ŞEHİTLER KERVANI


İşte âşıkların kâbesi, Sahra-yı Ker-bu bela
Gerçek bir yiğitlik destanı oldu cihan-ı alaya
Yetmiş iki şehidin başındaki Kıblegâh-ı evliya
Kıyam etti Şir-i Huda, guruh-i eşkıyaya

Gelin Aşura’nın şahidi, Kerbela’ya gidelim
Yiğitliğin özünü, Nur-i Rahman’da görelim
Giyelim karalar, Kerbela şehitlerini yâd edelim
Dağlayalım ciğerlerimizi, gözlerimize mil çekelim

Aşk-u Ker bu Belada, büyük bir savaş başladı
Şüheda ordusu, küfür ordusuyla çarpıtı
Hakkın gür sesi, Arş-ı alaya ulaştı
İlk kıvılcımla elli yaren, şehadetle kucaklaştı

Amr ibn-i Haccac, çirkin bir sesle bağırıyordu
Rahman’nın ordusunu, taş yağmuruna tutun diyordu
Müslim, Yezid ordusunun karşısında korkusuzca durdu
Şehadetle buluşurken, İmam’a itaat edin diye buyurdu

Kan deryası olmuştu, Sahra-yı Ker-bu Bela
Abdullah’ın şehadet sözü vardı, Hatem-i enbiya’ya
Bir aslan gibi savaştı, canı pahasına olsada
Onu param parça etti Hani, eder İblis’e hayâ

Ümm-ü Veheb yas tutuyordu, eşi Abdullah’a
Şimr’in kölesi mel’un, kıydı mazlumenin canına
Ana yüreği dayanmaz, oda saldırdı düşmana
Cihad-ı Asgar emredilmemişti kadına, uydu İmamın çağrısına

Kerbela çölü, şehitlerin aşk dergâhıydı
Ebu Şe’sa aşk şarabından, içmeye kararlıydı
Yaşlı Habib de âşıktı, şehadete sarıldı
Aşkın nur dergâhına, kesik başıyla katıldı

Hür esaret zincirini, boynundan çıkardı
Gönül kapılarını, üstad-ı şeydaya açtı
Hakiki özgürlüğe, Kerbela minâsında ulaştı
Şehitler kervanına, Hürü Riyahi’de katıldı

Aşk-u Bela diyarında, vakit öğleni gösteriyordu
Güller safa durmuş, Rahman’a salât ediyordu
Zalim baykuşlar her anı, fırsat kolluyordu
Güle kıran girdi, Sait gülistandan göçüyordu

Kızgın çöl Bureyr’i haykırıyor, meydana çağırıyordu
Viraneye dönmüş Bureyr, zalimi lanetle anıyordu
Kab, zulmün darbesini mahzun canana vurdu
Büheyr’in kanıyla, kızıl laleler yeşerdi,kızgın çöl soğudu

Şevzeb’in kalbi, Hüseyin aşkıyla mest idi
Oda şehadetin en güzel örneklerindendi
Abis’te meydanda, sanki ateş aleviydi
Şehadetle yandı yüreği, başını hakka teslim etti

Aşk şarabına hiç doyum olur mu?
Ebuzer’in kölesi Cevn’de bunu biliyordu
Şehadete bir rüzgâr gibi hızla koştu
Sonunda oda, Ehl-i Beytle haşır oldu

Rahmet diyarındaki Enes ibn-i Haris, yaşlıydı
Vaktiyle Aliyyel Murtaza’nın emrinde, çok kılıç sallamıştı
Yine düşmanın kalbine, hançerini sapladı
Sonra Şah-ı velayetin, huzuruna vardı

Amr ibn-i Cünade, on bir yaşında bir gençti
İzzetle ölmeyi, bir şeref bilirdi
Babasını da bu yolda, yeni şehit vermişti
Şehitler kervanına, oda kesik başıyla girdi

Haccac’ın yüreği yanıyordu, Rukn-i imanın nuruyla
Şehadete göçerken, şöyle yakardı evladı Zehra’ya
Bu gün mülakat edeceğim, dedeniz Resulullah la
Sonra görüşeceğim, babanız Veliyullahla

Aşk-ı Neynava’da, bir Peygamber nesli
Yürekler ona hasrettir, Nur-i Ahmed’in ta kendisi
Ali Ekberdir adı, yadigâr-ı Murtaza’dır velisi
İsmail oldu Kerbela’da, şeb-i yeldanın ciğer paresi

İmam avucunu Ekber’in, kızıl kanıyla doldurdu
Derya olmuştu kan, gökyüzüne savurdu
Cihan- ı âlem gördü, kan gökte asılı durdu
Şüheda Ekber’ ini yitirmiş, bağrını hançer deliyordu

Avn ile kardeşi Muhammed, âşıktı Al-i Aba’ya
Hubb-i Ehl-i Beyt’i yar edinmiş, baş koymuşlardı bu yola
Abdurrahman ibn-i Akil de, kılıç salladı Hüseyin aşkına
Şehadet şerbetinden içip, göçtüler arş-ı semâvata

Esir olmuştu muhabbet kuşları, Tufan-ı belada
Razı olmuştu Abdullah-i Asgar, böylesi bir kazaya
Ebubekir ve Rembe’de, tahammül etti bu iptilaya
Şehadetle özgürlüklerine kavuşup, uçtular arş-ı alaya

Mahşer-i Kubra’da soluyor lalezarlar
Şimdi meydanda Hasan Mucteba’nın gözünün nuru var
Ebedilik yolunda Kasım bir yıldız gibi parıldar
On üç yaşında şehadete erdi, İmam’ın yüreği yanar

