünyanın akıl sahipleri kendi değerlerini ve büyüklerini kültürel bir miras olarak korurlar.
Peygamberlerin evlerini değerli ve yüce tutmak Kuran’ın tekit ettiği konulardandır. Ashab-ı Kehf’in kabirlerinin kenarına bina ve mescit yapılması, şehitler ve salihlerin kabirleri kenarına mescit yapılmasının ve Onların yüceltilmesinin caizliğini gösterir. Nitekim Kuran’ı Kerimde Ashab-ı Kehf meselesinde bunu açıklamıştır.
126-Müminlerin, Peygamberlerin, salihlerin ve ilahi evliyaların kabirlerini ziyaret etmek Peygamberin emir verdiği İslam-i değer ve usullerdendir ve bunun yapıcı eserleri vardır.
127-Güvenilir ve adil ravilerin İslam Peygamberinden naklettikleri hadisler Şia alimleri tarafından kabul görmüşlerdir. Şianın fıkıh ve içtihadının temelini Allah’ın kitabı, Peygamberin sünneti, akıl ve icma oluşturur.
128-Ehl-i Beyt İmamlarından bizlere ulaşan rivayet ve hadislerin tamamı dolaylı veya doğrudan vahiy ilkesine dayanır. Zira Ehl-i Beyt İmamları bu rivayetleri (direk ve vesilelerle) Peygamberden duymuşlar veyahutta Hz. Ali’nin kitabından nakletmişler veya ‘muhaddes’ olma unvanı ile onları nakletmişlerdir.
129-Peygamber Efendimiz ve Ehl-i Beyt imamlarından naklolunan hadisler Şia alimleri tarafından maruf ve meşhur kitaplarda bir araya toplanmıştır. Onlar, Usul-u Kafi, Tahzib-ul Ahkam, Men la Yehzeruh-ul Fakih, İstibsar diye dört kitap olar bilinmektedir. Bu dört kitap Şianın en mühim içtihat kökeni olarak bilinmektedir.
130-Şia fıkhına göre içtihat kapısı ilk gününden bu güne kadar fakihlere açık olup asla kapanmayacaktır. Bunun yanı sıra onların içtihatları mutlak içtihattır, meşreb ve mezhep dairesindeki içtihat değildir.
131-Sahabenin sözü Peygamberin sünnetini naklettiği müddetçe değer ve itibar taşır. Ama Kuran ve sünnetten kendi anladığını naklederse bu diğer bir müçtehit için hüccet olmaz ve onu bağlamaz.
132-Her Müslüman’ın usulü dini delillerle ele getirmesi ve bunda yakin etmesi zaruridir. Ama Müslümanlar füru-u dinde bir müçtehidin fetvalarına uyabilirler.
133-Şia abdest alırken ellerini dirseklerden başlama kaydıyla yukarıdan aşağıya doğru yıkar, aşağıdan yukarıya doğru değil. Yine abdest alırken ayaklarını mesheder, yıkamaz. Şianın bu konulardaki delili Kuran’ı Kerim ve Peygamberin sünnetidir.
134-Şia inancına göre secde tabii toprağa veya topraktan bitip de yenilmeyen ve giyilmeyen şeylerin üzerine yapılmalıdır. Tarihin şahadetine göre Peygamber Efendimizin döneminde bu şekilde yapılmaktaydı. Ama daha sonraki zamanlarda bu ortadan kaldırıldı ve bunun yerini halılara, kilimlere... secde etmek aldı.
135-Öğlen ile ikindi ve akşam ile de yatsı namazlarını ayrı-ayrı kılmak müstehaptır. Ama buna rağmen onları birleştirerek de kılmak caizdir. Nitekim bütün Müslümanlar hacda Arafat ve Müzdelife’de namazları birleştirerek kılarlar.
İslam Peygamberi de ümmetine rahatlık olsun diye defalarca hiçbir mazaret, sorun ve gerçek olmamasına rağmen namazları birleştirerek kılmışlardır.
136-Muta nikahı meşru bir evliliktir. Kuran muta nikahını meşrulaştırmış ve neshetmemiştir. Bu sünnet tarafından da böyle bilinmektedir. Sahabeden bazıları bizzat mutaya amel etmişlerdir.
137-Namazda elleri bağlamak doğru değildir. Namazları eli bağlı kılmak bidattır.
Ebu Hamid Said’inin Peygamberin namazının şekil ve keyfiyetine dair naklettiği rivayette elleri bağlamak görülmektedir. Bu rivayet, Peygamber döneminde ve O Hazretin sünnetinde böyle bir amelin olmadığını ve sonradan çıkarıldığını gösterir.
138-Ramazan ayı akşamlarındaki nafile namazları kılmak müstehaptır. Ama bu namazları cemaatle kılmak bidattır. Birilerinin yaptığı şahsi içtihat bu amelin cemaatle kılınmasını meşrulaştırmaz.
139-Her Müslüman’ın, Enfal süresinin 41. Ayetine göre kazancının humsunu vermesi lazımdır.
140-Müslüman fırkalar arasındaki, füru-u dinde olan bir takım ufak ihtilaflar onların İslam düşmanlarına karşı birlik ve vahdet içerisine girmelerine engel olmamalıdır. İlmi konferanslar, seminerler ve tahkiki müzakerelerle bu ihtilafları zamanla ortadan kaldırmak mümkündür.



[YUKARI]

ŞİA VE SAHABE

İslam’ın on dördüncü asrı tamam olmaktadır. İslam’ın ilk zamanından günümüze kadar olan bu uzun müddet sahih ve doğru İslam’ı ve hükümlerini öğrenmeyi güçleştirmiştir. İslam’ın sahih ve ideal değerlerini, Kuran ve Peygamberin süneti ve siresi dışında öğrenmek mümkün değildir.
Kuran’ı Kerim şöyle buyuruyor; ‘Sana kitabı indiren O’dur. Onun bazı ayetleri muhkemdir ki; bunlar kitabın esasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih ayetlerin peşine düşerler. Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir ve ilimde kökleşenler (yüksek payeye erişenler) bilir...’ [360]
Yukarıdaki ayetten anlaşılan şudur ki; Kuran’ı Kerimde fitnecilerin yararlanmak istedikleri, müteşabih ayetler mevcuttur ve bunların tevilini sadece Allah’u Teala bilmektedir.
Diğer bir taraftan da Allah’u Teala, Kuran’ı Kerimin tevil yolunu şu ayetle açıklamıştır; ‘İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kuran’ı indirdik.’ [361]
Allah’u Teala bu ayette Resulüne buyuruyor ki; biz bu Kuran’ı sen beyan edesin diye sana gönderdik. İşte bundan dolayı ki, içeriğinde müteşabih ayetlerde olan Kuran’ın tefsirini insanlar ancak Peygamberden öğrenebilirler. Kuran’ın tefsirinde salim bir şekilde öğrenmenin yolu Peygamberin siresini ve hadislerini iyi bir şekilde bilmekten geçer. Zira Allah Resulü bazen kendi ameli ile Kuran’ı tefsir ediyordu. Nitekim Kuran’ın emrettiği vakitli ve yevmiye namazları Allah Resulü ameli ile tefsir ve bayan etmiştir. Buna göre O Hazretin günlük kıldığı namazlar, Kuran’daki namaz hakkında ki ayetlerin tefsiridir. Buradan anlaşılan şudur ki; İslam’ı olduğu gibi doğru bir şekilde öğrenmenin, Peygamberin hadis ve siresinden başka bir yolu yoktur. Peygamber Efendimizin siresi ve hadisi de beraberce O Hazretin sünnetini oluşturmaktadır.
eygamberin sünnetini de öğrenmek, Ehl-i Beyt ve sahabe de sınırlıdır. Bu ikisini dışında Peygamberin sahih sünnetini öğrenmek mümkün değildir.
Kuran’ı Kerim şu şekilde buyuruyor; ‘Çevrenizdeki bedevi Araplardan ve Medine haklından bir takım münafıklar vardır ki; münafıklıkta maharet kazanmışlardır. Sen onlar bilmezsin, biz biliriz onları...’ [362]
Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu münafıklar, Peygamberin zamanında Medine’de olup, tamamı sahabeden hesap olunmaktaydılar.
Şia inancına göre sahabeler konuma çok büyük bir önem taşımaktadır. Nitekim onlar Kuran’ın tefsirinde İslam-i hükümler ve ilimlerde Peygamberin hadislerini ve siresini nakleden, açıklayan şahsiyetlerdir.
İşte bu sebeplerden dolayı, her Müslüman’ın İslam’ı sahih ve doğur bir şekilde öğrenmede köprü konumunda olan sahabeleri iyi tanıması ve bilmesi gerekir.
Peygamber Efendimizin sahabeleri, onların adaletlerinin mizan ve ölçüleri Şia ve Ehl-i Sünnet arasındaki ihtilafların en büyük ve önemlilerinden bir tanesidir. Zira Ehl-i Sünnet sahabenin tamamını adil bilmekte ve onlara karşı yapılan herhangi bir eleştiriyi kabul etmemektedirler.
Ehl-i Sünnete göre sahabe, Nevevi’nin de Müslim’in şerhinin mukaddimesin de zikrettiği gibi şöyledir; ‘Peygamberi bir an bile gören her Müslüman sahabedir. Ve bu kendi konumunda sahihtir. Buhari Ahmed b. Hanbel ve bütün hadisçiler bu g örüşe sahiptirler.’ [363]
Şia inancına göre, sahabelerin tamamı bir makam ve derecede olmayıp, hepsi adil değillerdir. Onlara itiraz etmek ve onları eleştirmek caizdir. Şianın bu inancına Kuran ve sünnetten deliller vardır.
Ama, bazı şahıslar bilerek veya bilmeyerek bir takım hedef ve gayeler doğrultusunda Şiaya saldırarak, onların sahabeye hakaret ettiklerini, sahabeyi tekfir ettiklerini ve sahabeye lanet ettiklerini söylemiş ve Şiaya iftirada bulunmuşlardır.
Bu yalan ve iftiradan başka bir şey değildir. Zira herhangi bir sahabeyi eleştirmek onu tekfir etmek anlamına gelmez. Eğer eleştiri sağlam ve inandırıcı delillere dayalı ise, peki öyleyse bu öfke ve iftira nedir?
Sahabenin içerisinde mümin olanlar vardır ki Allah’u Teala, Kuran’ı Kerimde onları övmüş ve şöyle buyurmuştur; ‘Andolsun ki; o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, o müminlerden razı olmuştur.’ [364]
Allame Lütfullah Safi bu ayet hakkında şöyle diyor; Allah’u Teala övgüsü o ağacın altında Peygambere biat eden müminlere mahsustur. Ama (bu övgü) orada hazır bulunan Abdullah b. Übeyy, Avs .b Huli gibi münafıklara asla şamil olmamıştır.
Bu ayet biat etmeyenlerin tamamına şamil olmadığı gibi aynı şekilde, biat edenleri de akıbetlerinin hayırlı olacağına asla delalet etmez. Zira ayet sadece biat edenlerin biatine razılığa delalet etmektedir. Yani Allah bu biatı onlardan kabul etti ve onların da bu biatine mükafat verecektir anlamındadır. Ama onların bu biatı, Allah’ın onlardan ebedi olarak razı olması anlamına gelmez. Bu sözün delili Allah’ın Kuran’ı Kerimdeki şu buyruğudur. ‘Muhakkak ki; sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine şahitlik bozmuş olur. Kimde Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükafat verecektir.’ [365]
Eğer Allah’ın biat edenlerden razılığı ebedi ve daimi olmuş olsaydı, hakka biat edenlerden hiç kimse biatini bozmazdı. Aksi takdirde ayette geçen ‘Kim ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur’ cümlesinin bir anlamı kalmazdı. Sahabeler içerisinde öyleleri vardı ki; Peygamber onların kendi vefatından sonra murted olacaklarından ve kıyamette helak olacaklarından haber vermiştir.
Buhari kendi sahihinde Sehl b. Saad’dan şöyle nakleder; Peygamberin şöyle buyurduğunu duydum. ‘Ben sizden önce havuzun (Kevser) kenarında olacağım. Gelen herkes ondan içecek ve ondan içenler asla susmayacaklar. Doğrusu bana gelen bölükler olacaktır ki; ben onları tanıyorum onlarda beni tanıyorlar. Daha sonra ben ve onlar arasında ayrılık düşecektir. Ben onların benden olduğunu söyleyeceğim. Bana denilecek ki; Sen bunların vefatından sonra dinde ne gibi değişiklikler yaptığını bilmiyorsun. Bunun üzerine ben diyeceğim ki; benden sonra dinde değişiklik yapıp da murted olanlar Allah’ın rahmetinden uzak olsun. [366]
Peygamberin birgün sahabesine şöyle dediği naklolunmuştur; Ben sizden önce havuza gideceğim. Bazılarını benim yanıma getirecekler. Onların yanına yaklaşmak istediğimde onlar benden uzaklaştırılacaklardır. Ben diyeceğim ki; Ya Rabb’i ashabım! Bana buyuracak ki; sen bilmiyorsun (bunlar) senden sonra ne işler yaptılar!’ [367]
Peygamber Efendimiz kendisinden sonra murted olanları, dini hükümleri değiştirenleri ve Allah’ın kelamını tahrif eden Yahudi ve Nasranilere benzetmiştir.
bu Said Hurdi Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu nakletmiştir; Doğrusu sizler (adım-adım) karış-karış geçmiş ümmetlerin sünnetlerine uyacaksınız. Onlar kertenkelenin oyuğundan (yuvasından) girseler bile, sizlerde onlara tabi olacaksınız. Dedik ki; ey Allah’ın Resûlü Yahudi ve Nasranileri mi diyorsun? Evet, kimler olacak diye buyurdular. [368]
Sahabelerin içerisinde öyleleri vardır ki; Allah onlar hakkında şöyle buyurmuştur. ‘Onlar bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman dağılıp ona giderler ve seni ayakta bırakırlar.’ [369] Bu ayet Peygamber Efendimiz Cuma hutbesini okurken, Şam’dan gelen kervanı duyup da Peygamberi hutbe esnasında terk eden sahabeler hakkında nazil olmuştur.
O gün binlerce sahabe arasından, Peygamberin hutbesini sadece on iki kişi dinlemek için orada kaldılar ve Peygamberden ayrılmadılar.
Cabir b. Abdullah bu konuda şöyle diyor; Cuma günü bir kafile Medine’ye girdi. Biz Peygamberle beraberdik. On iki kişi dışında herkes dağılıp gittiler. Bunun üzerine Allah şu ayeti nazil etti, ‘Onlar bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman dağılıp ona giderler ve seni ayakta bırakırlar.’
Başka bir rivayette şöyle naklolunmuştur; Peygamberle birlikte namaz kılmak ile meşgul iken, yiyecek ve gıda maddeleri ile yüklü olan bir kafile geldi. Millet onu fark edince, on iki kişinin dışında hepsi dağılıp gittiler. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu; ‘Onlar bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman...’
Uhud savaşında da bu rakam Peygamberle beraber kaldı ve gerisinin tamamı firar ettiler. Peygamber o gün onlardan beraat etmek zorunda kaldı. Berra b. Azib şöyle diyor; Peygamber, Abdullah b. Cubeyri piyadelerle amir olarak tayin etti. Onlar firar ettiler. Bu haled, Peygamber onları sesledi ama on iki kişiden başka kimse Peygamberin yanında kalmadı. [370]
Enes şöyle diyor; Amcam Enes b. Nezir Bedir savaşına katılmadı. Peygambere gelerek, ben müşriklerle yapmış olduğun ilk savaşa katılmadım, bir daha müşriklerle savaşırsak, Allah muvaffak ederse nasıl savaşacağımı göstereceğim, dedi. Daha sonra Uhud savaşı vuku buldu ama Müslümanlar firar ettiler. Bunun üzerine Peygamber şöyle dedi; Ya Rabb’i! Bunların yaptıklarından senden af diliyorum.
O Hazret (bunları derken) maksadı sahabesiydi. [371]
Sahabenin Huneyn günü firar etmesi daha çirkin ve daha zararlıydı. Zira onlar binlerce kişi olmasına rağmen firar etmişlerdi. Allah Onları bu işlerinden dolayı şu şekilde melamet etmektedir; ‘Andolsun ki; Allah bir çok yerde (savaş alanlarında) ve Huneyn savaşında size yardım etmişti. Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat sizi hezimete uğratmaktan kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonunda gerisin geri dönmüştünüz. Sonra Allah, Resulü ile müminler üzerine sükunetini indirdi...’ [372]
Sahabenin arasında öyleleri vardır ki; Allah onlar hakkında şöyle buyurmuştur, ‘Yeryüzünde ağır basıncaya kadar hiçbir Peygambere esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah ahireti istiyor, Allah güçlüdür, hikmet sahibidir. Allah tarafından önceden verilmiş bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyeden ötürü size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.’ [373]
Bu ayetler bir grup sahabe hakkında nazil olmuştur. Bunlar Bedir savaşı hususunda meşveret ederlerken Ebu Sufyan’ın adamlarını esir alma görüşünü belirtmişlerdi. Oysa Peygamber Bedir savaşından önce onları savaş için sınamak ve onların hazırlıklarını öğrenmek için onlarla meşveret etmişti. Ama yine de bunlara rağmen, onlar kafileyi yakalamayı savaşa tercih ettiler.
Sahabenin arasında öyleleri vardı ki; Allah Resulü onları azarlamıştır. Zira onlar kendi kavim ve kabilelerine doğru davet ediyor ve cahilliye dönemindeki düşüncelerini akıllarından geçiriyorlardı.
Cabir b.Abdulah Ensari şöyle diyor; Savaşlardan birisinde iken muhacirlerden birisi ensardan olan birisine tekmeyle vurdu. Bunun üzerine, ensardan olan şahıs, ey ensar neredesiniz? Diye seslendi. Muhacirlerden olan şahıs ise, ey muhacirler neredesiniz? Diye feryat etti. Allah Resulü bunu duyunca şöyle buyurdu; Neden bunlar cahilliye nizalarını canlandırıyorlar. [374]
İşte bu cahilliye tartışmaları yüzünden ensarı oluşturan Avs ve Hazrec kabileleri arasında nerde ise büyük bir olay veya savaş çıkacaktı.
Ayşe şöyle diyor; ‘... Sa’d b. Meaz kalkarak şöyle dedi, Ey Allah’ın Resulü, andolsun ki; ben onun işinden dolayı senden özür diliyorum. Eğer o Avs kabilesinden olsaydı, şüphesiz onun boynunu vururdum. Eğer bizim kardeşlerimiz olan Hazrec’den olsaydı, o zaman sen bize emir verirdin ve bizde emrini icra ederdik.
Hazrec kabilesinin yöneticisi olan ve ondan önce iyi bir şahıs olan Sa’d b. Ubade sinirli bir şekilde kalkarak şöyle dedi; Andolsun Allah’a yalan söyledin. Yemin olsun Allah’a ki, onu muhakkak öldüreceğiz. Sen münafıklardan söz eden bir münafıksın. İşte bunlardan dolayı Avs ve Hazrec kabileleri öfkelenmeye başladılar ve nerede ise birbirlerine düşeceklerdi. Bu esnada Allah Resulü de minberdeydi, minberden inerek onlara susmalarını emretti, onlarda sustular ve O Hazretin kendisi de sustu. [375]
Sahabeden öyleleri vardı ki; Allah Resulünün sözlerini hiçe sayıyor ve O Hazrete muhalefet ediyorlardı.
Örneğin; Peygamber Üsame’nin ordusunun hareket etmesini istemesine rağmen bazı sahabeler buna muhalefet etmiş ve orduya katılmamışlardır.
İbni Ömer şöyle diyor; Peygamber bir ordu tertip ederek ordunun başına Üsame b. Zeyd’i emir olarak geçirdi. Bazıları Üsame’nin emirliğini (komutanlığını) kabul etmediler.
Bunun üzerine Peygamber şöyle buyurdu; Onun komutanlığını kabul etmediğiniz gibi, Ondan önce onun babasının komutanlığına da muhalefet ediyordunuz. [376]
Sahabenin içersinde öyleleri vardır ki; Peygamber ömrünün sonlarına doğru bir vasiyet yazmak için kalem kağıt istemiş olmasına rağmen, buna bazıları karşı çıkmışlardı ve Peygambere ‘sayıklıyor’ nispetini vermişlerdi. Bunun müteakibinde Peygamber onların yanından çıkmalarını istemişti.