Zulmün kor ateşi, hiç sönmek bilmiyordu
Aşkın ser çeşmesini, Cafer ve Osman coşturdu
Şehadet meydanında Abdullah, izzetli ve onurlu
Yol almış gidiyorlar, şehitler kervanına doğru

Seyyid- i Şüheda’nın dilâverleri, şehit oldu Dest-i adada
Onu savunacak yalnız, Ebulfazl vardı Kanlı gülistanda
Tüm orduya bedeldir, Segga-yi Ker-bu Bela
Korkuyordu zalimler ondan, gizlenmiştiler hurmalıklara

Çadırlarda teşneler, su diye feryat ediyordu
Susuzluktan kurumuş dudakları, ciğerleri yanıyordu
Zamanın Firavunları, Fırat’tan bir damla vermiyordu
Teşne Serdar’ı almış tulumu, Fırat’a gidiyordu

Sağanak ok yağmuruna tutulmuştu, Aşk-u Bela sakisi
Gam diyarı Neynava’da, bir kasırga gibi esti
Fırat suyu avucundayken içmedi ondan, Şüheda incisi
Kurumuştu dudakları, sanki Aliyyel Murtaza nefsi

Hüseyin’in Alemdar’ı, su götürüyordu çadırlara
Asil bir kartal gibi, uçuyordu güruh-i adada
İzin vermedi küfür ordusu, verdi büyük bir yara
Kırılmıştı kanatları Abbas’ın uçamadı bir daha

Ağzına aldı tulumu, medet umarak dişinden
Çekti sancağı göğsüne, korkusu yoktu ölümden
Üşüştü leş kargaları üstüne, zayıf düşünce pak beden
Taktı şehadet tacını başına, zulmün kalbini titreten

Şah-ı Şehid’in beli büküldü, kurban olmuştu aşkının cilvegâhı
Çadırlarda su yerine yükseldi, Ya Abbas figanları
Zalimin pençesinde can vermişti, kalem olmuştu kolları
Habib-i Kibriya’nın siper olacak, yoktu artık sancaktarı

Şehitlerin kanıyla sulanmıştı, Asegâh-ı Ker-bu Bela
Yalnız kamıştı meydanda nur-i çeşmi Mustafa
Siper olmak istedi İmam’a, Vasiyi Şüheda
İzin vermedi Şir-i Yezdan, âlem muhtaçtı nur-i Seccad’a

İmam veda ederek Gülistana, Zülfikar’ını kuşandı
Bir daha görmem diye Asgar’ını, doyasıya kokladı
Susuzluktan kuruyan boğaza, Hermele bir ok sapladı
Şehitler kervanına Ali Asgar, altı aylıkken katıldı

Korkmaz nifak ordusu, âlemleri yaratan Kahhardan
Zulüm ediyorlardı Eba Abdullah’a, bu nasıl bir vicdan
Mühürlenmişti kalpleri, zerre yoktu iman
Gam diyarı Kerbela’da, Hüseyin makhur-u perişan

Damarlarında Hüseyin’in, tüm nebi ve vasilerin kanı var
Boyun eğmez asla zillete, âleme bir güneş gibi doğar
Yağıyordu gökten ok ve mızrak, İmam’ın elinde Zülfikar
Hakkın darbesini indiriyordu küfre, Yadigâr-ı Heydar

Nifak tohumu ekiyor çakallar, yıkmak istiyorlardı İslam’ı
Üç şubeli bir ok attı ejderha, Sırrı Meknun’un kalbine saplandı
Allah yolunda akıtıldı, İlm-i Hakikat’in pak kanı
Kana boyandı Neyneva, oldu Mahşer Sahrası

Ağır darbeler alarak yitirmişti gücünü, Yadigâr-ı Murtaza
Amcasını korumak için sahraya, koştu Abdullah ibn-i Mucteba
Bahr’ın darbesiyle Abdullah’ın, eli asılı durdu pazusunda
Okladı onu Hermele, Şehadetle buluştu küçük yaşta

Aşk-u Bela’ da acının, kesilmiyordu ardı arkası
Aşkın matemi olmuştu, Zikri Huda’nın kanayan yarası
Kılıçlarla doğranmış mahzun canan, sahra olmuş kan deryası
Oluk gibi akıyor kan, beden sanki bir ok tarlası

Şimr- i Mel’ un Mevla’nın, göğsü üzerine oturdu
Küfürle bilediği hançerini, maşukun nurlu başına vurdu
Ayrılınca başından pak beden, sanki bir kıyamet koptu
Mızrak ucunda Kıblegâhı- ı evliya, hakkın ayetini okudu

Resulullah ümmetine, paha biçilmez iki emanet bıraktı
Kur’an ve Ehl-i Beyt’ine uyan, Hakkın sağlam kulpuna sarıldı
Batılı seçmişti Muaviye, Kur’an’ı Sıffin’de mızraklara taktı
Kerbela’da Yezidin mızraklarında, Natık-ı Kur’an vardı

Asumanın kapıları açıldı, şehitler kervanına
Zeyneb’in feryadı yankılandı, Arş- ı Ala’da
Kırıldı Fatıma’nın kaburgaları, Matem-i Aşura’da
Kan ağlar yer ve gök, Şüheda’nın yasına

Kanlarıyla yazdılar destanlarını, Tarihi Vaveyla’ya
Boyun eğmeden durdular, Saki-yi İblis’in karşısında
Su yerine kan içtiler, azgın Fırat nehri yanında
Resulullah onları bekliyordu, Kevser havuzu başında

Rugayye’nin başına, oldu ateş hicranı
Hatem-i enbiya’nın haremi, Hüseyin âşıklarının kıblegâhı
Kan fışkırıyor topraktan, müminlerin secdegâhı
Doğacak Hakkın güneşi, alacak Ehl-i Beyt’in intikamını


Fatma Berna YALDIR
- MEN ALİYYEL MURTAZA' NIN NÖKERİYEM-


MUHAMMED DÜNYAYA
GELDİĞİ GECE

Nasıl bir mübârek geceydi yâ Rab
Muhammed dünyaya geldiği gece
Felekler oynayıp, cihân güldü hep
Annesi sevinip güldüğü gece

Göklerde nice bin kapı açıldı
Âlemler üstüne rahmet saçıldı
Nûrdan Muhammed'e donlar biçildi
Dünya sürûr ile dolduğu gece

Gökten yere indi cümle melekler
Zemine baş eğdi bir bir felekler
Anda kabul oldu her bir dilekler
Duâya elini açtığı gece
 

Kovuldu göklerden, çıkamaz Şeytan
Halâs oldu insan zulmünden insan
Bir avuç toprakla kör oldu düşman
Tenhâ çöl yoluna daldığı gece

Ben hâmile iken, dedi annesi:
Karnımdan duyardım Hak tevhit sesi
Gördüm benYemen'i, Hind'i, Faris'i
Muhammed memesin aldığı gece

Kisrâ'nın eyvânı yıkıldı gitti
Hem semâve gölü kurudu bitti
Mecûsî âteşi söndü kül tuttu
Zâlimlere korku saldığı gece

Göklerde okundu büyük bir ezân
Muhammed doğduğun eyledi ilân
İşitti anladı her ehl-i lisân
Şark ve garp hayrette kaldığı gece

Nûr ile gölgesi yere düşmedi
Mübârek yüzünden sinek uçmadı
Ak bulut başından batıp aşmadı
Parmağıyla ayı böldüğü gece

Dehşetinden putlar yere döküldü
Mât oldu müşrikler beli büküldü
Taşlar dile geldi, dağlar söküldü
Müşriklere kılıç çaldığı gece
 

Kırk yaşına geldi, oldu Hak Resûl
Ashâb-ı selâmet ettiler kabûl
Hep acze düştüler erbâb-ı ukûl
Kitabın eline aldığı gece

Aşkının sonuna yetti Muhammed
Kendinden kendine geldi bir davet
Ümmeti diledi, buldu icabet
Mirac namazını kıldığı gece

Muhabbet nûrundan doğdu Muhammed
Ana ulaştırır yine muhabbet
Kemâlî aşkıdır, âşıka devlet
Kurtulur o aşkı bulduğu gece
 

Kemâlî

 


ŞÂH-I RİSÂLET

Gönül, nûr-u cemalinden Habibim bir ziya ister
Gözüm, hâk-i rehinden ey tabibim tutiyâ ister

Safayı sineme zulmet veren zeng-i günahımdır
Aman ey kân-ı ihsân, zulmet-i kalbim cilâ ister

Yetiş imdade ey Şâh-ı Risalet, ruz-i mahşerde
Ki, derd-i bi-devâyı mâ'siyyet senden şifa ister

Ne âb-ı dideden rahat, ne âh-ı sineden imdat
Benim bâr-ı günahım, lütf-ı şâh-ı enbiyâ ister

Sarıldım dâmen-i ihsanına, ey şâfi-i ümmet
Dahilek yâ Muhammed, hasta canım bir devâ ister

Gül-i ruhsârına meftun olanlar, şüphesiz sensiz
Ne mülk u mal u câh ister, ne de zevk-ü safâ ister

Nola bir kere şâd olsun Cemâl-i bâ-kemâlinle
Ki, kemter bendeniz "Es'ad" sana olmak fedâ ister

Şeyh Es'ad

 


Bİ'SET

Nûr dağı bir gece, nûra büründü
Ufukta yüce bir melek göründü
Rûh-ul Emîn "Oku" emriyle indi
Artık ilim, artık hikmet vaktidir
Geldi maveradan mukaddes nida
Örtüye bürünmüş, Emîn-i Hüdâ!
Durma kalk ayağa, kalk ey Mustafâ
Artık halkı Hakk'a, davet vaktidir
İnsanlar susamış insanlığına
Adaletin hatta bir anlığına
Bir gece fazîlet mihmanlığına
Ey rahmet madeni, imdât vaktidir
Zayıflar, köleler, zulümden sızlar
Topraklar altında, inliyor kızlar
Yollara hâkim hep bütün yolsuzlar
Yeter artık, hakkın devlet vaktidir
Her yeri bürümüş, karanlık, vahşet
Üstünlük ölçüsü, servet, aşîret
Mazlûmlar zincirde, bekliyor himmet
Artık âlemlere rahmet vaktidir
Tevhit merkezinde, putlar ayakta 
Değerler yok olmuş, insan batakta 
Aydınlığa karşı, Şeytân atakta
Kalk ayağa, nura hicret vaktidir
Kalk ayağa, âlem nur ile dolsun
Karanlık son bulsun, diken gül olsun
Küfrün şirkin benzi sararıp solsun
Seninle âleme minnet vaktidir
Kalk seninle mazlum ümidvâr olsun
Zâlime, kâfire, âlem dar olsun 
Bi'setinle canlar, hep bahar olsun 
Cehennem son bulsun, cennet vaktidir 
Gam yeme başında Hakk'ın eli var 
Firavunlar boğan, nice nîli var 
Yanında Şir-i Hak olan Ali var
Geçit yok zillete, izzet vaktidir
O günlerden geçmiş, bin dört yüz sene
Döndü câhilliğe, insanlar yine
Hak geride, bâtıl çıkmıştır öne
Yine hakikatın, uzlet vaktidir
Bak, ya Resûlallâh, dinin gurbette 
Yoktur bir nişâne, senden ümmette
Muminler cephesi, bin bir mihnette
Bugün, yeniden bir bi'set vaktidir
Hani buyurmuştun bize: "Ey ümmet!
Kur'ân ve Ehl-iBeyt size emanet"
Kur'ân'dan uzağız, Sünnet'e hasret
Saâdet devrine, avdet vaktidir