Said b. Cübeyr İbni Abbas’tan naklederek şöyle diyor; ‘Perşembe günü ne gündü o gün! Sonra (İbni Abbas) o kadar ağladı ki, gözyaşları taşların üzerine döküldü. Dedim ki; Ey İbni Abbas, Perşembe günü nedir? Şöyle cevap verdi? Peygamberin ağrısı şiddetlenmişti, sahabesine şöyle buyurdu; Bana bir kağıt getiriniz sizlere öyle bir vasiyet yazayım ki; ondan sonra asla dalalete, sapıklığa düşmeyesiniz. Peygamberin yanında niza ve tartışma olmaması gerekirken oradakiler birbirleriyle niza ettiler. Bazıları dediler ki; Buna ne olmuş?! Acaba sayıklıyor mu??! Ondan sorun: Bunun üzerine Resulullah, kalkın benim yanımdan gidin, benim bulunduğum hal sizin beni davet ettiğiniz şeyden daha hayırlıdır.’ [377]
Sahabe arasında öyleleri vardır ki; Peygamberin vefatından sonra riyaset ve makam için kendi aralarında büyük tartışmalara girdiler. Hatta bazıları iki tane amirin, biri muhacirden, diğeri de ensardan olmasını istiyorlardı. Bu tartışmalara girenler her ne kadar Müslüman olmuş olsalar bile, bu tartışmalar onların cahilliye dönemindeki düşüncelerinden, heva ve heveslerinden el çekmediklerini gösterir.
Sahabe arasında, Peygamberden sora binlerce hadis uyduran düzmececi Ebu Hureyre ve Peygamberden sonra İslam hilafetini krallığa dönüştüren Muaviye gibi simalar vardır.
Ehl-i Sünnetin, sahabenin tamamında bu kadar iyimser olmalarının sebebi, onların Peygamberin makamıyla şereflenmeleri ve Peygamberle birlikte olmalarından kaynaklanabilir. Ama şunu unutmamak gerekir ki; bu özellik Peygambere eş olma özelliğinden yüce olamaz. Oysa Allah’u Teala Kuran’ı Kerimde şöyle buyuruyor; ‘Ey Peygamber hanımları sizden kim açık bir hayasızlık yaparsa, onun azabı iki katına çıkarılır.’
Başka bir ayette Peygamberin aleyhine plan döken iki zevcesi Aişe ve Hafsa hakkında şöyle buyuruyor; ‘Eğer ikinizde Allah’a tövbe ederseniz, (yerinde olur) Çünkü kalpleriniz sapmıştı. Ve eğer Peygambere karşı birbirinize arka verirseniz, bilesiniz ki; Onun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve müminlerin iyileridir. Bunların ardından melekler de yardımcıdır. Eğer o sizi boşarsa, Rabb’i ona sizden daha iyi kendini Allah’a veren, inanan, sebatla itaat eden, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verebilir... Ey Peygamber! Kafirlere ve münafıklara karşı cihat et, onlara karı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne de kötüdür. Allah inkar edenlere, Nuh’un karısı ile Lüt’un karısın misal verdi. Bu ikisi kullarımızdan iki salih kişinin nikahları altında iken onlara hainlik ettiler. Kocaları Allah’tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara, haydi ateşe girenlerle beraber sizde girin denildi.’ [378]
Yukarıdaki ayetlerden anlışılan şudur ki, Peygamberle beraber ve birlikte olmak kişinin makamının yüceliğine ve salim imanına delalet etmez.
Fakat Peygamberin sahabeleri hakkında naklolunan rivayetlerin yanı sıra, Peygamberin zevceleri tarafından da mezkur, rivayetlerden daha şiddetli rivayetlerde nakledilmiştir. İbni Abbas şöyle diyor; Bir yıl geçmesine rağmen, ben Ömer’den Peygamberin aleyhine plan döken o iki kadını sorma fırsatı arıyordum; ama ondan çekiniyordum. Bir gün, o bir eve giderek (o evin bahçesinde) büyük bir ağacın altında oturdu, oradan çıktığı zaman ona sordum, şöyle cevap verdi; Aişe ve Hafsa. Sonra şöyle dedi; Biz cahilliye döneminde kadınlara değer vermiyorduk ama İslam geldiğinde Allah onları da hatırlattı. Biz, işlerimizde onlardan yararlanamayacağımız halde, onların bizlerde haklarının olduğunu öğrendik.
Her halükarda, bir gün ben ve eşim arasında bir sohbet geçti. O sert bir üslupla, öfkeyle benimle konuştu, ben ona dedim ki, Senin aslın ve soyun iyi değil. O şöyle dedi; Sen, kızın Allah Resulüne eziyet ettiği halde bu sözleri bana mı söylüyorsun! Bunun üzerine ben Hafsa’nın yanına giderek onu uyardım ve sakın ola ki; Allah ve Resulüne itaatsizlik edesin diye ikazda bulundum. [379]
Peygamber Efendimizden Aişe’nin şöyle dediği naklolunmuştur; Allah Resulü Cehş’in kızı Zeyneb’in yanında bal yiyor ve bir müddet orada kalıyordu. Ben ve Hafsa anlaşarak, hangimiz onu ilk olarak görsek, Ona (Peygambere) sen meğafir (ağaç sırası) yemişsin ve ağzından meğafir kokusu geliyor demeyi kararlaştırdık. Hazret buyurdular ki; hayır böyle değil ben Cehş’in kızı Zeyneb’in yanında bal yiyordum ve bir daha yemeyeceğim. Ben seni yemine veriyorum ki; (bunu) başkasına haber vermeyesin. [380]
Yine Aişe’nin şöyle dediği naklolunmuştur; Peygamberin zevceleri iki gruplardı. Bir grupta, Aişe, Hafsa, Safiyye ve Sude bulunuyor ve diğer bir grupta ise Ümmü Seleme ve Peygamberin diğer hanımları bulunuyordu. [381]
Yine Aişe’den naklolunmuştur ki; Ben, kendilerini (mehirsiz ve şartsız olarak) Allah Resulüne bağışlayanları kıskanıyor ve şöyle diyordum; Bir kadın kendisini nasıl olarak bağışlayabilir? Böylelikle şu ayet nazil oldu, Bunlardan dilediğini bırakabilirsin, dileğini de alabilirsin ve bıraktığını tekrar almada bir vebal yok sana.’ [382]
Bunun üzerine ben şöyle dedim; Ben hayretlere kapıldım ki; Senin istediklerine Rabb’in anında icabet ediyor. [383]
Yine Aişe şöyle diyor; Hatice’nin kız kardeşi ve Huveyli’din kızı Hale, Peygamberin yanına gitmek için izin istedi. O Hazret Hatice’yi hatırlayarak şöyle buyurdu; Ya Rabb’i, bu Hatice’nin kız kardeşi, Hale’dir. Ben bu söze bozularak şöyle dedim; Ne oldu ki; Kureyş’in yaşlı kadınlarından olan bir yaşlı kadını anımsıyorsun? Oysa o kadın yıllar önce ölüp dünyadan gitmiş ve Allah ondan daha iyi bir kadını sana bağışlamıştır. [384]
Aişe’nin başka bir sözü de şöyle naklolunmuştur; Peygamberin hanımları arasında hiçbirisine Hatice gibi gıpta etmiyor ve kıskanmıyordum; Oysa onu görmemiştim. Ama Peygamber onu çok yad ediyordu. Hatta Peygamber bazen bir koyun keserek onun etini küçük-küçük kesiyor ve onları Hatice’nin hayrına millete dağıtıyordu. Ben bazen ona diyordum ki; Dünyada Hatice’den başka kadın mı yok?
Ama O diyordu ki; Hatice şöyleydi-böyleydi. Evladım Ondandı. [385]
Sahabenin tamamını adil bilenlerin delillerinden bir tanesi, iddialarına göre Peygamberin şu buyruğudur;
‘Benim Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz.’
Başka bir rivayette şöyle bildirilmiştir; ‘...Onların her birinin sözünü dinleyin...’
Ehl-i Sünnet, sahabenin tamamının masumluğunu kabul etmemektedir. Ama yukarıdaki hadisin sahih ve doğruluğunu kabul edenler sahabenin hepsini masum görmektedirler. Sahabeden çoğunluğunun adaletsizliğini ortaya koyan rivayetler, genelde Peygamberin yanında uzun bir müddet kalan sahabeler hakkındadır. Hal böyleyken, acaba Peygamber ile az bir zaman beraber olan sahabenin, sırf beraberlik ve sahabelik unvanı ile adaleti nasıl bir konum taşıyabilir? Acaba bu abartmaların ve boş sözlerin sebep ve anlamı nedir?
Acaba bir insanın Peygamberle olan az bir beraberliği o insanın adil olmasına sebep olabilir mi? Ve böyle bir şey mümkün müdür? Oysa adalet ihlasla Peygambere ve getirdiklerine iman ve amelden başka bir yolla hasıl olmaz.
İnsanın fıtrat ve aklı ile bağdaşmayan bu çelişki Ehl-i Sünnetin bazı alimleri tarafından ortaya atılmıştır. Örneğin İbni Teymiye, fitne ve fücurlarla tanınan Muaviye b. Ebu Süfyan’ı sırf sahabe olduğu için tabiinden olup da Ehl-i Sünnet arasında adalet ve takva ile meşhur olan Ömer b. Abdul Aziz’in ön planına çıkarmıştır. Oysa Ehl-i Sünnete göre, Ömer b. Abdul Aziz hülafa-i raşidinin beşincisidir. Bu Muaviye’nin sırf sahabe olmasından doyalı onun ön plana çıkarılmaması gerektiğine en büyük delildir.
Sormak lazım; bunların hangisinin makamı yücedir? Kendi gözleriyle Peygamberden onlarca mucizeyi gördükten sonra iman getiren mi yoksa O mucizelerin bir tanesini daha görmeden iman getiren mi daha değerlidir?
Bütün sahabe adaletlidir; sözünü yayanlar, sahabeden bazılarına itiraz yolunu kapamak için bu sözü yaygınlaştırmışlardır. Fakat sahabeden bazıları Peygamberden sonra Hz. Ali ve evlatlarını devre dışı bırakma girişimlerinde bulundular. Bu görüş ve inancın doğrultusunda hareket edenler, sahabenin tüm yaptıklarını ve görüşlerini sırf bu hedeften dolayı, sahih görmüşlerdir.
Bu yanlış ve batıl inancın savunucuları Peygamberin Ehl-i Beytini kendi çirkef planlarına ve makamlarına bir tehlike gördükleri için bu asılsız görüşü ortaya atmış ve yaygınlaştırmışlardır. Çünkü bu zihniyetin sahipleri Ehl-i Beytin Kuran ve hadislerdeki makamını biliyor ve bu hakikatlerin karşısında sahabeyi Ehli Beytin ön planına çıkarmak ve dolayısıyla hedeflerine ulaşmak için bunları yapıyorlardı.
İşte bunlardan dolayı Peygambere nispet verilen ‘Ashabım yıldızlar gibidir...’ hadisi aşağıdaki sahih hadise göre Ehl-i Beyt karşısında uydurulan bir hadistir.
Zira Peygamberin sahih bilinen bir hadiste şöyle buyurduğu naklolunmuştur; ‘Benim Ehl-i Beytim Nuh’un gemisine benzer, Ona binenlerin hepsi kurtuldu, ondan kaçanların hepsi helak oldu.’ [386]
Ve yine O Hazret buyuruyor ki; Benim Ehl-i Beytim sizin içinizde Ben-i İsrail’deki hıtta kapısına benzer. O kapıdan girenlerin hepsi bağışlandılar’ [387] Sahabenin tamamının adaletine, inanmanın menfi yönlerinden bir tanesi bir çok düzmece sözlerin hadis unvanında kitaplarda naklolunmasıdır.
Acaba bu konuda olanlardan Resulullah’ın sünnetini almak ve öğrenmek doğru mudur? Ashabım yıldıra gibidir hadisine inanırsak eğer, Peygamberin sünnetini, Hz. Ali’ye karşı savaş açan Muaviye b. Ebu Süfyan, Amr b. As, Semure b. Cundeb, Ebu Hureyre’den ...almamız gerekir. Oysa akıl bunu tamamen reddetmektedir. Zira Peygamberin sünnetine muhalefet edenlerden, o sünneti öğrenmek, istemek akla göre doğru değildir.
Ehl-i Sünnetin kendi sahih kitaplarından Peygamberin şöyle buyurduğu naklolunmuştur; ‘Zamanının imamının biatı üzerinde olmadan ölen kimse, cahilliye ölümü üzere ölmüştür’
Bu rivayete göre Aişe cahilliye dönemine dönmüş olmaktadır. Zira O zamanının imamı Hz. Ali’ye biat meselesinde muhalifet etti ve biat etmedi ve üstelikte bir ordu teşkil ederek Hz. Ali’ye savaş (Cemel savaşı) açtı.
Şimdi sormak lazım yukarıdaki hadis Peygamberin sünneti değil midir? Peki Peygamberin sünnetine muhalifet eden birisinden, o sünneti öğrenmek, istemek ne derece makul olabilir? Ehl-i Sünnet Muaviye’nin Hz. Ali’ye karşı savaştığını bildikleri halde Muaviye ve tüm sahabeyi adil bilmektedirler. Acaba kendi aralarında çelişki ve ihtilaf olan sahabelerden (her iki taraftan) de sünneti almak ve öğrenmek doğru mudur? Akıl bu görüşü tamamen reddetmektedir. Öyleyse sormak lazım; sahabeden sünneti öğrenmek ve almak vacip midir?
Cevap olarak şunları söylemek mümkündür; İlk etapta ve bakışta, sünneti sahabeden almanın vacipliğine dair elde hiçbir kanıt ve delil mevcut değildir. Çünkü Peygamberden sonra sahabeler kendi aralarında ihtilaf ettiler. Bu ihtilaf edenlerin hangisi haklıydı?
Burada üç ihtimal bulunmaktadır:
Birinci ihtimal: Her iki tarafta haklıydı.
İkinci ihtimal: Her iki tarafta haksızdı.
Üçüncü ihtimal: Bir taraf haklı ve diğer bir taraf ise haksızdı.
Bu üç ihtimal içerisinden birincisini kabul etmek doğru değildir. Zira hak hiçbir zaman hakla ihtilaf etmez.
Geriye ikinci ve üçüncü ihtimaller kalıyor; Neticede ister ikinci veya isterse de üçüncü konumda olsunlar, her halükarda sahabe içerisinde haksız simaları, yanlış yaparak ihtilaf yaratanları görmek mümkündür. Bu halde, bunların tamamını adil görmek, ve sünneti onlardan öğrenmek istemek ve bunları hidayet yıldızları olarak kabullenmek doğru mudur?
Ama Şia inancına, aklın esasına ve Kuran’ın direktifine göre sahabe şundan ibarettir:
1-Allah Resulü ile beraber olmalıdır.
2-Ona iman getirmelidir.
3-Onun sünnetini kabul etmelidir.
4-Yaşantısında O Hazrette tabi olmalıdır.
5-Allah yolunda O Hazretle birlikte malıyla, canıyla mücadele ve girişimler bulunmalıdır.
6-O Hazretin vefatından sonra, onun sünnetinden el çekmemeli ve ona göre amel etmelidir.
7-Onun sünnetini tahrif etmemeli, değiştirmemeli ve sünnetin aksine göre amel etmemelidir.
Bir sahabeye değer vermek farklı bir konu ve sünneti onlardan almanın vacipliği ise başka bir meseledir. Çünkü, Sahabelere bırakılan vazifelerden birisi, sünneti onlardan almanın gerekliliği değildir. Bu konuda hiçbir akli ve şer’i delil mevcut değildir. Elbette sünnet muallakta bırakılmamıştır. Aksine bu konuda ehliyeti olan ehil sahabeler O Hazretin sünnetini korumalı ve yaymalıdırlar. Nitekim ehil olan seçkin sahabeler de bu vazifeyi en iyi bir şekilde ifa etmişlerdir. Ama bu mesele vazife olarak sadece Ehl-i Beytin ihtiyarına bırakılmıştır. Zira onlar ilimde ve imamette Peygamberin varisleridirler.
Netice olarak diyoruz ki; Kuran’ı Kerim ve Peygamberin sünnetinden anlaşılan, sahabenin tamamının bir derece ve makamda olmadıklarıdır. Onlardan bazıları Allah Resulüne layık olup ilahi emirleri ifa eden takvalı ve temiz insanlardır. Bazıları Allah Resulü zamanında iki ipte oynayarak münafıklık yapmışlardır. Bu konuda geniş bilgi için Kuran’ın münafikun süresine bakabilirsiniz.
Bu açıklamalara göre, Şianın sahabe hakkında ki görüşünün Kuran ve Sünnetin görüşü olduğu gayet açık bir şekilde görülmektedir.
Bu satırların okuyuculara ışık tutması ümidiyle...


[YUKARI]


RİC’AT NEDİR?

Ehl-i Sünnet mezhepleri ve Şia arasındaki ihtilaflı itikat meselelerinden bir tanesine de rica’attır. Ehl-i Sünnet kaynaklarında, konu hakkında rivayetler olmadığı için onlar bu görüşü kabul etmemişlerdir. Şiaya göre ise, ric’at inancı İslam’a göre sahih ve doğru bir inanç oılup Kuran ve hadisle sabit olmuştur.
Bu iki muhtelifi görüşünün hangisinin doğru olduğunu öğrenebilmek için, konunun Kuran ve hadis ışığında incelenmesi gerekir.
Önce ‘ric’at’ın manasını açıklayalım; Ric’at lügat da dönüş-dönmek anlamına gelir. Istılaha (dini kavrama) göre ise, ric’at, bazı halis müminlerin ve bazı münafık, facir ve zalimlerin kıyametten önce bu dünyaya geri dönmelerine denir.
İlahi adalet hükümetinin yeryüzünün tamamına hakim olmasını arzu eden halis müminler, bu arzularına yetişmek için Allah’u Teala’nın kudreti ile İmam Mehdi (as.)’In zuhurundan sonra bu dünyaya dönecek ve arzularını göreceklerdir. Ve yine dünyada hakkın önünü alıp onu yok etmek için yek vücud olan bazı facir ve zalim münafıklar bu dünyaya geri dönecek ve yaptıklarının cezasını halis müminler tarafından göreceklerdir.

KURAN’DA RİC’AT

Kuran’ı Kerimde bazı ayetler Ehl-i Beyt imamları tarafından ric’ata tefsir olunmuştur. Bu ayetler, ric’atın geçmiş ümmetlerde bulacağını göstermektedir. Aşağıdaki ayetler masum Ehl-i Beyt imamlarının nurlu kelam ve tefsirleri ile, Hz. İmam Mehdi (as.)’ın zuhurundan sonra halis mümin ve müşriklerin bu dünyaya geri döneceklerinin açık ve net bir kanıtıdır.
1-‘O muttakiler ki, gayba inanırlar’ [388]
Bu ayeti kerimenin tefsirinde gaybın üç şey olduğu hadislerce belirtilmiştir;
1-Ric’at günü
2-Kıyamet günü
3-Hz. İmam Mehdi (as.)’ın kıyam edeceği gün. Bu günler Al-i Muhammed’in günleridir. [389]
2-‘Hani, Allah Peygamberlerden, ‘Size kitap ve hikmet verdikten sonra yanınızdakileri tasdik eden bir Peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz’ diye söz almıştık.’ [390]
İmam Cafer Sadık (as.) yukarıdaki ayetin tefsirinde şöyle buyuruyor;
‘Yani Allah’ın Resulüne iman getirip, müminlerin emiri Hz. Ali’ye yardım etsinler.’
İbni Ebi Şeybe, ‘Müminlerin emirine yardım mı etsinler? Diye sual edince, Hz. İmam Cafer Sadık (as.) şöyle buyurdular; Evet Allah’a yemin olsun ki; Allah’ın Hz. Adem’den Hz. Hatem’e kadar gönderdiği Peygamberlerin tamamı geri dönecek ve Hz. Ali (as.)’ın yanında (düşmanlara karşı) kılıç çekeceklerdir. [391]
İmam Cafer Sadık (as.) bu ayetin tefsirinde başka bir hadisi şerifte şöyle buyuruyor; ‘bu ayet daha icraata dökülmemiştir. Selam b. Müntesir, fedan olayım, bu ayet ne zaman vuku bulacaktır? Diye sual edince, Hazret şöyle buyurdular; Bu ayet, Allah bütün Peygamberler ve müminleri Hz. İmam Ali (as.)’a yardım etmeleri için bir araya topladığında vuku bulacaktır. O zaman Hz. Resulü Ekrem (s.a.a)’in sancağı Hz. İmam Ali (as.)’ın eline verilecektir. O gün Hz. İmam Ali bütün mahlukatın emiri olacak ve herkes onu sancağının altında yer alacak ve o herkese emir olacaktır.’ [392]
3-‘Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona varis kılar. Sonuç ve akıbet ise sakınanlarındır.’ [393]
İmam Muhammed Bagır (as.) Hz. İmam Ali (as.)’ın bu ayetin tefsirinde şöyle buyurduğunu naklediyor;
‘Ben ve evlatlarım Allah’ın yeryüzüne varis kıldığı kimseleriz. Muttakiler (sakınanlar) bizleriz...’ [394]
Allah’a yemin olsun ki; Allah’u Teala, benim ehlimi ve evladımı onların arasında bir müddet ayrılık zamanından sonra etrafım da toplayacaktır. Nasıl ki; Yakup evlatları arasındaki bir müddet ayrılık zamanından sonra Onları Yakub’un etrafında topladı. [395]
4-‘O, müşrikler hoşlanmasa da dinini bütün dinlerce üstün kılmak için Resulünü hidayet ve hak diniyle gönderendir.’ [396]
Bu ilahi vade bugüne kadar hakikatini bulmamıştır. Hiç şüphesiz bir gün muhakkak vuku bulacaktır. Zira Allah’u Teala asla vadelerine muhalefet etmez. İmam Muhammed Bagır (as.) bu ayetin ‘ric’atta’ vuku bulacağını buyurmuştur.
5-‘Bilakis onlar ilmini kavrayamadıkları ve yorumu kendilerine asla gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Bak ve araştır, zalimlerin sonu nasıl oldu?’ [397]
Tefsirciler, bu ayetin ric’at hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. İnkarcılar, böyle bir günün olmayacağını söyleyenlerdir. [398]
Himran şöyle diyor; İmam Muhammed Bagır (as.)’dan ric’atın mühim meselelerini sorduğumda, şöyle buyurdular; ‘Sormuş olduğun şeyin daha vakti gelmemiştir. Allah’u Teala şöyle buyuruyor; İlmini kavramadıkları ve yorumu kendilerine asla gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar.’
Zurare, imam Cafer Sadık (as.)’dan ric’atın bir takım önemli meselelerini sual ettiğimde, O Hazret şöyle buyurdular; Sormuş olduğun şeyin henüz vakti gelmemiştir. Allah’u Teala şöyle buyuruyor; İlmini kavrayamadıkları ve yorumu kendilerine asla gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar.’ [399]
6-‘Zulmeden herkesin yeryüzü dolusu malı olsa (azaptan kurtulmak için) elbette onu feda eder.’ [400]