Musa Aydın
27-Recep-1420 / 6-Kasım-1999

 


RIHLET-İ HATM-İ RUSÜL

Yıkılıp dinin evi, rıhlet 1edip Hatm-i Rusül2
Çırpılıp din kapısı Hazret-i Zehrâ başına

Sıkt olup Muhsin'i, Zehrâ özü de oldu şehîd
Kül elendi o zamandan beri dünya başına

Kerbelâ fâciası bezrin3 ekip başlandı
Tâ kıyamet ne kopa, Zeyneb-i Kûbrâ başına

Muddaî olmadı fermân-ı Gadîr'e teslim
Gör ne tufân getirip Ümmet-i Tâhâ başına

Meşveret emr-i İlâhî'de olur mu? Heyhât!
Çektiler cebr ile Mevlâ'yı da şûrâ başına

Hazret-i Fâtıma'nın kabri de mehcûr oldu
Çâdur-i ismetini saldı Süreyyâ başına 

Ümmet olmazsa imâmet de olur hâne nişin4
Dolanır Ka'be de gittikçe Kelisâ5 başına
 

Bu olan iş mi ki akşam çağı Allâh çobanı
Çölde Allâh davarın6 boşlaya bicâ başına?7

Ümmetin ekseri mısdâk-ı "Le Qad Haqq-el Qavl"8
O havâri yağışanmazdı9 Mesîhâ başına

Müslim'in dört neferi mu'min olup Selmân tek
Yusuf'un aşkı düşer dipte Züleyhâ başına

Gölgesi tâc-ı saâdet, bu şehâdet şevki
Özü bir kuş ki konup Sidre ve Tubâ başına

"Şehriyâr", geldi Hüseyn'in sesi, Âşûrâsı
Tâ düşe aşk-ı şehâdet dil-i şeydâ başına
 

Seyyid Muhammed Hüseyin
"Şehriyâr"

 


VARLIK GÜLÜ

Recep'te dünyalar nûra büründü
Sedef yarılarak cevher göründü

Varlık gülü açıp Hâtem'e güldü
A'lâ'dan âleme Ali verildi

Âlem gülistandır Ali gülüdür
Ali'siz yaşayan âlem ölüdür

Âşık gönlümüze cânân Ali'dir
Rûhumuzda kopan tufân Ali'dir

Ali olmasaydı olmazdı âlem
Ali'ye borçludur âlem ve Âdem

Âlemin cânının cânı Ali'dir
Hilkatin şerefi şânı Ali'dir
Ahmed-i Sânidir Murtezâ Ali
Yetiştirmiş onu Mustafâ eli

Ali âşıkların cem'ine yârdır
Gönül diyârına Ali bahârdır

Ali başındadır "Kerremnâ" tâcı
Bütün bir âlemdir Ali muhtâcı

Sultân-ı Enbiyâ vezîri Ali
İmân cephesinin emîri Ali

Ali ilelebet hakkın mihveri
Tevhîd meydanının eşsiz bir eri

"Lâ-fetâ" mülküne sultân Ali'dir
"Hel-etâ" tâcına şâyân Ali'dir

Ali ulaşılmaz zirvenin adı
Kur'ân'daki "Vuskâ Ürve"nin adı

Amellere mizân Ali'dir Ali
Hak bâtıla furkân Ali'dir Ali

Rabbânî ilimler şehri Nebî'dir
Bu şehrin kapısı Mevlâ Ali'dir

Ali'den ayrılır ilim Nilleri
Ali'den boşanır hikmet selleri

Hakk'ın kelâmıdır Ali kelâmı
Kur'ân merâmıdır Ali merâmı
Kur'ân'ın lisânı Ali'dir Ali
Sırların beyânı Ali'dir Ali

Hakk'ın senâsıdır Ali senâsı
Ali'yle oldum ben Hak aşinâsı

Ali zâlimlere feryat demektir
Ali mazlûmlara imdât demektir

Zulfikâr'ı kırdı küfrün belini
Hutbeleri kesti şirkin dilini

Bir ayak mihrapta biri meydanda
Bir eli mızrakta biri Kur'ân'da

Zülfikâr tutarken kükreyen Ali
Öksüzü okşarken titreyen Ali

Git ey sâil Ali kapısını çal
Çalıp pâdişâhlık yüzüğünü al

Dünya tûfanlı bir deryâ gibidir
Ali bu tûfanda Nûh-i Nebî'dir

Bir gemiye kaptan Ali olursa
Korkma dünya tufanlarla dolarsa

Zikrin her meclise ziynet ya Ali
Sen olduğun her yer cennet ya Ali

Cennet kapıları sesler ya Ali
Adın cenneti de süsler ya Ali
Her yerde Ali'den bin bir nişâne
Bulmamağa yoktur hiçbir bahâne

Biz damlayız Ali sonsuz bir deniz
Ali bir güneştir, zerreleriz biz

Bir zerreye nazar etse Buturâb
Yükselir semâya olur âfitâb

Adâlet kurbânı canlar fedâsı
Dosttan da gördün çok düşman cefâsı

Şafak karanlığın bağrın yararken
Mihrâpta buldu hep seni ararken

Bir Allah, bir gece, bir de kuyular
Bildiler göğsünde nice sırlar var

Zamanın anası akimdir artık
Doğurmaz bir daha Kur'ân-ı Nâtık

Hakkıyla seni ey ruhlar tabîbi
Bir Allah tanıdı, bir de Habîb'i

Denizler mürekkep, ağaçlar kalem
Olsa da yazamaz fazlını âlem

Cümleler, beyitler, vasfına çok dar
Sığar mı kaplara sonsuz deryâlar?!

Methinden âciz her kelâm ya Ali
Bizden sana bin bir selâm ya Ali

Şu kırk beyit değil, kırk bini dahi
Okyanustan ancak damla misâli
 

Musa Aydın
1413 H. / 1993




ŞÂH-I MERDÂN

Şâh-ı merdân, şir-i Yezdân, ya Ali
Rükn-i imân, rûh-i Kur'ân, ya Ali

Aşkın ey maşuk-i alem bizlere
Verdi can, ey can-ı Canan, ya Ali

Gerçi miskin bir kulum, yok bir şeyim
Zenginim aşkınla her an, ya Ali

Yok değişmem aşkını vallahi ben
Verseler mülk-i Süleyman, ya Ali

Et tecelli bizlere ey Nur-i Hak
Tur-i nefsi eyle viran, ya Ali

Sen olursan zindânım cennet olur
Olmasan cennet de zindân, ya Ali

Gel elinde zülfikâr ey Şir-i Hak
Taht-ı zulmü eyle virân ya Ali

Bak cihânın her yeri dolmuş fesat
Gel adâlet dolsun her yan ya Ali

Hak Teâlâ nurunu etti tamam
Düşmanın da kaldı hayrân ya Ali

Gün o gündür bizlere ey mevlâmız
Kıl şefâat, etme nisyân ya Ali
 

Musa Aydın


İKRÂRNÂME

Vâdi-i sevdâya düştüm, pür-gamım şâhım Ali
Kimsesiz kaldım karanlık günde gümrâhım Ali
Doğmuyor mihr-i ümidim, çıkmıyor mâhım Ali
Gelmiyor mu gûşune bi âh u eyvâhım Ali?

Merhamet et hâlime her şey'e agâhım Ali
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?

Rûsiyâhım, pür-günâhım, yok yüzüm Peygamber'e
İstemem bir türlü gitmek böyle rûz-ı mahşere
Eylerim belki tesâdüf der iken bir rehbere
Düşmüşüm elsiz ayaksız Âstân-ı Haydar'e

Merhamet et hâlime her şey'e agâhım Ali
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?

Tuttuğum râh-ı şekâvetten hacîl oldum, hacîl
Çeşm-i im'ânım kapandı, bâtınen kaldım alîl
Hâlimi hoş görmemek de sence şimdi müstehîl
Nazrâ-ı affında çünkü "İnnehû şey'ün kalîl"

Merhamet et hâlime her şey'e agâhım Ali
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?

Âdeta çıldırmışım sahbâ-yı lâ'li yârdan
Giymişim bir pîrehen ki nescolunmuş nârdan
Giymişim bir pîrehen ki nescolunmuş nârdan
Çektiğim gamsa sayılmaz yârdan ağyârdan
Merhamet et hâlime her şey'e agâhım Ali
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?

Çıkmıyor bir an ciğerden derd-i sevdâ hançeri
Pençe-i aşkın esiri olduğum günden beri
Tâ süveydâ-yı dilimde hicr-i yârın ahkeri
Ol kadar yandım, yıkıldım ki unuttum her yeri

Merhamet et hâlime her şey'e agâhım Ali
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?

Cinnet-i sevdâ ile bir anda yaptım bin günâh
Piş-i çeşm-i hâlkde oldum hacil ü rûsiyâh
Taş çıkardım âdetâ, şeytana giydirdim külâh
Pek yazık oldu bahâr-ı ömrüme, ettim tebâh

Merhamet et hâlime her şey'e agâhım Ali
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?

Çok gönül kırdım, gücendirdim cevân ü pirden
Her nasılsa saptı bir kere yolum tedbirden
Gerçi dönmez muktezâ-yı tâli'im takdirden
Himmetin hâli değil lâkin buna te'sirden
 

Merhamet et hâlime her şey'e agâhım Ali
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?

İktibâs-ı feyz için mihr-i Münir'inden senin
İşte ettim âsitân-ı âşkına vaz-ı cebîn
Dergehinden boş çevirmezsin beni, kalbim emin
Dâima ağlar, yanar bir bedenim zâr u hazîn

Merhamet et hâlime her şey'e agâhım Ali
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?

Pencezed şehbâz-ı husnet gerdenem râ ez kemîn
Der dilem peydâşud angeh sadhezâr âh u enin
Mandeem bî-hod zi la'l-i yâr-ı sevdâ âferin
Çun şodem bidâr kez men mîreved imân u dîn1

Merhamet et hâlime her şey'e agâhım Ali
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?

Ahsen-i takvim-i hilkat levh-i didârındadır
Reng-i rahmet, bûy-ı şefkât varsa gülzârındadır
Her hakîkat, ma'rifet, esrâr-ı âsârındadır
Merhem-i zahm-ı dilim dest-i şifâbârındadır

Merhamet et hâlime her şey'e agâhım Ali
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?