Bu ayeti kerime de, zulmeden herkesten maksat, Al-i Muhammed’e zulmedip de onların haklarını gasp edenlerdir. Ric’atta bunların ilahi intikamdan kaçma imkanları ve yolları olmayacaktır. Onlar bütün yeryüzündekilerin kendilerinin olmasını ve onları vererek o gün kendilerini kurtarmayı arzu ederler.’ [401]
7-‘(İblis) Ey Rabb’im öyle ise (varlıkların) tekrar dirileceği güne kadar bana mühlet ver. Dedi. O halde sen bilinen vakte kadar kendilerine mühlet verilenlerdensin, dedi.’ [402]
İmam Cafer Sadık (as.) bu ayetin tefsirinde şöyle buyuruyor; ‘İblis, Allah’ın ona kıyamet gününe kadar mühlet vermesini istedi. Ama Allah’u Teala onun bu isteğini reddederek şöyle buyurdu; ‘Belli bir güne kadar sen mühlet verilenlerdensin.’ Belli bir vakit geldiği zaman, Adem’den o belli güne kadar ona tabi olanlar zahir olacaklardır. O gün, Hz. İmam Ali (as.)’ın ric’at’ının son zamanına denk gelecektir...’ [403]
8-‘Onlar olanca güçleriyle Allah’a yemin ettiler ve dediler ki; Allah ölen bir kimseyi tekrar diriltmez. Aksine bu hak olarak verdiği bir sözdür. Fakat insanların çoğu bilmezler.’ [404]
İmam Cafer Sadık (as.) kendi ashabına şöyle sual etti; insanlar bu ayet hakkında ne diyorlar? Ashaptan bir tanesi şöyle dedi, Onlar, bu ayetin kafirler hakkında nazil olduğunu söylüyorlar. İmam ise şöyle buyurdu; Kafirler Allah’a asla yemin etmezler. Aksine bu ayet Peygamberin ümmetinden bir grup hakkında nazil olmuştur. Zira onlara, sizler öldükten sonra kıyametten önce bir kez daha bu dünyaya geri döneceksiniz, söylendiğinde, onlar yemin ederek asla dönmeyeceklerini söylediler.
...Evet, Allah’u Teala onları (kafirleri) ric’atta geri getirecek ve onları öldürecek ve müminlerin kalbini hoşnut edecektir. [405]
9-‘Bütün nefisler ölümü tadacaktır’ [406]
Zurare, İmam Cafer Sadık (as.)’dan, Acaba size göre öldürülen bir insan ölümün tadını alır mı? Diye sorduğunda, O Hazret şöyle cevap vermiştir; ‘Kılıç ile öldürülen birisi yatağında ölen gibi değildir. Öldürülen birisi ölümün tadını almak için bu dünyaya tekrar dönecektir.’ [407]
10-‘Helak ettiğimiz bir beldeye artık (iyi davranış ve makbul çaba) haramdır. Çünkü onlar tekrar dönmezler.’ [408]
Hiç şüphesiz bu ayet kıyamet hakkında da değildir. Zira kıyamette bütün insanların dönmesi söz konusudur. Nitekim İmam Cafer Sadık (as.) bu şekilde açıklama buyurmuşlardır. [409]
İmam Muhammed Bagır (as.) ve İmam Cafer Sadık (as.) bu ayetin tefsirinde şöyle buyurmuşlardır; ‘Allah’u Teala’nın azabı ile helak olan beldeler ric’atta dönmeyeceklerdir.’
Bu ayet ric’atı ispat eden en açık ve net delillerden bir tanesidir. Zira Müslüman’lardan hiç kimse helak olan beldelerin kıyamette döneceğini inkar etmemişlerdir. Aksine bütün Müslümanlar kıyamet günü herkesin geri döneceğine inanmışlardır. [410]
İmam Muhammed Bagır (as.)’dan ric’at hakkında sorulduğunda, İmam (as.) yukarıdaki ayeti delil getirmiştir. [411]
Seyyid Murteza ‘Muhkem ve müteşabih’ adlı eserinde, Hz. İmam Ali (as.)’ın ric’atı inkar edenlere yukarıdaki ayetle cevap verdiğini nakletmiştir. [412]
11-‘Allah sizlerden iman getirip ve salih amel yapanlara, kendilerinden öncekileri ve hakim kıldığı gibi kendilerine de yeryüzüne sahip ve hakim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini, onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve geçirdikleri korku döneminden sonra bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaat etti. Çünkü onlar bana kulluk ederler, hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkar ederse, işte bunlar asıl büyük günahkarlardır.’ [413]
Merhum Taberisi, bu ayetin tefsirine dair hadisler naklettikten sonra şöyle diyor; Bu ayetteki iman getirip de, salih amel yapanlardan maksat, Pegyamber (s.a.a) ve O’nun pak Ehl-i Beytidir. Bu ayet onlara, gelecek zamanda İmam Mehdi (as.)’ın kıyam döneminde yeryüzünün hakimi olacaklarını müjdelemektedir. Nitekim, önceden de, Hz. Adem, Hz. Süleyman, Hz. Davud yeryüzünde hüküm sürmüşlerdir. Ehl-i Beyt imamları bu manada icma etmişlerdir ve onların da icması hüccettir. [414]
12-‘Onlar hakkındaki söz gerçekleştiği zaman, bunlar için bir ‘dabbe’ çıkarırız ki bu, onlara insanların ayetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler.’ [415]
Ehl-i Beyt imamlarından naklolunan rivayetlere göre bu ayetteki dabbe’den maksat Hz. İmam Ali (as.)’dır. Bu konudaki rivayetlerden bazıları aşağıdakilerden ibarettir.
İmam Muhammed Bagır (as.) Hz. İmam Ali (as.)’dan şöyle naklediyor; ‘Ben cennet ve cehennemi taksim edenim. Ben faruk-u ekberim. Ben gelecek zamandakilerin imamıyım. Ben geçmiştekilerin haberini verenim. Bana altı tane özellik verilmiştir. 1-.... 6-Ben insanlarla konuşacak olan ‘Dabbet’ul arzım’ [416]
İmam Cafer Sadık (as.), Resulü Ekrem (s.a.a)’den miraç gecesi O Hazrete şunların söylendiği naklediyor; ‘Ey Muhammed, Ali evveldir. Zira O, benim ahdimi kabul eden ilk imamdır. Ali sondur. Zira O, ruhunu alacağım en son imamdır. O insanlarla konuşacak olan ‘Dabbe’dir.’ [417]
Hz. İmam Ali (as.), Deccal hakkında uzun bir hutbe konuşması yapıp, onun öldürülmesini anlattıktan sonra şöyle buyuruyor; ‘Ondan sonra ‘Tammei Kübra’ gelecektir. Ashab; ‘Tammei Kübra’ nedir? Diye sual ettiklerinde, O Hazret şöyle buyurdular; ‘Dabbe’ nin çıkışıdır ki, O sefanın yakınlarında zahir olacaktır. Hz. Süleyman’ın yüzüğü ve Hz. Musa’nın asası onun elindedir. Başını kaldırdığı zaman doğu ve batıdaki herkes Allah’ın kudreti ile onu göreceklerdir.
O güneşin batıdan doğmasından sonra olacaktır ki, o zamanda tövbe kapısı kapanmış olacaktır. [418] Başka bir hadiste Hz. İmam Ali (as.) şöyle buyuruyor; Ben ‘dabbet-ul arzım’, ben asanın sahibiyim, ben hükümlerde hak ve batılı birbirinden ayıranım ve ben kurtuluş gemisiyim.’ [419]
İmam Rıza (as.) yukarıdaki ayetin tefsirinde ‘Dabbet-ul arz’ın, Hz. İmam Ali (as.) olduğunu buyurmuştur. [420]
Ehl-i Beyt kaynaklarından naklolunan rivayetlere göre ‘dabbet-ul arz’ Hz. İmam Ali (as.)’dır ki; ric’atta bu dünyaya geri dönecek ve Onun çıkışı kıyametin alametlerinden bir tanesidir. Onun için üç tane çıkış olacak ve üçüncüsü de tevbe kapısı kapanacaktır. Hz. Musa’nın asası ve Hz. Süleyman’ın yüzüğü onun elindedir. O kafir ve mümini birbirinden ayıracaktır.
Ehl-i Sünnet kaynaklarındaki konu hakkındaki rivayetlere baktığımızda ‘dabbe’ hakkında naklolunan rivayetler Şia kaynaklarındaki rivayetler ile bir çok konuda benzerliği vardır. Yalnız, Ehl-i Sünnet kaynaklarında ‘dabbe’nin Hz. İmam Ali (as.) olduğu belirtilmemiştir. Ama diğer nişanelerin geleni birbirleriyle aynıdır.
Ehl-i Sünnet kaynaklarında ‘dabbet-ul arz’ın nişaneleri şu şekilde beyan olunmuştur;
1-‘Dabbet’ul arz’ için üç tane çıkış olacaktır. [421]
2-Onun çıkışının ilk nişanesi güneşin batıdan doğmasıdır. [422]
3-Mescid-ul Haram’dan çıkacaktır. [423]
4-Safa’nın yakınlarından çıkacaktır. [424]
5-Hz. Süleyman’ın yüzüğü ve Hz. Musa’nın asası onun elindedir. [425]
6-Dabbet-ul arz geldiğinde tövbe kapısı kapanacaktır. [426]
7-Dabbet’ul arz mümin ve kafire, herkes tarafından tanınmaları için nişane vuracaktır. [427]
8-Dabbet-ul arzın çıkışı kıyametin on tane alametinden bir tanesidir. [428]
Ehl-i Sünnet kaynaklarında ‘dabbet-ul’ arz hakkında naklolunan rivayetlerde ‘dabbe’ için belirtilen sıfatlar ile Şia kaynaklarında belirtilen sıfatlar birbirinin aynısıdır. Yalnız Ehl-i Sünnet kaynakındaki rivayetlerde ‘dabbe’nin Hz. İmam Ali (as.) olduğu belirtilmemiştir.
13-‘O gün her ümmetin ayetlerimizi yalan sayanlarından bir grubu toplayacağız. Artık onlar bir arada tutulup, sevk edilirler.’ [429]
Bu ayette ric’ata delalet eden en açık ayetlerden bir tanesidir. Zira kıyamette istisnasız olarak bütün insanlar haşr olacaklardır. Oysa bu ayette her ümmetten bir grubun toplanacağı günden söz edilmektedir.
Bu ayet ‘dabbet-ul arz’ ayetinden sonra geldiği için, Ehl-i Sünnet ve Şianın icmasına göre, o kıyametin nişanelerinden sayılmıştır.
Dikkate şayan olan diğer bir husus ise, ‘sur’a üfleme’ ayeti de ondan sonra gelmiştir.
İmam Cafer Sadık (as.)’dan bu ayet hususunda sual olunduğunda O Hazret, halkın bu ayet hakkında ne dediklerini sordu. Sual eden şahıs şöyle dedi; Onlar (halk) bu ayetin kıyamet hakkında olduğunu söylüyorlar.
İmam şöyle buyurdular; Acaba Allah-u Teala kıyamet günü bir grubu toplayıp da diğer bir grubu bırakacak mı? Bu ayet ric’at hakkındadır, kıyamet ile ilgili ayet ise şudur; ‘Hiç birisini bırakmaksızın onları (tüm ölüleri) mahşerde toplamış olacağız.’ [430]
Seyyid Murteza ‘Muhkem ve Müteşabih’ adlı eserinde Hz. İmam Ali (as.)’ın şöyle buyurduğunu naklediyor; ‘Ama ric’atı inkar edenin cevabı şu ayeti kerimedir ki buyuruyor. ‘O gün her ümmetin ayetlerimizi yalan sayanlarından bir grubu toplayacağız.’
Bu ayet, bu dünyaya aittir. Ama ahirette haşr olup, bir araya toplanma ayeti şu ayeti kerimedir. ‘Hiç birisini bırakmaksızın onları mahşerde toplamış olacağız.’
Ebu Basir diyor ki; İmam Muhammed Bagır (as.)’ın hizmetine vardığımda, bana şöyle dedi; Irak halkı ric’atı inkar mı ediyor? Evet diye cevap verdim. Buyurdular ki; Onlar şu ayeti okumuyorlar mı ki; Allah’u Teala şöyle buyuruyor. ‘O gün her ümmetten bir grubu toplayacağız.’ [431]
Şeyh Müfid ‘El-Füsul-ul Muhtare’de konu hakkında şöyle yazıyor; Bir gün Seyyid Himyeri Mensur-u Devaniki’nin meclisinde şiir okurken, Sevvar Gazi onu azarlayarak şöyle dedi, Bu şahıs ric’ata inanıyor. Seyyid ise şu şekilde ona cevap verdi; Evet ben ric’ata inanıyorum. Nitekim Allah’u Teala Kuran’ı Kerimde şöyle buyuruyor; ‘O gün her ümmetten bir grubu toplayacağız.’ Başka bir ayette ise şöyle buyuruyor; ‘Hiç birisini bırakmaksızın, onları (tüm ölüleri) mahşerde toplamış olacağız.’ [432]
Bu ayetlere bakıldığında iki tane haşr görülmektedir. Birisinde bütün insanlar, haşrolacaklardır, diğerinde ise, her ümmetten bir grubu haşrolacaktır. [433]
İmam Cafer Sadık (as.) bu ayetin tefsirinde şöyle buyuruyor; ‘Ric’ata sadece halis mümin ile kafir dönecektir.’ [434]
Ehl-i Beyt imamlarından bir çok hadisi şerifte şöyle naklolunmuştur; ‘Ehl-i Beyt düşmanlığında haddi ve sınırı aşanlar ile Ehl-i Beyt sevgisi ve muhabbeti yolunda bir çok zorluklarla karşılaşıp buna tahammül edenler İmam Mehdi (as.)’ın zuhur zamanında dirileceklerdir. (bu hayata, dünyaya tekrar döneceklerdir) Ehl-i Beyt aşıkları, Ehl-i Beyt düşmanlarından intikamlarını alacaklar ve bu vesileyle onların kalbi hoşnut olacaktır. İşte o zaman her grup kendi amelinin sonunu görecektir.’ [435]
14- “İşte o zaman eyvah, eyvah! bizi kabrimizden kim çıkardı, diriltti ?” derler.
Bu ayet ric’atta dönecek olan kafirlerden ve inkarcılardan bahsetmektedir. Onlar kabirlerinden çıkıp, kendilerini tekrar bu dünyada gördüklerinde, kendilerinin uykuda olduklarını zannedecek ve bizleri kim uyku mahallimizden uyandırdı? Diye yakınacaklardır.
Hasan b. Şazan şöyle diyor; Bir grup Osmanlı vasit şehrinde bana eziyet ve işkencede bulunuyorlardı. Ben imam Rıza (as.)’a bir mektup yazarak vasit ehlinin bana yaptıklarını eziyetleri O Hazrete şikayet ettim. İmam Rıza (as.) kendi hattı ile bana şu cevabı yazdı; Allah’u Teala bizim dostlarımızdan, batıl hükümetler karşısında sabretmelerine dair ahit aldı. Eşref-i mahlukat kıyam ettiği zaman onlar şöyle diyecekler; Eyvah, bizleri uyku mahallimizden kim kaldırdı (uyandırdı)? [436]
15-‘Onlar ‘Rabb’imiz bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de günahlarımızı itiraf ettik. Bir daha (bu ateşten) çıkmaya yol var mı?’ derler’ [437]
İmam Cafer Sadık (as.) bu ayetin tefsirinde, bu ayetin ric’at hakkında olduğunu buyurmuştur.
İmim Rıza (as.) da bu ayetin tefsirinde şöyle buyurmuşlardır. ‘Allah’a yemin olsu ki; bu ayetin ric’at hakkında olduğunu buyurmuştur.’ [438]
İmam Rıza (as.) da bu ayetin tefsirinde şöyle buyurmuşlardır. ‘Allah’a yemin olsun ki; bu ayet ric’at hakkındadır.’ [439]
Genelde bir çok tefsirci ayette geçen iki ölüm ve iki hayat hakkında sağlam bir dayanağı olmayan tefsirler yapmışlardır. Tefsircilerin çoğunluğu iki ölüm ve iki hayat hakkında şöyle demişlerdir; Ayette geçen iki ölüm ve iki hayattan bir tanesi kabre aittir. Şöyle ki; insan Nekir ve Münker meleklerinin kabirdeki suallerine cevap vermek için dirilir ve daha sonra ölür. Neticede iki defa hayat bulmuş ve iki defa ölmüş olur. Birisi dünya aleminde diğeri ise kabir aleminde. [440]
Bazı tefsirciler iki ölüm ve iki hayatı berzah alemi hayatına sığdırmışlardır. Şöyle ki, insan bir defa dünyada ölür ve bir defa da berzah aleminde ölür ve bir defa berzah aleminde dirilir ve diğer bir defada ahiret aleminde hayat bulur. [441]
Oysa Ehl-i Beyt imamları bu ayetin ric’at hakkında olduğunu buyurduktan sonra, artık hiçbir yoruma gerek kalmamaktadır. Zira ric’atta dirilecek ve hayat bulacak olanlar, gerçekte iki defa ölür ve iki defa dirilirler. Zira, bir defa dünya aleminde ölürler ve bir defada ric’atta ölürler ve yine bir defa ric’at için hayat bulur, dirilirler ve bir defada ahiret için dirilir ve hayat bulurlar. İmam Muhammed Bagır (as.)’dan naklolunan rivayet bu konuyu açıklayan beyanı bulunmaktadır. Zira O Hazret şöyle buyuruyorlar; Bu ayet öldükten sonra ric’atta geri dönecek gruplar hakkındadır. Bu sohbet ve konuşma kıyamette vuku bulacaktır. [442]
Eğer bu konuşma ric’atta gerçekleşmiş olsa iki ölüm iki defa ölmek ve iki defa dirilmenin mefhumu olmaz. Ama, ric’atta bu dünyaya dönenler kıyamet günü ‘Rabb’imiz bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin’ söylemiş olsalar, söylenen şey mana ve mefhum bulmuş olur.
Bazıları, dünyayı da hesaba katarak üç tane dirilmenin var olduğunu tasavvur edebilirler. Oysa bu tasavvur yanlıştır. Zira biz burada dünya hayatını hesaba katmadık. Ayette ‘dirilttin’ tabiri kullanılmıştır. Bu tabir dünya hayatına şamil olmaz. Zira diriltmek, öldürmekten sonra gelir. Dünyaya gözlerini yeni açan bir çocuğu, Rabb’i diriltmiş olmaz aksine yaratmış olur.
Bir burada kabirdeki dirilişi de hesaba katmadık. Zira rivayetler, kabirdeki dirilişin kamil bir hayat olmadığını aksine bir çeşit berzah hayatı olduğunu açıklamışlardır. [443]
16-‘Göreceksiniz ki; zalimler azabı görecekleri zaman ‘geri dönecekleri bir yol var mı’ diyecekler’ [444]
Ali b. İbrahim bu ayetin tefsirinde, ayette geçen azabın, Hz. İmam Ali (as.)’ın ric’atı olduğuna dair rivayet nakletmiştir.
Ric’atta tövbe kapısı kapandığı için ve Allah’ın intikam vesilesi olan Hz. İmam Ali (as.)’da ric’at ettiğinde zalimler, bir önceki dünyaya geri dönmeyi ve tövbe edip, salih amel yapmayı arzu edeceklerdir.
17-‘İman edenlere söyle: Allah’ın günlerinin geleceğini beklemeyenleri bağışlasınlar. O günler, Allah’ın her toplumu, yaptığına göre cezalandırması içindir.’ [445]
Rivayete göre, kafirlerden bir tanesi Allah Resulünün sahabelerinden birisine küfür etti. O sahabe intikamını almak isterken, Allah’u Teala bu ayeti nazil buyurarak, o kafirden ilahi gün olan ric’atta intikam alınması için, o sahabeyi affetmeye emir buyurdu. [446]
İmam Cafer Sadık (as.) bu ayetin tefsirinde şöyle buyuruyor; ‘İlahi günler üç gündür:
1-İmam Mehdi (as.)’ın kıyam ettiği gün
2-Ric’at günü
3-Kıyamet günü. [447]
Bu bölümde konu hakkında getirilen ayetler Ehl-i Beyt imamlarının hadisleri ile ric’atla tefsir olunmuşlardır. Bu bölümdeki ayeti kerimeler ve ayetlerin etrafında naklolunan hadisler ric’at inancının mümkün oluşuna ve Kuran’da aslının varlığına yeterlidir.


[YUKARI]


GEÇMİŞ KAVİMLERDE RİC’AT

Geçmiş ümmetlerde ric’atın (geri dönüşün) vuku bulması ric’atı ispat eden delillerden bir tanesidir. Geçmiş ümmetlerde ric’atın vuku bulması ispat olunduktan sonra, onun İslam ümmetinde de vuku bulmasının imkanı ve gerekliliği de ispat olunmuş olur.
Zira, bir şeyin imkanına ve mümkünlüğüne en büyük delil onun önceden vuku bulmasıdır.
Bunun yanı sıra, Ehl-i Sünnet ve Şia kaynaklarında Resulü Ekrem (s.a.a)’den naklolunan onlarca hadis, geçmiş ümmetlerin başına gelenlerin bu ümmetinde başına geleceği naklolunmuştur.
Bu bölümde, Kuran’ı Kerime göre geçmiş ümmetler ve kavimlerden bazılarının ric’atına kısa bir şekilde yer vereceğiz.
1-‘Sonra ölümünüzün akıbetinde, sizi dirilttik, umulur ki, şükredesiniz.’ [448]
Bu ayet Hz. Musa’nın kavimi içerisinden seçmiş olduğu yetmiş kişi hakkında nazil olmuştur. Hz. Musa onları kavmi içerisinden seçtikten sonra, Allah ile yapacağı muklemeye ve Allah’tan alacağı levhalara şahit olsunlar diye onları Tur-u Sina’ya götürdü. Onlar mezkur mekanda Hz. Musa’nın Allah’u Teala ile mukalemesine şahit olduktan sonra şöyle dediler; ‘Ey Musa, Rabb’ini bize açıkça göstermediğin müddetçe biz sana asla iman getirmeyiz.’
Hz. Musa onları bu arzularından vazgeçirmek istemesine rağmen, onlar bunda ısrar ediyorlardı. En sonunda ilahi azap gelip onları helak etmiştir.
Hz. Musa; Ya Rabb’i eğer bu yetmiş kişi dirilmez ise ben kavmimin yanına nasıl gidebilirim? Diye yakarmaya başladı. Zira onlar katillikle suçlayacaklardır. Bunun üzerine Allah’u Teala, Hz. Musa’ya lütfederek onları diriltti ve onlarda Musa ile birlikte evlerinin yolunu tuttular.
Bu yetmiş kişinin ilahi azap neticesinde ölmelirende ve sonra Hz. Musa’nın duası ile tekrar dirilmelerinde hiçbir ihtilaf ve tereddüt yoktur ve Kuran bu meseleye Bakara süresinin 55. Ayetinde yer vermiştir. Bu açıkça ric’atın vuku bulduğunu göstermektedir. Zira ric’at öldükten sonra dirilmekten başka bir şey değildir.
2-‘Hani sizden biriniz bir adam öldürmüştü de onun katili hakkında birbirinizle atışmıştınız. Halbuki Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya koyacaktır.’
‘Haydi şimdi (öldürülen) adama (kesilen ineğin) bir parçasıyla vurun, dedik. Böylece Allah ölüleri diriltir, size ayetlerini gösterir. Umulur ki; düşünürde gerçeği anlarsınız.’ [449]
Bu ayet İsrail oğulları arasında öldürülen bir kişinin öldürülmesi hakkındadır. Allah’u Teala onlara bir inek kesmelerini ve kesilen ineğin bir parçasını öldürülen insana vurmalarını emretti. Onlarda bu şeklide yaptılar, böylelikle öldürülen insan dirilecek kendi katilinin kim olduğunu söyledi.
Bu ayet ve bu olay, ric’atın önceden vuku bulduğuna ve ileride de bunun mümkün olabileceğine açık bir delildir.
3-‘Sayıca binler oldukları halde ölüm korkusundan dolayı yurtlarından çıkıp gidenleri görmedin mi? Allah onlara ‘ölün’ dedi, (öldüler) sonra onları diriltti. Şüphesiz Allah insanlar üzerinde ikram sahibidir. Lakin insanların çoğu buna şükretmezler.’ [450]
Bu ayet veba hastalığı korkusundan dolayı vatanlarını terk edipte firar edeler hakkındadır. Onlar firar ettikten sonra Allah’u Teala onları uzun bir müddet öldürdü. Hezgil adında bir Peygamberin duası ile onları tekrar diriltti. Onlar biz zaman yaşayarak tabii ecelleriyle bu dünyadan gittiler. [451]
4-‘Yahut görmedin mi o kimseyi ki; evlerinin çatıları duvarları üzerine çökmüş, ıssız bir kasabaya uğradı. ‘Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba!’ dedi. Hemen Allah onu öldürdü, yüz sene sonra tekrar diriltti. Ne kadar kaldın burada? Dedi. Bir gün yahut birkaç saat dedi. Allah, Ona bilakis yüz sene kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Bir de eşeğine bak. Seni insanlar için bir ayet kılalım diye (yüz sene ölü tuttuk sonra tekrar dirilttik). Şimdi sen kemiklere bak onları nasıl birbiri üstüne koyuyor, sonra ona nasıl et giydiriyoruz, dedi. Durum kendisince anlaşılınca ‘şüphesiz’ Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmeliyim, dedi.’ [452]
Rivayete göre, yıkık kasamaya uğraya Hz. Uzeyr (as.)’dır. Uzeyr azığını almış, merkebine binmiş giderken evleri yıkılmış, harabe haline gelmiş, orada oturanlardan kimsecik kalmamış bir kasaba veya köy yıkıntılarının yanına gelir, orada konaklar. Etrafına bakar, bu şekilde ölenlerin nasıl dirileceğini düşünür. O anda uykusu gelir yatar. Allah ona öldürür. Yüz sene sonra diriltir. Yiyecekleri hiç bozulmamış, ancak merkebinin kemikleri kalmıştır. Yıkık kasabada imar edilmiştir. Uyandığı ilk anda, bir gün kadar veya daha bir zaman uyuduğunu zanneder. Yiyeceklerine bakınca, gerçekten böyle olduğunu sanar. Eşeğine bakınca durumu anlar. Allah Uzeyr’in gözü önünde eşeğini diriltir. Böylece Allah’ın kudret ve azametini çıplak gözle müşahede eder.
Hz. İmam Ali (as.) şöyle buyuruyor; Hz. Uzeyr evinden çıktığı zaman hamını hamile idi ve Hz. Uzeyr’de elli yaşındaydı. Evine döndüğünde o elli yaşındaymış gibi gösteriyordu ve oğlu ise yüz yaşındaydı. [453]
Hz. Uzeyr’in destanı ric’atın vuku bulduğuna dair en açık delillerdendir.
5-‘Bir zamanlar İbrahim’de Rabb’ine ‘Ey Rabb’im! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster’ dedi. Rabb’i ona ‘Yoksa inanmadın mı?’ deyince. Hayır, inandım. Lakin kalbimin mutmain olması için görmek istedim’ dedi.
Bunun üzerine, öyleyse kuşlardan dört tanesini yakala, onları yanına al, sonra (kesip, parçala) her dağın başına onlardan ir parça koy, sonra onları kendine çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki; Allah azizdir, hakimdir, buyurdu.’ [454]
Hz. İmam Cafer Sadık (as.) bu ayetin tefsirinde şöyle buyuruyor, Hz. İbrahim yer ve göklerin melekütunu gördükten sonra, deryanın kenarında bulunan bir leşe rastladı. O leşin yarısı deryada ve diğer yarısı da karada bulunuyordu. Deryada bulunan kısmı deniz canlıları gelip yiyip gidiyorlardı...karadaki bölümü de vahşi hayvanlar gelip yiyip gidiyorlardı... Hz. İbrahim bu manzarayı görüp şaşıracak şöyle söyledi; Ya Rabb’i ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster. Vahşi ve yırtıcı hayvanlara yem olanı nasıl geri getireceksin? İbrahim’e, iman getirmedin mi? Diye hitap olundu. Hayır, iman getirdim ama kalbimin mutmain olmasını istiyorum dedi.
Bunun üzerine Allah’u Teala, buyurdu ki; Dört tane kuş al, onları parçala ve bu leşin yırtıcı hayvanların midesinde karıştığı gibi, sen de onları birbirleriyle karıştır. Daha sonra bunlardan her dağın başına bir miktar bırak ve sonra onları sana gelmeleri için sesle. Hz. İbrahim bunları yaptı ve kuşlar Hz. İbrahim’e dönüp geldiler. [455]
Hz. İbrahim (as.)’ın Kuran Kerimdeki bu olayı kıyamet gününe ve özellikle ric’ata ve ric’atın vuku bulduğuna en açık bir delildir. Zira bu olayda dört tane kuşun öldükten sonra bu dünyaya tekrar dönüp, hayatlarına devam etmeleri, ric’attan başka bir şey değildir.
6-‘Size çamurdan bir kuş sureti yapar, ona üflerim ve Allah’ın izni ile, o kuş oluverir. Yine Allah’ın izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer iman getirenler iseniz, bunda sizin için bir ibret vardır.’ [456]
Hz: İsa (as.)’ın en açık mucizelerinden bir tanesi ölüleri diriltmesi idi. Kuran’ı Kerim bu meseleyi birkaç yerde beyan etmiştir. Hz. İsa (as.)’ın mucizesi ile dirilen herkes geçmiş kavimlerden bazılarının ric’atına ve ric’atın ileride vuku bulmasının imkanına bir delildir. Çünkü Hz. İsa (as.)’ın mucizesi ile dirilenlerden bazıları bir müddet yeryüzünde yaşamışlar ve bazıları da önceki hallerini tercih edip, ona dönmüşlerdir.
Bu tür bir dirilmede bir nevi ric’attır.
Bir rivayette şöyle naklolunmuştur;
Bir gün Hz. İsa (as.)’ın ashabı O Hazretten bir ölüyü diriltmesini istediler. Hz. İsa (as.) mezarsanlığa gelerek Sam b. Nuh’un kabri kenarında durarak şöyle dedi; Ey Sam b. Nuh, Allah’ın izni ile kalk. Kabir açıldı. Yine aynı cümleyi tekrar etti, Sam hareket etti. Bir defa daha tekrar edince Sam kabrinden dışarı çıktı.
Hz. İsa (as.) ona şöyle buyurdu; Mezarına dönmeyi mi yoksa bizim aramızda kalıp yaşamayı mı istersin? Sam şöyle dedi; Ben mezarıma döneceğim. Zira halen dahi ölümün hararetini hissetmekteyim. [457]
Bu tür rivayetlerde ric’atın vuku bulduğuna bir delildir.
7-‘Öylece biz, aralarında birbirlerine sormaları için onları uyandırdık. İçlerinden biri ‘ne kadar kaldınız’ dedi. ‘Bir gün yada günün bir parçası kadar kaldık’ dediler.’ (Kimi de) şöyle dedi; Rabb’iniz kaldığınız müddeti daha iyi bilir.’ [458]
Bu ayet mağarada 309 yıl derin bir uykuya dalıp da, uyanan ‘Ashab-ı Kef’ hakkında nazil olmuştur.
Beyzavi’nin naklettiğine göre; Şehre gönderilen adam, elindeki parayı yemeklik için harcamak üzere çıkarınca, şehrin halkı paranın üstündeki kral Dekyanos’un resmini görür ve adamın bir hazine bulduğunu sanarak kendisini devrin hükümdarına götürürler. Aradan uzun zaman geçmiştir. Artık bu hükümdar tevhit akidesine bağlır bir Hıristiyan’dır. Genç adam krala başlarından geçeni anlatır. Hep birlikte mağaraya giderler ve gencin anlattıklarının doğruluğuna hayretler içinde görürler. Yeniden dirilmenin imkanını ispatlayan bu müşehadeden sonra, Allah’u Teala bu gençleri tekrar ebediyet uykusuna daldırır.
Ashab-ı Keyf Allah’a inanan yedi kişiydiler. Bunlar adaletsizlik ve putperestliğin yaygın olduğu zamanda imanlarını gizliyorlardı. Zamanın padişahı onların imanlarından haberdar olduğunda, onları ölüm ile tehdit eder.
Onlar gece bir araya gelerek, düşündüler ve meşveret ettiler ve en sonunda şehirden dışarı çıkmayı kararlaştırdılar. Şafak vakti tevhit kervanı şehirden hicret etti ve yol ortasında onlara bir de köpek katıldı ve onların peşine düştü. Tevhit kervanı yolarına devam ederek bir mağaraya geldiler ve dinlenmek için mağarada konakladılar. Kısa bir müddet sonra derin bir uykuya daldılar. Tam 309 yıl uyudular. 309 yıl sonra uyandılar ve kendilerinde aşırı bir açlık hissettiler. Onlardan birisi şehre yiyecek almağa giderken, şehirde onların 309 yıllık sırları keşf olunur.
Ashab-ı Kehf’in olayı her ne kadarda ıstılahta ric’at olarak görülmese de, Allah’ın sonsuz kudretini göstermektedir. Çünkü, Kuran’ı Kerim onların uykuda olduklarını tabir etmiştir. Oysa ric’at ölümden sonra dönmektir.
Gerçi bazı rivayetlerde onlara ölü tabiri kullanılmıştır.
İmam Cafer Sadık (as.) şöyle buyuruyor; ‘Ölenlerden büyük bir grup bu dünyaya geri döndüler; Ashab-i Kehf onlardandır ki; onları Allah’u Teala 309 yıl öldürdü daha sonra onları kıyameti, meadı kabul etmeyen bir kavimin zamanında geri getirdi ve böylelikle onlara tamam etti.’ [459]