Olmayanlar kâşif-i esrâr-ı ders-i men aref
Anlamaz can vermeyi uğrunda ey Şâh-ı Necef
Kâinâta nûr-i şemsindir veren şan u şeref
Teşne-i sahbâ-yı affım defter-i isyan be-kef

Merhamet et hâlime her şey'e agâhım Ali
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?

İşte benden yüz çevirdi âşinâlar büsbütün
Bir enîsim kalmadı endişeden başka bugün
Destgirim, Neyzen-i bîçâreyi bir dem düşün
Nûr-i çeşmin ol imâmeyn-i güzîn bâşı içün

Merhamet et hâlime her şey'e agâhım Ali
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?




AÇILIN KAPILAR ŞAHA GİDELİM

Açıl kapı gireyim
Sana geldim
Dalsın, budaksın
On iki menteşeli
Üzerinde
Zehrâ yıldızı
Öyle bir kapısın ki
Yıldızına indi
Kevser suresi
Sense
Rukûda
Zekât verensin

Sen kuruldun
Din kemâle erdi
Gadîr-i Hum'da
Mühür basıldı
Mevlâmsın

Açıl kapı gireyim
Konuşan
Hareket eden

İsmin
Murtezâ
Merd-i meydân
Her nereye baksan
Hakk'ı görensin
Cömert bir velî
İki cihân güneşinin
Seçilmiş vârisi

Ey kapı!
Dost kapı!
Şehrin sahibini yolcu eden
Sonra onu takip eden
İlmin kapısı
Yol ver gireyim
Sırıl sıklam âşığım
Abdal bir sarhoşum
Nâralar atayım
Şehrin sokaklarında

Ebûzer gelsin
Ammâr'ı
Yine âsi bir topluluk katletsin
Beni Kerbelâ'ya sürsünler
Deli bu âşık desinler
Kollarımı sıvayayım
Abdest alayım orada
Hüseyn'in göğe doğru
Avuçlarıyla savurduğu kandan
Prangalar vursunlar
Veya kurşunlar sıksınlar
Mercâne'nin oğlu başlarında
Ümeyye oğulları
Yeter ki sönmesin
Şehrin ışıkları
Akşamları yıldızın aydınlatsın
Yolumuzu kapı
Menteşelerin parlasın
İsimlensin, ün alsın
Ahmed'in gönlü ondan aydınlansın

 Ahmed Doğan

 


İMÂMET VE VELÂYET

Tüm kevn u mekana âmir sensin sen
Buna hem kevn u hem mekan şâhittir
Emrin ile döner devr-i kâinât
Buna zemin u âsuman şâhittir

Halil tek kurbanla geldi Minâ'ya
Buna Meş'ar, buna Minâ şâhittir
Sen onlarca kurban verdin Allah'a
Buna  sahrây-ı Kerbelâ şâhittir

Destan olmuş dillere sabr-ı Eyyub
Sen bir de bak Ali kızı Zeyneb'e
Sabrıyla eyledi Eyyub'u mahcub
Buna hem Kufe  hem de Şâm şahittir
 

Hacer yedi kere sa'y etti durdu
Buna Merve buna Safâ şahittir
Zeyneb bu kurbandan ona koşardı
Buna yetmiş iki kurban  şahittir

Vasfı söze sığmaz O'dur bir tane
Buna âlem, buna Âdem şahittir
Gadir-i Hum çölü velâyet name
Buna Cibril, buna Hâtem şahittir 

"İnnî Târikun"u söyledi gitti
"Sakaleyn"e şâhid etti ümmeti
O gitti, ardından sözler de bitti 
Buna Medine hem Mekke şahittir

Rukn-i âlem sarsıldı mezâlimden
Uzak düştü ümmet hakkın nurundan
"Beyt-ul Ahzan" doğdu  zulm-i zâlimden
Buna eşk u sûz-i Zehrâ, şahittir

Hill u Harem bakardı mahzun mahzun
Ki olmuştu Kabe'nin oğlu mazlum
O put kırarken bazıları o gün
Putperestti; buna Ka'be şahittir

Tevhidin merkezi Kabe'dir düşün
Kabe'de doğmuş Emir-ül Mu'minin
Demek ki şartıdır imâm tevhidin
Buna cümle Hill u Harem şahittir

Kadir Akaras
26/2/1992

 


SON GECE

Bir başka heyecan var bu gece
Gözlerine mil çekilen hücremde
Gölgelerden ürken çıplak duvarlar
Son bir defa soğuk terler dökecek
Son bir defa, benim için
Ve sana uğurlayacak beni
Secdegâhım son bir kez öpecek
Son bir kez alnımı
Sonra, şafak sökecek karanlığın ağını
Sevgimi kuşanacak, dimdik yürüyeceğim
Namlulara gülümseyecek
Çiçekler sıkacağım kurşunlara
Kûfe'ye lanetler kusan
Bir kurtuluşu haykıracak feryadım
"Ant olsun Kâbe'nin Rabbine, kurtuldum."




MURTAZA ALİ

Nolur ki her zaman dünya annesi

Verse  aleme  bir  Murtaza Ali

 

Adalet  mizanı,  asla  şaşmayan

Eli   Hakk’ın   eli,  dili  Hak dili

 

Nefes,    hayat    veren   İsa    nefesi

Canında öldürmüş   heva  hevesi                      

 

Meydanlarda  aslan  gibi   kükreyen

Secdelerde  tirim   tirim  titreyen

 

Cömertlikte mahçup önünde Hatem

İlimde   varis-i   Nebiyy-i  Hatem

 

Gecelerin    sadık   dostu,   sırdaşı

Öksüzler babası,  mazlum yoldaşı    

 

Dosttan çok düşmanın diline destan

Mertliğini düşman  bile  kıskanan

 

Meşhurluğu kadar, mechul bir garip

Hem insan hem de mezhar-i acaip

 

Göklerde  yerden  çok   tanınan  biri

Yerde  değil  onun   melekut  yeri

 

Dilinde  zikr-i Yar,  elde Zulfikar

Eylese   dünyayı    zalimlere   dar

 

Gelse de   eylese,  Kur’an’ı  tefsir

Öğretse  insana,   insanlık   nedir?

 

Açsa   “Lev  koşifel   gıta”   sırrını

Yaksa gönüllerde aşkın narını

 

Ramazan 1419 / 1998

 


Bismillahirrahmanirrahim

İYD-İ VELÂYET

Mübârek olsun, mübârek olsun

İyd-i velâyet mübârek olsun

Mübârek olsun, mübârek olsun

Gönüllerimiz sevinçle dolsun

 

Gadirde dini Rabb-i Zülcelâl

Velâyet ile eyledi ikmâl

Hacc-ı vedada Habibi'ne Hak

Âyet-i teblîğ eyledi inzâl

 

Aliyy-i A'lâ, şâh-ı velâyet

Aldı Gadir'de hükm-i imâmet

Ye'se kapıldı cümley-i küffâr

Sürurla doldu Ahmed-i Muhtâr

 

Nefs-i Resûl u Haydar-ı Kerrâr

Ümmete oldu rehber u serdâr

Âşık-ı Sâdık, Ahmed'e lâyık

Şâh-ı lâ-fetâ, Kur'ân-ı Nâtık

 

Hubb-i Ali'yle yoğruldu canlar

Muhabbetinde döküldü kanlar

Ali Ali can, Mevlâ Ali can

Bu canlarımız canına kurban

 

Geldik kapına bayramdır diye

Lütfet elinle bize hediye

Ali  Ali can, Mevlâ Ali can

Bu canlarımız yoluna kurban

  

Hakîkatine and ola Mevla 

Velâyetinden dönmeyiz asla

Sözün sözümüz, yolun yolumuz

İki cihânda sensin ulumuz

 

N'olursun eyle bizi de kabul

Biz de olalım kapında bir kul

Kurban oluruz o Kanber'ine

Kölen oluruz onun yerine

 

Sevgin imandır, buğzun nifâktır

Bütün hayatın mizân-ı haktır

Sensin aynullâh, sensin yedullâh

Canlar fedası ey Esedullâh

 

Gadîr Allah'ın imtinânıydı

Hem de ümmetin imtihanıydı

Nur-i İlâhî etti tecellî

Mevlâmız oldu Murtezâ Ali

 

Hayat seninle olur gülistân

Sensizlik her an vallahi zindan

Nazar edersen güler yüzümüz

Öteleri de görür gözümüz

 

Ey Ehl-i Beyt'in atası Mevlâ

Bizlere hakkın etâsı Mevlâ

Seni verene şükürler olsun

Hayatımız hep nurunla dolsun

Senin soyundan nesli imâmet

Âleme oldu Hak'tan inâyet

Her biri bir nur, her biri hüccet

Şems-i hidâyet, sahib-i ismet

 


ZEHRÂ GÜNEŞİ

Katı bir karanlık içinde âlem
Bocalarken doğdu Zehrâ güneşi
Cehâlet zinciri altında adem
Boğulurken doğdu Zehrâ güneşi

Susuzluktan güller perişan idi
Bulaşmıştı artık iffet eşiği
Ejderha elinde miraç beşiği
Kıvranırken doğdu Zehrâ güneşi

İnsanlık aybına kadın batarken
Babalar kızları köle satarken
Yarasalar gökte cirit atarken
Ebediyyen doğdu Zehrâ güneşi

Cafer Hamidi
11-1-1994

 


YARADILIŞ İNCİSİ

Bezm-i "Elest'in" şem'i, yaradılış incisi
Sırrullahın mahremi, aşkın ilk habercisi
Ey bekâ diyarının, nihayetsiz rahmeti
Ey Hakk'ın Habibi'ne, en büyük inâyeti

Kullî ruhsun ezelî, sır mülkünün Betûl'ü
Sürûr-i cân-ı Ali, yâr yüzünün nur tülü
İnsanlık âleminde, vâr olmadan Âdemler
Velâyet secdesinde, sana hayran âlemler
Taht-ı ismete sultan, kurtuluş sefinesi
Hak-bâtılı ayıran, hakikat nişânesi
Akla aşkı tanıtan, hilkatın bir tanesi
Aklı hayran bırakan, Hüccetler definesi

Süsledi Hak seninle, top yekun âlemleri
Vecde geldi seninle, ihtişam Peygamber'i
O nur cevherin oldu, tecellîzâr Ahmed'e
Salavât hatmeyledi, semalar Muhammed'e

Ölüydü âlem ölü, dirildi senle ey yâr
Ey Muhammed'in gülü, seninle geldi bahar
Arş ülkesi seninle, ışıklanıp nurlandı
Canlar senin sevginle, tutuşup aşka yandı

Hüseyin Yalçın
Eylül-2000

 