[YUKARI]


HADİSLERDE RİC’AT

Kuran’da ric’at adlı bölümde zikredilen ayetlerin tefsirinde konu hakkında hadisler nakledilmiştir. Zikrolunan ric’at konusunda rivayet yönünden ele alınmış bulunmaktadır. Ama teberrük niyetin de bu başlık hakkında sadece bir hadis nakledeceğiz. Eğer konu hakkındaki hadislerin tamamını nakledecek olursak ciltlerce kitap olmuş olur. Merhum Şeyh Hurr Amuli ‘iykaz’ adlı eserinde konu hakkında 600 tane hadis nakletmiştir.
Hz. İmam Ali (as.) uzun bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor; ‘Allah’u Teala benden ve Resulünden birbirimize yardım etmemiz için söz aldı. Ben Hz. Muhammed’e yardım ettim ve O’nun huzurunda kılınç çektim ve onun düşmanını öldürdüm ve üzerime almış olduğum ahdi gerçekleştirmiş oldum. Ama şimdiye kadar hiçbir Peygamber bana yardım etmemiştir. Zira onlar benden önce dünyaya gözlerini kapatmışlardır. Ama çok kısa bir zamanda onlar da bana yardım edeceklerdir.
Doğudan batıya bütün yeryüzü benim elimde olacaktır. Allah Adem (as.)’dan Hz. Hatem (as.)’a kadar bütün Pegyamberleri diriltecek ve onların hepsi benim yanımda kılıç çekecektir, onlar cinlerden ve insanlardan olan cani ve zalimlerin başlarını vuracaklardır... Benim için ric’attan sonra ric’at olacaktır....Benim bir çok hamlelerim ve intikamlarım olacaktır. Ben hükümeti çok olanım, ben Allah’ın kulu ve Resulü Ekrem (s.a.a)’in kardeşiyim...’ [460]
Tarih boyunca Şia alimleri mezkur konu hakkında yüzlerce rivayet olduğu için konu üzerinde ve onun anlattığı şekilde ileride olacağına dair icma etmişlerdir.
Ric’at konusunda ki rivayetler sadece Şia kaynakların da nakledildiği için bundan habersiz olan bazı Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin konuya aşırı derecede itiraz edip Şialara saldırmaları insaf dışıdır. Şia hiçbir kimseyi bu rivayetleri kabullenmek zorunda bırakmıyor ve bunları tekzip edenleri de tekfir etmiyor. O halde bu kadar Şiaya saldırıp, itiraz etmenin bir anlamı yoktur. Zira, Ehl-i Sünnet mezhebine bağlı olan Müslümanlar, Ehl-i Beyt imamları tarafından açıklanan hakikat ve marifetlerden mahrum kaldıkları için ric’ata inanmıyorlarsa, ric’ata sağlam delillerle inanan Şiaya da saldırmak hakkına sahip değillerdir. Çünkü bilmeyenin bilene ve cahilin alime bir hücceti olamaz. Bir mezhebin bir şeye inanmayışı o şeyin batıl olduğuna delil olamaz. Özellikle ric’atın bazı şahıslar hakkında gerçekleştirdiğini ispatlayan hem Kuran’ı Kerimden ve hem de sünnetten deliller bulunmaktadır ki, biz bunları daha önce zikrettik. Bu deliller, konunun Allah için muhal ve imkansız olmadığını göstermektedir.
Bu araştırmanın tüm Müslümanlara ışık tutması ümidi ile...

ŞEFAAT


Şefaat, ‘şefe’e’ kökünden olup, çift anlamına gelmektedir. Şefaat, bir şeyin veya bir şahsın yanında yer almaya denir. Yani kuvvetli birisinin zayıf birisinin yer alarak ona yardım etmesidir. Şer’i örfe göre şefaatin iki ayrı manası vardır.
1-Umumun görüş ve bakışındaki şefaat; Şefaat eden, kendi makam ve şahsiyetinden yararlanarak kendisinden aşağıdakilerin yararına etkinliğini gösterir. Bu manaya göre, şefaat günahkar ve mücrim olan şahısın hayatında ve düşüncesinde hiçbir değişiklik yapmaz. Bütün tesirler ve değişiklikler sadece şefaat yanında yapılan kişiye ait olur.
Bu manada, bir şefaatin dini konularda asla yeri yoktur. Zira Allah (maazallah) yanlışlık yapmaz ki, onun görüşünü değiştirebilelim veya Allah’u Teala’nın başkasının etki ve müdahalesini gözlemleyerek vahşete kapılması da mümkün değildir. Yine Allah’ın ceza ve mükafatı da adalet dışı bir mihverin etrafında da çark etmez.
2-Şefaatin mefhum ve manası, şefaat olunanın hal ve durumunun değişmesi etrafında dönmesidir. Yani, şefaat olunan kimse şefaat bulma şartlarını ve zeminesini doğurur, dolayısıyla Allah’ın izni dahilinde şefaatçinin şefaatine mahzar olur; Bu vesileyle günahının hafiflemesi veya bağışlanması durumu ortaya çıkar.
Şöyle ki; Allah’ın evliyaları Allah katında sahip oldukları yüce mevki ve makam dolayısıyla günahkarlar arasında Allah ile mezkur şahıslar arasında şefaat edebilirler. Dua ve yalvarışla Allah’u Teala’dan onların günah ve suçlarının affedilmesini isteyebilirler.
Başka bir ifadeye göre; Şefaat ilahi evliyaların Allah’ın izni ile, kendi ruh bağlarını evliyalardan koparmayan kişilere yardıma bulunmalarıdır. Başka bir deyişle; Şefaat makam itibari ile aşağıda bulunan kişinin yukarı makamdakinden kanuni bir emir şeklinde yardım dilemesidir. Şefaat konusuna olan itirazlar, genelde birinci manadaki şefaat üzerinde gerçekleşmiştir. Ama ikinci manada ki; şefaat tamamen Kuran’a ve İslam akaidine uygun olup mantık kurallarına ve yapıcı özelliklere sahiptir.


[YUKARI]


ŞEFAAT PARTİCİLİK DEĞİLDİR

Şefaat, genelde günahkarlar üzerinde kullanılan bir kelimedir. Oysa bu kelimenin kullanım alanı bundan daha da geniştir. Şefaat varlık aleminin bütün unsurlarını, hedeflerini ve sebeplerini kapsamaktadır. Örneğin yer, su, hava ve güneş ışığı bir çekirdeğin ağaç aşamasına veya kamil bir bitki derecesine gelmesinde ona şefaat (eşlik) eder ve onu kemale doğru götüren etken rolünü taşır.
Ama, bazıları dini konularda mevzu bahis olan şefaatin, köküne tam inmedikleri ve bu konuyu teffaruatıyla ele almadıkları için bunu bir nevi adam kayırma ve particilik olarak nitelemişlerdir. Şöyle ki; insanlar istedikleri gibi, istedikleri kadar günah işlesinler baştan ayağa günaha saplandıktan sonra, şefaatçiye sığınırlar ve onlarda bu tür günahkarlara şefaat ederler.
Oysa böyle bir mantık ve bakış ile şefaati bu tür yorumlamak tamamen yanlıştır. Zira ne şefaati bu manada algılayıp ona itiraz edenler ve ne de günaha cesareti olan günahkarlar tam anlamıyla şefaati derk etmişlerdir. Zira, yukarıda belirtildiği gibi Allah’ın mahsus kullarına verilen şefaat makamı tabii unsurlar vesilesiyle gerçekleşen tekvini şefaat gibidir.
Yani, bir bitki tanesinin içerisinde hayat unsuru ve canlı bir hücre bulunmadığında, güneşin binlerce yıl ona yansıması, rüzgarın esintisi, yağmurun yağması, nasıl onun gelişme ve büyümesinde etkili ve tesirli olamıyorsa, Allah’ın evliyaların da layık olmayan kişiler üzerindeki şefaati de tesirsiz olur. Gerçeğe göre de, onlar bu tür insanlara şefaat bile etmezler.
Şefaatin, şefaat edenle, şefaat olunan arasında manevi bir bağa ihtiyacı vardır. Böyle bir takdirde şefaate ümidi olan bir insan, şefaat edeceğine inandığı makama yaklaşmaya ve onunla manevi bir bağ kurmaya çalışır.
Böyle bir manevi bağlantı ve ilişki şefaat olunacak kişi için gerçekte bir nevi eğitim, terbiye ve ıslah olma vesilesi olacaktır. Böylelikle şefaate inanan insanların, şefaat makamına sahip olanın mektebine, düşüncelerine ve amellerine yönelmeleri durumu da ortaya çıkacaktır. Bunun neticesinde şefaate layık olacaklardır.
İşte bu sebepten dolayı, şefaat bir çeşit eğitim ve öğretim unsurudur, particilik veya sorumluluk altından kaçma değildir.
Bunlardan anlaşılan şudur ki; Şefaat Allah’ın günahkara nispet olan iradesinin değişmesi değildir. Aksine, günahkar şefaat edenle arasında gerçekleştirmiş olduğu manevi bağdan dolayı tekamül ve ilerleme bulur ve öyle bir dereceye varır ki Allah’ın affına layık olur.