TASVİR-İ FÂTIMÂ

Bostân-ı Âl-i İmrân, zikretse Zehrâsı'nı
Ağlar kamu kâmurân, fikretse nefhâsını

Bûhur-u Meryem ile, nûş ederken melekler
Fâtımâ remzi ile, cûşa gelmiş felekler

Âsîye'nin alnında, Betûl yıldızı vardı
Fir'avn'ın sarayında, Süreyya izi vardı

Nemrud'un âteşini, söndüren suyun adı
İbrâhîm'e gül olan, göz yaşının soyadı

İsmâil'in anası, ayağın çöle vurdu
Kevserî marifetle adını Zemzem koydu

Hatice'ye müjdeler, Beytullah kızı doğdu
Kehkeşanlar tahtında, Zühre yıldızı doğdu

Sanırsın zerafette ilahî nakış idi
İri siyah gözleri, nûrânî bakış idi

Sâkin, yavaş konuşur, sözleri inci idi
Tasvîr-i hal ne mümkün, sanki bir inci idi

İtret-i Mustafâ'nın, emsâl-i cismi idi
Fıtrat-ı Enbiyâ'nın, temsilî resmi idi

Ehl-i Beyt Dergâhı'nın gün görmeyen güneşi
İstemezdi dünyayı, babasının bir eşi

Sultân-ı Enbiyâ ki, kıyâm ederdi O'na
Cibril dahî imrenir, selâm ederdi O'na

Sırr-ı "Nefsin vahide", Fâtımâ'da cem olur
İrfân ile zikretsem, gündüzler gecem olur

Veysel Hocam hatır et, dâimâ ve dâimâ
Ne söylesen söz yetmez, Fâtımâ'dır Fâtımâ
 

Veysel Menekşe
13-Ekim-1996

 


KASİDE-Yİ FÂTIMA

Ey Hacerân!.. Es-selâm!.. Bir hikâyet edeyim
Sırr-ı "Nefsin Vahide", pür vikâyet edeyim

Dediler Âdem'dir bu, topraktan yaratılmış
İlm-i ledun babında, ism ile donatılmış

Sormazmısın ya Havva, hangi cevher nurudur?!
Âb-ı Kevser havzında, Fâtıma zuhurudur

Ne topraktan, ne etten, hilkati Vahidetten
Haberini sudan sor, söyler kadr-ü kıymetten

Görmez misin ey nalan, fuzulide zâre su
Fatıma'dır çün sebeb, cümle derde çâre su

Nasıl ki Muhammed'e mukaddem Nebî Âdem
Havva'ya da öylece Fâtıma şibh-i Hâtem

Öyle yıldızlar vardır, görünmez her sahrada
Saklıdır sırr-ı nisâ, Fâtıma-tüz Zehra'da

Şol Nil'in bucağında uyuyan Musa'ya sor
Meryem'in kucağında büyüyen İsa'ya sor

Nice büyüler bozan, yürüyen asâ'ya sor
Müzzemmil Mustafa'yı, Hatice Kübra'ya sor

Üveysiler nezdinde rûberû görmeyen var
Bu sırrın beyanını, Pây-ı Pâk Mâhzâ'ya sor

Cennet ayağa düşmüş, hürmetin kimler bilir?
Anneler kıymetini, Fâtımâ Feyzâ'ya sor

Hallac-ı Mansur dahî çekemedi bu yükü
Marifet servetini, erbab-ı Rıza'ya sor

Kalb ile salât kılan Seccad-ı Zeynel var ki
Makâmat hayretini Fâtımî A'za'ya sor

Vecdini vücud eyler, taki Divan'a gire
Betül'ün mürvetini Cevad-ı Feza'ya sor

Cümbüş-i beşer ile dâvâ bitmez kul naçâr!..
Fatıma gayretini, kavga vû nizâya sor

Arıdan bal umarlar, iğnesin unuturlar
Sâ'y-i Zehrâ zahmetin, Câfer-î Sezâ'ya sor

Bengîsu toprak içre, aşk ile nüfuz eder
Zemzemin hakikatin, ol Yed-i Beyza'ya sor

İbrahim'de nerde su? Kuruyan Sara'ye sor
Arafat Muhaciri, sessiz bîçâreye sor

Yakub ağlar Yusuf'a; İbrahim İsmail'e
Duvaz evlât acısın, kanayan yâre'ye sor

Kırmızı gül, yeşil gül, kan ile zehr içerler
Âb-ı hayat hasretin, dü ciğer pâre'ye sor

Bostan u Gülistan'dır, Sadî söyler kim dinler?
Lâlezâr'ın ahını, Tûrâb-î zâre'ye sor

Kuyuya feryâd niçin? Sahib-i Zaman'a sor
"Külli Arzın Kerbelâ!.." o kâmil insana sor

Nemrud'un ateşini söndüren su kandedir?
Necm-i Zehra tahtında, Fârîsî Selman'a sor

Zerdüşt'ün mabedinde, âteşkede çün ağlar
Fâtımâ dergâhında, Müctebâ Hasan'a sor

"Minel mâ küllî şey hayy" Kevser-i Fâtımâ'dır
Cûş u hayret seyrinde, Yunus'u Ummân'a sor

Eyyub'dan sabrı öğren; Yakub'dan ağlamayı
Yağmurun sırrı nedir? Yusuf-i zindana sor

Yetimlere süt veren, bilmez mi cânânını
Hilm ile hâlim bilen, Halime Handân'a sor

Kandiller çerağ yanar, çehar sütûn sıtkında
Süreyya ışığını, Mirâc-ı Şamdana sor

Sümeyye'ye es-selâm, cehdine kurban olam
Ehl-i Beyt evlâdını, Ammar-ı candâna sor
 

Ehl-i Beyt hicranından, hıçkırır hep gönüller
Muhammed rıhletini, firkat-i suzâna sor

Muntazır bekler imiş, muttasıl kanar güller
Fâtıma tebessümün, bâhâr-ı hâzâna sor
D