[YUKARI]


ŞEFAATİN KAYNAKLARI (KURAN’DA ŞEFAAT)


Kuran’ı Kerim, otuz yerde şefaat unvanında menfi yada müspet manada muhtelif ayetlerde bu konudan bahsetmektedir.
Şefaat, ayetlerinden sahih ve doğru bir neticenin alınması için şefaat ayetlerinin tamamının bir arada incelenmesi ve bunların tamamından Kuran’ın hedefi olan tek bir neticenin alınması gerekir. Bu kadar ayetin içerisinden sadece bir veya birkaç tanesine bakıp da kendi kafamızdaki iddiamıza delil getirmek yanlış olacaktır. Şefaat hakkında, alınan yanlış neticeler veya bu konuya yapılan itirazlara böyle bir tek taraflı araştırma sebep olmuştur.
Sadece bir ayete bakıp da, diğerlerini bir kenara bırakarak bir netice almak Kuran tefsirine göre yanlıştır. Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor; ‘Kuran’ın bazısı bazısını tasdik eder.’
Hz. İmam Ali (as.) şöyle buyuruyor; (Allah’ın Kitabı) bazısı bazısının yardımıyla konuşur; bazısı bazısına şahitlik eder. [461] İşte bu sebepten dolayı Kuran’ı Kerimde, sadece bazı ayetlere bakarak netice almak kesinlikle yanlıştır. Zira, bazı ayetlerdeki müteşabihler diğer ayetlerin vesilesi ile kesinlik kazanır.
Kuran’ı Kerim de, bu konudan bahseden ayetler birkaç sınıfa ayrılırlar; Birinci sınıf; Şefaati tamamıyla mutlak bir şekilde nehyeden ayetler. Bu da bir ayetten fazla
değildir. Kuran’ı Kerim bu konuda şöyle buyuruyor; “Alış veriş, dosluk, iltimas, bulunmayan gün gelmeden size verdiğimiz azıklardan hayır yapın.” [462]
Şefaati inkar edenlerin, sadece yukarıdaki ayete bakarak yanlış netice almaları Kuran’a göre aykırıdır. Zira, daha öncede belirttiğimiz gibi, Kuran’ı Kerimde ki, bir konu etrafında bulunan ayetler tek bir hedefi takip etmişlerdir. Bunların birisine bakıp diğerlerini gözden çıkarmak insanı o tek hedefe asla götürmez.
Örneğin; yukarıdaki ayette, Kuran kıyamet günü şefaati reddediyor ama hemen arkasından ‘Ayet-el Kürsi’de şefaatçilerin varlığını açıklayıp şöyle buyuruyor; ‘izni olmadan katında hiçbir kimse şefaat edemez.’ [463]
Bu iki ayeti ve konu etrafındaki diğer ayetleri ele alıp incelediğimizde; birinci ayet şefaat, tamamıyla mutlak bir anlamda reddetmemiş aksine batıl şefaatleri reddetmiştir. Bu konuya delil birinci ayette geçen ‘dostluk yoktur’ cümlesidir.
Zira bu cümleden anlaşıldığına göre, kıyamet günü tüm insanlar arasındaki dünyadaki dostluk kesilecektir. Oysa, başka bir ayette, sadece kafirler arasındaki dostluğun kesileceği ve takvalıların dostluğunun o gün kesilmeyeceği vurgulanmıştır. Nitekim; Kuran şöyle buyuruyor; ‘Allah’a saygı duyup kötülükten sakınanlar müstesna olmak üzere, dost olanlar o gün birbirlerine düşman kesilirler.’ [464]
Günahkarların birbirleri ile olan dostluklarının kesilmesi ve onların birbirlerine düşman olmalarının sebebi; Onların dünyadaki dostluğu onların kötü yola, günaha düşmelerine ve sapmalarına sebep olmasındandır. Allah’tan korkanlarında dostluklarının kesilmediği gibi, devam etmesinin de sebebi, onların dostluğu onların hidayetlerine ve hayırlı fiiller yapmalarına sebep olmasındandır.
Kısacası, sadece ‘o günde dostluk yoktur’ cümlesinin zahirine bakıp bütün insanların, hem günahkarların ve hem de takvalıların o gün dostluklarının kesileceği neticesini almak nasıl yanlış ise ‘o günde şefaat yoktur’ cümlesinin zahirine bakıp da şefaati tamamen mutlak manada reddetmek de yanlış olacaktır. Zira başka bir ayette o gün takvalıların dostlukları süreceği belirtildiği gibi şefaatinde şartlarına göre imzalandığı belirtilmiştir.
Bu açıklamaya göre, birinci sınıf ayetten anlaşılan, şefaatin mutlak bir anlamda ret olunmadığıdır. Aksine ayet, şefaatin iman getirmeyenler veya imanları tamamen zayıf olan gruplardan ret olunduğuna işaret etmektedir.
İkinci sınıf: Yahudilerin düşünce ve nazarında olan şefaati reddeden ayetler; Zira Yahudiler şefaat hakkında kendilerine özgü bir inanca sahiptirler. Bu konudaki ayetler aşağıdakilerden ibarettir;
1-(Ey İsrailoğulları) ‘İleride gelecek bir günden korkun ki; o günde hiçbir kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden şefaat kabul olunmaz ve fidyede alınmaz. Onlara asla yardım yapılmaz.’ [465]
2-‘Ve bir günden sakınınız ki; o günde kimse kimseden yana bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez, onlara hiçbir yardım da gelmez.’ [466]
Bu iki ayetin her ikisi de Yahudilerin inanmış oldukları şefaati reddetmektedir. Zira Kuran’ı Kerim bu iki ayetten önce şöyle buyuruyor; ‘Ey İsrailoğulları! Özellikle size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar diğer) insanlardan üstün kıldığımı hatırlayın’
‘Ey İsrail oğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar) alemlere üstün kıldığımı hatırlayın’ [467]
Yukarıda şefaati nehyeden ayetler, Yahudilerin inanmış oldukları şefaati reddetmektedir. Zira onlar, şefaat hususunda şöyle diyorlardı; Biz Peygamberlerin evlatlarıyız. Bizim günahlarımız her ne kadar fazla olursa, babalarımız bizim hakkımızda şefaat edeceklerdir. Böyle kayıtsız ve şartsız bir şefaate inanmak tamamen yanlıştır. Şöyle ki; sırf Peygamberlere yakınlık derecesinden dolayı, kişinin her istediği günahı yapacağına ve peygamberlere olan yakınlığının ona kafi geleceğine, kurtuluşuna vesile olacağına inanmasına İslam kesinlikle karşı çıkmıştır. Zira İslam dini, kurtuluş ölçüsünün nesep yönünden yakınlık olduğunu değil de, iman ve salih amel olduğunu belirtmiştir. Bu sebepten dolayı, Kuran’ı Kerim, bu ayetlerde onların inandıkları şefaati reddetmiştir. Çünkü Yahudiler kendilerini özel bir millet olarak görüyorlardı. Onlar Allah’ın seçkin bir ümmeti olduklarını söylüyorlardı. Aynı görüş ve inançlara Mesih’iler de sahipti. Kuran’ı Kerim bu konuya binaen şöyle buyuruyor; Yahudiler ve Hıristiyanlar: ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz’ dediler. [468]
Onlar Ahirette ki; kurtuluşu İsrail soyuna dayanmaya mahsus biliyorlardı. Onlar amel kavramının dışında sadece bu soya veya bu iki dine mensup olanların ahirette kurtulacaklarını söylüyorlardı. Kuran’ı Kerim, onlardan şu şekilde nakletmektedir; ‘(Ehl-i Kitap) Yahudi ve Hıristiyanlar hariç, hiç kimse cennete girmeyecek, dediler. [469]
Kuran’ı Kerim, açık bir şekilde böyle bir inancın yanlışlığını vurgulamış, bir soya veya bir dine mensup olmanın kurtuluş ölçüsü değil de, asıl ölçünün kalbi iman, teslim ruhu ve salih amel olduğunu beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur;
‘O iddia onların kuruntusudur. Sen onlara de ki; Eğer sahiden doğru söylüyorsanız delilinizi getirin. Bilakis muhsinlerden olarak kim yüzünü Allah’a döndürürse onun mükafatı Rabb’inin katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır, ne de onlar üzülürler.’ [470]
Onlar ukalalıklarında sınırı aşarak şunları bile söylemeye cesaret ettiler:
‘(İsrail oğulları) Dediler ki; sayılı birkaç gün müstesna, ateş bize dokunmayacaktır. De ki; onlara, yoksa Allah katından bir söz mü aldınız?’ [471]
Bu iki ayet kendilerini beğenip, kibirlenen bir millet hakkında bahsedip, onların hiçbir kayıt ve şart getirmeden inandıkları şefaati reddetmiştir.
Bu halde, sadece bu iki ayete bakıp, Kuran’daki şefaat konusunu reddetmek doğru olmayacaktır. Zira açıklayacağımız gibi, Kuran’ı Kerim ve İslam dini şefaati şartlarına ve vasıflarına göre tasvip etmiştir.
Müfessirler de bu iki ayeti tefrir ederlerken, burada red olunan şefaatin Yahudilerin inanç ve düşüncelerinde olan şefaatin olduğunu belirtmişlerdir. [472]
Üçüncü Sınıf: Üçüncü sınıf ayetler, kıyamet günü kafirler için şefaatçi olmayacağını veya şefaatçilerin şefaatinin onlara hiçbir fayda vermeyeceğini belirten ayetlerdir.
O ayetler şunlardan ibarettirler;
1-‘... Önceden onu unutmuş olanlar derler ki; Doğrusu Rabb’imizin elçileri gerçeği getirmişler. Şimdi bizim şefaatçimiz var mı ki bize şefaat etsinler veya tekrar geri döndürülmemiz mümkün mü ki; yapmış olduğumuz amellerden başkasını (daha güzelini) yapalım? Onlar, gerçekten kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeylerde kendilerinden kaybolup gitti.’ [473]
Bu ayette şefaati talep edenler, kıyamet gününü inkar edenlerdir. ‘Onlar kendilerine yazık ettiler’ cümlesi, onlar için şefaatçilerin olmayacağının kanıtıdır. Zira onlar için şefaatçi olmuş olsaydı, Kuran ‘Onlar kendilerine yazık ettiler’ şeklinde buyurmazdı.
2-‘Çünkü biz sizi alemlerin Rabb’i ile bir seviyede tutuyorduk. Bizi ancak o günahkarlar saptırdı. Şimdi artık bizim ne şefaatçimiz var ve ne de yakın bir dostumuz’ [474]
3-‘Ceza gününüde yalan sayıyorduk. Nihayet bize ölüm gelip çattı. Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.’ [475]
Müfessirler bu ayetlerin tefsirinde şöyle demişlerdir; Bu ayetlerde geçen şefaatçilerden maksat kafirlerin düşündüğü putlar gibi şefaatçiler değil de, gerçek şefaatçilerdir. Bu gerçek şefaatçilerin şefaatinin onlara bir fayda vermemesinin sebebi şudur; Onlar kıyamet ve ceza gününü inkar ettiklerinden dolayı, birçok büyük günahlara mürtekip olup, ilahi farzları terk ettiler, dolayısıyla şefaat olunmaya layık olmadılar. Zira Allah ile en ufak bir bağ dahi kurmadılar ve manevi bağlarını şefaatçilerden kopardılar.
Bu tür şahıslar temizlik ve takvadan uzak oldukları için, asla şefaat vesilesiyle temizlenmezler. Başka bir ibarete göre, Şefaatçilerin şefaati insanlar hakkında Allah’ın izni ve rızası ile gerçekleşecektir. Allah’ın izni ve rızası da, Allah ile irtibatı olup da onun rızasına şamil olan insanlar hakkında olacaktır.
Netice itibarı ile, kıyameti inkar eden bu inkarcılar için şefaatin olmaması veya şefaatin onlara fayda vermemesi, iman ehli hakkında da şefaatin olmayacağı anlamına gelmez.
Dördüncü Sınıf: Putların şefaatçi olmasının yanlışlığını vurgulayan ayetler, Kuran’ı Kerime ve cahilliye dönemi tarihine bakacak olursak, putperestlerin kendi elleriyle yaptıkları putlara taptıklarını açık bir şekilde görmemiz mümkündür. Onlar bu putlara taparak, onların rızasını kazanarak, Allah’u Teala katında kendilerine şefaatçi olacaklarını zannediyorlardı. Kuran’ı Kerim farklı unvanlarda onların mabut olarak seçilmesini nehyettiği gibi, onların şefaatçi olmalarını da reddetmiştir. Bu konuda şöyle buyuruyor;
1-‘Hani bizim ortaklarımız sandığınız şefaatçileri de yanınızda göremiyoruz! Andolsun aranızdaki bağ kopmuş ve sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir.’ [476]
2-‘Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar. ‘De ki: Siz Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyimi haber veriyorsunuz? Haşa! O onların ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir.’ [477]
3-‘(Allah’a koştukları) ortaklarından kendilerine hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Zaten onlar ortaklarını da inkar edeceklerdir.’ [478]
4-‘Yoksa onlar Allah’tan başkasını şefaatçiler mi edindiler? De ki; Onlar hiçbir şeye güç yetiremezler ve onlar akıl erdiremezler (düşünemezler)’ [479]
Bu ayetlerin tamamı, putların şefaatçi olmalarını reddetmektedir.
Bu ayetler şefaat kavramını tamamen mutlak olarak nehyetmemiş aksine kafirlerin inandığı şekilde, putların şefaatini reddetmiştir.
Zira bu varlıklar (putlar) Kuran’ın tabirine göre akıl ve şuurdan yoksundurlar ve bir şeye malik de değildirler, öyleyse bu halde onlar nasıl olabilir de başkasından zararı def edebilirler.
5-‘Ben ondan başka, ilahlar edinir miyim hiç? Çünkü o çok esirgeyici Allah, bana bir zarar dile